Tarihin kum bataklığı

Tarihin kum bataklığı

Arap dünyasının insanları, on yıllarca ve hatta yüzyıllar boyunca Avrupalılar tarafından ve hemen ardından da Amerikalılar tarafından, muhafazakar ve gerici olarak betimlendi. Modern Mısır’ın sözde tarihi 1908’in yazarı Lord Cromer’e göre, Arapların ilerlemesinin önündeki en büyük engel onların müslüman olmalar

Mark LeVine

Fransa’nın Mısır İşgali’nin, büyük Mısırlı tarihçisi Abdul Rahman el Jabarti, Napolyon’un Mısırlılara mektuplarını zekice inceledi. Ortadoğu halkları Batının hayırseverlik  ve başkalarının çıkarlarını düşünme iddialarının arasında kedi çıkarlarını da  büyük iktidar politikalarının kalbinde yatan çırılçıplak çıkarları da daima gördü. Batı politikalarının arkasındaki ikiyüzlülük, bölgedeki milyonlarca insanın kendilerine vaat edilen özgürlük, ilerleme ve demokrasi idealleri için mücadelelelerini asla durduramadı. 11 Eylül sonrasında bir yandan kabadayıca saldırganlaşan Amerikan dış politikası diğer yandan ABD’nin küresel hakimiyetine rağmen canlı bir ekonomik alternatif olarak Çin’in yükselişi, görünüşte sonsuz bir yenilenme ve büyüme potansiyeli olarak ABD’nin dönüştürücü demokrasisi tarafından gelecek için bir model olarak sunuldu.

TİCARİ MEKANLAR

Ama bazı şeyler değişti. Etkileri yeni yeni tahmin edilen ancak gözardı edilen “tarihin hızında çığır açan değişim” gerçekleşti. Bir ay zarfında dünyanın entelektüel, politik ve ideolojik yer çekiminin merkezi, uzak Batı (ABD) ve uzak Doğu’dan (Kontrolsüz büyümesi ve sürekli baskıcı politik tutumu açıkça bölge için bir model olmayan Çin) uygarlığın beşiği olan Mısır ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın genç toplumlarına kaydı.

Tahrir Meydanı’nındaki yüz binlerce Mısırlı kendi kaderlerini ele geçirdi. Aniden liderlerimiz Firavun değilse de Memlük’e dönüştüler.Mısır halkı bize liderlerin yeni yüzyılda da aslında kendi ülkelerini modern ve ileri bir seviyeye ulaştırmakla değil de aksine zenginlik ve para için hırslarını tatmin etmekle ilgilendiklerini kanıtladılar.Aslında ne Çin, ne de onun gelişmekte olan dünyaya bir alternatif olarak sunduğu sosyal liberalizayon adı altında ilerletilen kapitalist kalkınma otoritesinin öncü devlet modeli , Arap dünyası ve İran genelinde, başkentlerin caddelerinde, hayatlarını riske ederek ölen insanlar için arzulanan seçenekler değiller. Bunun yerine devrimci politik ve ekonomik değişim için mücadele eden Mısırlılar, Tunuslular ve bölgenin diğer insanları, bir uyarıda bulunmaksızın, ABD ve Çin’in üzerinden atladılar ve tarihin dizginlerini ele geçirdiler. Büyük güçler, o eski düşüncelere ve modası geçmiş sistemlere saplanmış haldelerken, Tahrir’in genç aktivistleri dünya için gerçekte kimin doğru örnek olduğunu gösterdiler. Bölge çapında bağımsızlık meydanlarının penceresinden bakıldığında ABD ideolojik olarak durgun ve hatta gerici görünüyor. İrrasyonel insanlarla dolu olan ABD’nin politika ve ekonomi eliti, dünyanın arta kalanına açıkça görünebilen değişiklikleri doğuracak kapasiteden yoksun bir durumda.

