Yoksulluktan sefalete bir göç hikâyesi

Yoksulluktan sefalete bir göç hikâyesi

Ekonomi politikaları ve yeniden iskân politikalarının bir sonucu olarak mülksüzleştirilen, geçim araçlarından koparılan ve hayatta kalabilmelerinin en temel araçları metalaştırılmış bulunan bu insanlar, zaten yoksul olan hayatlarından alınıp, yeni liberal politikalarla dejenere edilmiş bir kent piyasasına, sefaletin içerisine, kentler

Hüseyin Tunç

Sokakta çalışan çocukların hikâyesi bu noktadan sonra başlıyor. Gündelik yaşam artık nakit paraya bağlı hale geldiğinden bu yeni süreçte hayatta kalabilmek için hane üyeleri akıl almaz çarelere sığınmak zorunda. Çarelerden en akıl almaz olanı da hane üyesi çocuğun gelir getiren bir işte, yani sokakta çalıştırılması... Yoksulluktan Sefalete Bir Göç Hikâyesi (Sokakta çalışan Çocuklar Sorununun Ekonomi-Politiği) adlı kitap bu çaresizliği ele alıyor. Kendisi de çocukluğunda işçilik yaparak okuyan insanlardan olan Tunceli Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Servet Gün, daha çok ‘çocuk işçiler ve yoksulluk’ üzerine çalışmalar yürütüyor. Özgür Üniversite yayınlarından çıkan kitabı da çocuk işçilik ve yoksulluğa odaklanıyor. Servet Gün’le yoksulluğu ve özellikle Kürtlerle özdeşleşen çocuk işçiliğini konuştuk.

Kitapta sokakta çalışan çocuklar olgusunu oldukça detaylı ele alıyorsunuz. Bununla neyi hedeflediniz?
 Bunu iki açıdan önemsedim. Birincisi benim özyaşam öykümle örtüşüyordu. İkinci olarak da sokakta çalışan çocuklara dair toplumda ciddi bir yüzeysel yanlış algı var. Yani bu çocuklar çok fazla çocuk yapan ailelerin çocukları ve bunlar ‘sırf  bu iş için çocuk yapıyorlar’ gibi algılanıyor. Çocuklar üzerinden de direk bu yoksul aileler hedefe konuluyor. Dolayısıyla o çocuğu, o sokağa düşüren neden ve onu sömüren güç değil, çocuk ve aile suçlu görülüyor. Bu bakışı medya da besliyor. Aynı zamanda akademideki bakış açısı da ne yazık ki böyle. Kitap, bu anlayışlara karşı bir çıkış olsun istedim. Önce şunu belirtmek gerekir. Sokaklar çocuklar için tehlikelerle dolu. Düşünsenize hangi anne baba çocuğunu böyle bir tehlikenin içine bilerek atar. Bu yalnızca korkunç bir çaresizlikten kaynaklanan sonuç. Ancak buna rağmen sistem, medya, insanlar değerlendirmelerinde neden aileyi hedef alır? Yani burada sanki aile rantiyeciymiş gibi algılatıyor. İşte ‘Çok çocuk çok para gibi’ sistem kendi pisliğini çocuklara bulaştırıyor. Tabi insanlarda burada daha çok görüntülere takılmış. Marks’ın ‘Gerçek görüntülerden ibaret değildir’ sözünden yola çıkarak, ben bu görüntülerin, fenomenlerin biraz arkasına geçebilir miyim diye düşündüm.

