‘Karşı karşıya türkü söyleyebiliriz’

‘Karşı karşıya türkü söyleyebiliriz’

İlk solo albümü Heyamo ile 1997 yılında müzik dünyasına giriş yapan Birol Topaloğlu’nun 5. solo albümü “Kıyı Boyu Karadeniz” sevenleriyle buluştu. Araştırmacı ve yorumculuğu ile tanınan Topaloğlu, ilk kez canlı hücum kayıt tekniği ile gerçekleştirdiği albümü ile Karadeniz’de yaşayan insanları kayna

Ceren Uca

2007 yılından bugüne kadar “Kıyı Boyu Karadeniz” konserleri gerçekleştiren Topaloğlu, bu projeyi albümleştirerek kalıcı hale getirdi. Topaloğlu, “Kıyı Boyu Karadeniz”de Lazca ve Türkçe’nin dışında ilk kez Trabzon Rumcası, Hemşince ve Gürcüce dilleri ile yorumladığı şarkıları dinleyicinin beğenisine sunuyor.

Bu albümde Karadeniz’de kullanılan yerel enstrümanları günümüz batı enstrümanları ile buluşturan sanatçı, albümde Doğu Karadeniz’in müzikal çeşitliliğini gözler önüne seriyor. “Kıyı Boyu Karadeniz” ile Karadeniz kültürünün güzel örneklerini seçip, bir arada harmanlayıp ‘Bakın, karşı karşıya türkü söyleyebiliriz’ demek istediğini aktaran Topaloğlu ile müzik çalışmaları ve yeni albümü ile ilgili söyleşi gerçekleştirdik.

Kıyı Boyu Karadeniz albümü fikri nasıl oluştu?

Laz ve Karadeniz müziği üzerine yıllarca hem araştırma yapan hem de performans sergileyen birisiyim ve bu çalışmalar sonucunda bir müzikal çeşitliliğim oluştu. Bu birikimin ortaya çıktığı konserler de oldu ve oldukça hoşumuza gitti. Mesela ben bu albümümde kendimi hazır hissettiğim an bir Rumca, Gürcüce, Hemşince şarkıyı seslendirdim. Bunun karşılığında gelen eleştirilerden anlıyorum ki çok isabetli olmuş o parça seçimleri. Bir Hemşince ezgiye de en az Lazca kadar, hatta daha fazla özen gösterdim. Tabiri caizse şişirme yapmadım. Yani, ‘Rumca da olsun, Hemşince de olsun, olmuşken şu da olsun’ diye değil. Hem konsepte uygun hem de hakkını vermek istedim. Ekip olarak da bunun hakkını veriyoruz.

Albümünüzde ilk kez canlı hücum tekniğini kullandınız Bizlere bu teknikten bahseder misiniz?

Ben hep stüdyoya gidip o sahne dinamizmini kaydetmenin hayalini kurardım. Dedik ki, ‘gidip canlı kayıt yapsak!’ Bir stüdyo bulduk, gidip sahnede söylemekten zevk aldığımız, ısındığımız, deneyim kazandığımız parçaları seslendirdik. Çok da memnun kaldık, başarılı bir albüm oldu. Pek alışık olunan bir kayıt türü değil. Teknoloji gelişmeden önce hep beraber stüdyoya girip mikrofonları alıp canlı çalıp yaptıkları kayıtlar vardı. Bu canlı kayıtta sinerji oluşuyor; gitarcısıyla, basçısıyla, ritimcisiyle hep beraber güzel bir birliktelik oluşuyor. Stüdyo kaydında ise ayrı kanallardan kayıt yapılır. Bir gün gitarcı gelir çalar bir diğer gün tulumcu gelir yani birbirlerini görmezler. Ama canlı hücum da görürsün, beraber çalarsın. Biz bunu yansıtmak istedik. Türkiye’de pek de yapılmaz aslında. Biraz da cesaret ister çünkü. Albüm kayıtlarında en iyi basçıyı ya da davulcuyu getirir çaldırırsınız. Belki performans olarak iyi bir sonuç elde edersiniz ama ruh olarak bunu söylemek çok zor. Ben daha mütevazı bir çalışma istedim ve o yüzden kendi grubumla kayıt yapmayı uygun gördüm.