KURUMLAR BATAKLIĞA MI SAPLANIYOR

Ortadoğudaki olayların olacağı düşünülüp de önceden tasarlanmış olmasa da, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ocak ayının ilk günlerinde Arap liderlerini “kuma gömülen sistemlerini” reforme etmeleri için uyardığında, bu kelimeler, Tunus, Trablus, Kahire ve Sana için olduğu kadar Washington için de uygundu. Fakat Amerikalılar – insanları da en az liderleri kadar - eski gösterişli günlerinin sosyal ekonomik ve politik kurumlarını çözmekle o kadar meşguller ki, otoriter liderleri ya da dış güçlerin mandasını meşru göstermek için ya da (bazen aynı anda ikisini) desteklemek için kullanılan “geleneksel Ortadoğu toplumları”na  benzediklerinin farkında bile değiller.

Tanınmış Mısırlı sendikacı Kemal Abbas, Tahrir Meydanı’ndan Amerikalılara seslenen ve “biz ve dünyanın bütün insanları sizin yanınızdayız; tam destek veriyoruz” mesajını içeren bir video hazırladı. Bu iyi bir şeydi. Çünkü Amerikalılar şu an verilecek her türlü desteğe ihtiyaç duyuyor.  “Bilmenizi isterim” diye devam etti Abbas, “Kendi haklarına inandıkları; sloganlarını yükselttikleri ve netleştirdekleri, sömürüye karşı mücadele ettikleri zaman hiçbir güç insanların iradesine karşı koyamaz.”

Peki Bu satırların, Mısırlı sendikacılar yerine, Amerikan başkanları tarafından dile getirilmiş olması beklenmez miydi?
Aynı şekilde Faslı aktivistler de kendi ‘öfke günleri’nden önce, neden sokağa çıktıklarını anlattıkları bir video yaptılar. Bu nedenler arasında şunlar yer alıyor, “bütün vatandaşlar için eşit ve özgür bir Fas istiyorum”, “böylece bütün Faslılar eşit olacak”, bunu sonucu olarak, eğitim ve sağlık hizmeti “sadece zenginler için değil herkes için ulaşılabilir olacak” bunu yapabilmek için “işçi haklarına saygı gösterilecek ve sömürüye son verilecek” ve “bu ülkeyi harap edenlerden hesap sorulacak.”

Milyonlarca Amerikalının bu hakları talep etmek için böyle bir öfke gününde caddelere çıktığını hayal edebiliyor musunuz?

Kemal Abbas, Amerikalılara şöyle sesleniyordu: “Dik durun ve vazgeçmeyin... Zafer daima dik duran ve haklarını isteyen insanlarındır.” Amerikalılar ne menem bir vaziyet ve ne zamandır ki tarihin bu temel gerçeğini unuttular?

YUKARIDAN AŞAĞIYA

Problem açıkça tepeden başlıyor ve aşağılarda devam ediyor. Barack Obama, başkanlık kampanyasını “Evet yapabiliriz” sloganıyla yürüttü. Ama hem İsrail Başbakanı Beyamin Netanyahu yerleşimler konusunda çuvallarken hem de Cumhuriyetçiler Wisconsin’deki emekçiler üzerine cihad çağrısı yaparken, Başkan, bir zamanlar Amerikan demokrasisi ve dış politikasının temel taşı olan prensiplerinin arkasında durmayı reddetti. ***

Tabii haklar açısından buralara gelinmesinde Amerikan halkı da eşit derecede suçlanabilir; sağlık sigortası, iş güvencesi ya da emeklilik hakkı olmayanlar bu haklarının kazanımı için mücadele etmektense az sayıdaki ayrıcalıklı sendikalı emekçiyi kendi durumlarına çekmeye daha hevesli görünüyorlar. Şimdi, ülke toplamının alttaki yüzde ellisinden daha fazla kazanan Amerikalıların yüzde biri, artık  isteseler de bundan daha iyi bir senaryoya sahip olamazlardı. Onlar Zeynel Abidin bin Ali, Hüsnü Mübarek ve onların takipçisi kleptokratları kıskandırabilecek bir başarı kazandılar.(Aslına bakarsanız Mısır ve Tunus’ta nüfusun en en fakir %20’si Amerika’daki sınıfdaşlarının sahip olduğundan daha fazla milli gelir payına sahipler.)