Yoksulluk, göç, çocuk işçiler ve Kürt sorunu iç içe geçmiş bir bütün oluşturuyor. Özellikle Mersin üzerine yoğunlaşmışsınız. Burada Bölge’den göç etmiş ailelerin çocukları yaşıyor. Bu durum meseleyi yalnızca ekonomik olmaktan çıkarıyor ve aynı zamanda da politikleştiriyor galiba...
Evet dediğin çok doğru. Ayrıca sokakta çalışan çocukların diyebilirim ki yüzde doksanı Kürt çocukları, Ben Mersin üzerine özel bir araştırma yaptım. Buradaki çocukların hemen tamamı Kürt. Tabiiki bu tesadüf değil. Bu meselenin arka planında hep Kürt sorundan kaynaklanan baskı, şiddet çözümsüzlük ve zorunlu göç var. Aileler bu kentlere geldiklerinde dejenere olmuş bir kent piyasasıyla karşılaşıyor ve muazzam bir ucuz emek kaynağına dönüşüyor. Bu da sermayenin işine geliyor tabi ve bu aileler mecburen de çocuklarını çalıştırmak zorunda kalıyorlar. Burada  bir şeyi daha belirteyim bazı kaynaklar ‘Kürtler yoksullaştı, Yoksullukta Kürtleşti’ diyor. Bu yanlış değil ama genelleme de yapmamak lazım. Çünkü Türkiye yoksullaştı diyebiliriz. Yani kapitalizm kendi doğasına uygun olarak en çok nasıl kâr kanalları açıyorsa öyle ilerlemeye çalışıyor.

Kitapta geçen ‘yoksulluk, yoksunluk ya da yeni yoksulluk’ kavramlarıyla tam olarak neyi anlatmak istediniz?
Yoksulluk vb. kavramlar daha çok BM gibi hegemonik güçlerin şekillendirmesiyle literatürümüze giriyor. Ancak burada bir sakatlık var. BM bu kavramları allıyor pulluyor ama bir türlü yoksulluğu yaratan sebeplere gelmiyor. Örneğin günlük bir doların altında geliri olan yoksul kabul ediliyor ancak bunların neden ancak bir doların altında kazanabildikleri sorgulanmıyor. ‘Neden bir dolar’ bu anlatılmıyor. Bu ‘yeni yoksulluk’ denen şey de daha çok ‘tüketememe’ olarak yine kavramsallaştırılıyor, oysa yoksulluğun kaynağı esasen üretim ilişkilerindeki durumdur. İşçiler de yoksul, işsizler de yoksul. Burada da gerçek neden tamamen kapitalist üretim süreciyle ilgili. Onun için kitap bir hesaplaşmayla başlıyor yoksulluk kavramının kendisiyle hesaplaşıyor.

AKP’ nin zaten kapitalist dünyayla bir problemi yok ve dolayısıyla o argümanları hayata geçirmekte de sorun görmüyor. Son 8 yıllık uygulamalarında bu ‘katlanılabilinir yoksulluk’ kavramını iyi yürütüyor. (Dersim/EVRENSEL)


KAPİTALİZM VAR OLDUKÇA YOKSULLUK VAR OLACAK
Önümüzde bir seçim var ve yoksulluk üzerine çok şey konuşulacak. anketler yaptırılıyor, ‘Evet ülkenin en önemli sorunu işsizlik ve yoksulluk’ deniliyor. Seçim propagandasının önemli argümanlarından biri de bu olacak...
Önce şunu herkes anlamalı; ‘Kapitalizm var oldukça yoksullukta, işsizlikte var olacaktır.’ Antikapitalist olmadan bu sorunlara karşı mücadele etmek olanaksız ve akla mantığa aykırıdır. Ancak bu yoksulluğa biraz daha katlanılabilmesi için adımlar atarlar ona da ‘büyükleri’ izin verdiği ölçüde. Bugün Batı ülkelerinde de yoksulluk vardır, yani işin özü zenginliği var eden yoksulluktur. Kitapta da Marks’a atıfta bulunarak ‘zenginler yoksulluk var oldukça var oluyor’ belirlemesi var.


BÖLGE’DE YOKSULLUK DERİNLEŞİYOR
8 yıllık AKP döneminde Bölge yoksulluk bakımından nereden nereye geldi sizce?
Kapitalizm Bölge’ye hızla ve daha fazla giriyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Ayrıca Bölge’de yoksulluk da giderek derinleşiyor. AKP’nin Bölge’den buna rağmen oy alması çelişki gibi görünüyor ama AKP gerçekleri söylemle geçiştirmeyi çok iyi beceriyor. Kürt meselesinde olduğu gibi bu meselede de manipülasyon ve aldatmacayı iyi beceriyor.

www.evrensel.net