Albümünüz on iki anonim eser ve bir de Mustafa Şafak’a ait olan eserden oluşuyor. Anonim parçaları bulup çıkarmak uzun ve uğraştıran bir süreç olmalı. Albümü oluşturma sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Batum’da  “Emucem Osman Aga”yı derledim ve çok keyifli bir çalışma oldu. Bazen bana beste yap diyorlar ama o kadar güzel derleme ve söylenmemiş şarkılar var ki, ben onları bırakıp niye beste yapayım. Belki bir gün beste yaparım ama derlemeler, ham kayıtlar var. Kimse söylememiş. Ben onu niye söylemeyeyim ki, bu durumda beste yapmak biraz zorlama olur.

Albüm ismi ilk olarak bana Karadeniz sahillerinde yapılmış olan tahribatı hatırlattı ama sanırım siz Karadeniz’de kıyı boyu dillere yer vermişsiniz...

Karadeniz sahilini bitirmişler, tahrip olmuş artık. Onu dile getirdik. Söyleyecek bir şey kalmadı. Ben Kıyı Boyu Karadeniz’de biraz da insanları kaynaştırmak istedim. Laz’ı, Gürcü’yü, Hemşin’i, Türk’ü… Çünkü tulumu seven kemençeyi sevmiyor, kemençeyi seven kavalı falan... Ben o kültürlerin güzel örneklerini seçip bir arada harmanlayıp ‘bakın karşı karşıya türkü söyleyebiliriz’ demek istedim. Yani ben Lazca söylediğim zaman Hemşinli bir köylü duyup Hemşince cevap verebilir ki bu tamda Karadeniz’de yaşamın kendisidir. Niye bunu açıkça dile getirmeyelim. İnsanlar biraz da birbirini kucaklasın. (İstanbul/EVRENSEL)


‘UTANILACAK ŞEYLER’DEN HALK EZGİLERİNE

Bize Birol Topaloğlu’ndan kısaca bahseder misiniz?

Sekiz çocuklu kalabalık bir ailenin üyesiyim. Sanatsal yeteneğe sahip ama bu yeteneklerin ailece de farkında olmadığımız bir ortamda büyüdüm. Abim müzik yapıyordu, ben de yandan yandan öğreniyordum. Sonraları bağlama çalmaya başladım. Yani ben kendini gösterebilen bir çocuk değildim. Kalabalıktan hoşlanmayan, içine kapanık bir yapıdaydım. Bu müziği yapacak biri değildim ama bana gelen teklifler hep aksi yöndeydi. Ben müzisyen olmak istemedim aslında. Kendime çalıyordum, sevdiğim için.

İlkokula kadar Türkçe bilmediğiniz ve Lazca konuşmuş olmanızın çalışmalarınıza katkısı olduğu kesin. Ama müziğe bağlama ve türkülerle başlamışsınız. Nasıl oldu bu geri dönüş?

Tabii kulağım bir kere Lazca seslerle ezgilerle dolmuş. Ben modadır diye ortaokul ve lisede bağlama çalıp türkü söylüyordum. Çünkü Lazca, Kürtçe, Ermenice... bunlar utanılacak, yaygın olmayan ve gereksiz şeylermiş gibi algılandığı için kimse buna tenezzül etmiyordu. Söylemiyorduk, dinlemiyorlardı. İster istemez gizlemek durumunda kalıyordunuz. Ama üniversite yıllarında aydınlanma, kendini fark etme dönemi geçirdim. “Ben niye kendimi gizliyorum. Kendimi doğru dürüst anlatmıyorum” dedim ve Laz-Karadeniz müziğine yöneldim.
 

www.evrensel.net