Durum o kadar vahim ki Kahire’de tanınmış bir şarkıcı ve aktivist benimle iletişime geçerek Tahrir’deki organizatörlerden Wisconsin’deki sendikalı emekçiler için destek sözleri göndermelerini istedi. Yine de Kahire’dekiler kendi devrimlerinden vakit ayırıp Wisconsin’deki dost protestocular için pizza ısmarlasalar da Madison’ın( Wisconsin’in) Yeni Tahrir olması hayali şu an için zor görünüyor.

İŞÇİLERİN VE GENÇLERİN GÜCÜ

Mısır’da işçiler greve devam ediyor fakat olağanüstü hal yasalarını lağvetmeyen ve politik suçluları da henüz serbest bırakmayan askeri cuntanın da sabrı taşıyor. İnsanlar Mübarek rejiminin protestocuları bastırabileceğinden korktukları anda devrimi ileriye taşıyan halk oldu ve asıl aktör onların mücadeleleriydi. Görünen o ki Amerikalılar 1950 ve 60’ların kuvvetli sendikalarını, ülkenin zenginliklerinin çoğunluğunun orta sınıfın elinde oluşunu ve refahın çoğunluğunun ülke genelinde kamusal altyapıyı geliştirecek programlara harcandığının onlar için altın yıllar olduğunu unutmuşa benziyorlar.

Düne kadar dini militanlık ve islamo-faşizm olarak patlayacak demografik bir bomba olarak kabul edilen Arap Gençliği, birdenbire kendilerine hayal gücü ve enerjiden yoksun oldukları söylenen bölge insanlarına bu özellikleri aşılayan demografik bir hediyeye dönüşmüş durumda. Dünyanın her yerinden insanlar demokrasi için farklı politik, ekonomik ve sosyal alanlarından gelen insanlarla, sanal ve gerçek kamusal alanlar yaratarak, once kablolu şimdi de birbirlerine “kablosuz” şekilde bağlanmış durumdalar. Bu sırada ABD’deki gençlerse iPod, iPhone ve sosyal medyanın özgürleştirici etkisini kullanan okyanus ötesindeki akranlarının aksine bu aletlerle uyuşturulmuş ve depolitize edilmiş durumdalar. İşin aslı gençler bugün acil ekonomik ihtiyaç ve çıkarlarına o kadar odaklanmış durumdalar ki kolektif hareket edebilme veya düşünebilme yeteneklerini kaybetmiş durumdalar. Canlı haldeyken yavaş yavaş haşlanan kurbağalar gibi her tersliğe, vergi artışlarına ya da azalan iş umutlarına alışmaya, tamamiyle kendilerine karşı örgütlenmiş bir sistemin rekabeti içerisinde çaresizce daha avantajlı konuma yükselmeye çabalıyorlar.

İBN-İ HALDUN HAKLI ÇIKACAK MI?

Şu an açıkça görünüyor ki kendi ülkesinde dahi tam demokrasi ve çoğunluğun ekonomik ve sosyal haklarını karşılayamayan Obama yönetiminden, Ortadoğu’da gerçek bir demokrasiyi desteklemesini beklemek hayalcilik olur. Daha da fazlası ABD, kendisini dünya sahnesinde giderek daha “gereksiz” bulmakla kalmıyor, aynı zamanda birçok kimsenin de belirttiği gibi onun Ortadoğu’da zayıflayan pozisyonu, sanki buzdağına doğru sürüklenirken içindeki mürettebat ve yolcuların şezlongları nereye koyacağını tartıştığı dev bir gemi gibi.
Neyse ki ilham, Batılı gözlerin hiç beklemeyeceği kaynaktan geldi.

Şimdi soru şu: ABD kendi Tahrir’ini yaşayabilir mi? Meşhur Arap tarihçisi İbn-i Haldun’un bahsettiği o süreç, yani uygarlıkların kendilerini büyük yapan o toplumsal amaç ve birliğin kaybolmasıyla başlayan o geri döndürülemez düşüş Amerikalilar’da da çoktan başladı mı?Elbette konuşmak için henüz çok erken ama görünen o ki tarihin kontrolü artık Amerika’nın ellerinde değil.

El Cezire’den çeviren: Soner Barbaros

www.evrensel.net