Her işin başı hastalık

Her işin başı hastalık

“Her işin başı sağlık” lafını duymayanımız ve kullanmayanımız yoktur. Tarih öncesi çağlardan beri toplumların, bireylerin üzerinde en çok durdukları; toplumları en çok meşgul eden  sorunların başında sağlık gelmiştir. Karşılaştığı sorunu anlamayan, anlamlandıramayan insanlar, günlük yaşamlarını zorlaştır

Nurettin Öztatar

İnsanlardaki bu yönelimi, kaygıları tek amacı daha çok para kazanmak olan sermayedarların görmemesi düşünülemezdi. Nitekim son yıllarda en sık duyduğumuz ‘reklamların’ başında sağlıkta dönüşüm masallarının gelmesinin sermayenin bu aç gözlülüğüyle ilgili olmadığını söyleyebilmek için elimizde hiçbir veri yok.

SAĞLIK SİSTEMİ NE OLACAK?

Deniz Sezgin tarafından yazılan ‘Tıbbileştirilen yaşam bireyselleştirilen sağlık’ adlı kitap sağlık alanındaki dönüşümü; nedenlerine çok fazla girmeden ele alan ve aslında çarpıcı bir biçimde ortaya koyan veri ve değerlendirmelerle dolu. Ayrıntı Yayınları’nın Schola-Ayrıntı dizisinden yayımladığı kitapta sağlık sektörünün oluşumu ve sağlıkla ilgili haberlerin basında yer alış biçimleri ele alınıyor. Ankara Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Deniz Sezgin’in araştırması ve değerlendirmeleri sağlık alanında gelinen noktayı ve varılmak istenen yeri gösteren önemli veriler de sunuyor.

‘Sağlık ve iktidar’, ‘sağlık iletişimi’ ve ‘Hürriyet gazetesi ve eklerini içerik analizi’ başlıklı üç ana bölümden oluşan kitapta, sağlık endüstrisinin ürettiklerinin bireyler açısından nasıl ‘vazgeçilmez’ zorunlu ihtiyaç haline getirildiği de ele alınan konular arasında.

TOPLUMSALDAN BİREYSELE

Yazarın çok isabetle ifade ettiği gibi “sağlık/hastalık meselesi, toplumsal ya da kamusal bir sorunsal olarak değil, bireyin gündelik yaşam deneyimi ve yükümlülüğü olarak inşa edilmektedir.” Son yıllarda sağlıkta dönüşüm denilerek yapılmak isteneni çok iyi özetleyen bu saptamanın, toplumun daha sağlıklı hale gelmesiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını da gösterdiğini söylemek gerekir.

“Günümüzde, sunulmakta olan sağlıklı yaşam tarzı önerilerini ardında da sağlık söylemi ile bedenlerin denetimini sağlamaya çalışan “sağlıklı yaşam endüstrisinin” ve medyanın bulunduğu düşünülmektedir. Son tahlilde, sağlıklı yaşam tarzı sunumlarının kime hizmet ettiği ise, tıbbi sosyal kontrolle görünmez kılınmaktadır.” (s.20)

TİCARİ KAYGILAR

Bırakalım insanların bedenini kontrol etmeye çalışmasını sermaye, neredeyse bütün yaşamını kontrol etmeye dönük her türlü önlemi almaktan, bunun için araçlar geliştirmekten bir an olsun vazgeçmiyor. Bunda kuşkusuz bunu bir kâr alanı haline getirmek istemenin yanında, kendi temellerinin sağlam olmamasının, gerçek bir tehdit altında olmasının da payı var. Artık insanlar için neyin gerekli, neyin gereksiz; neyin faydalı neyin faydasız olduğuna da karar veren sermaye ve onun medya gibi araçları sadece sağlıkta değil bütün alanlarda ‘eksiksiz’ bir propaganda ve yönlendirmeyi büyüyerek gelişmesinin koşuluymuş gibi aralıksız sürdürüyor. Sezgin kitabında bunun bütünüyle ticari kaygılarla gündeme geldiğine dikkat çekerek, konunun bir yönünü son derece çarpıcı bir şekilde ifade ediyor: “İlaç endüstrisi, kozmetik endüstrisi, tıbbi teknoloji üretenler, özel hastane ve klinikler, sağlık sigorta sistemi gibi geniş bir alanda ele alınabilecek, ticari kaygılarla hareket eden bu ‘endüstri’, sağlık başlığında bireylerin gündelik yaşamlarını, dolayısıyla bedenlerini denetim altına almaktadır.” (s.210)

HASTALIK OLMAYAN HASTALIKLAR

Bunun nasıl sonuçlara yol açtığına da değinen Yazar, başka çarpıcı sonuçlara da dikkat çekiyor. “İlaç endüstrisi, göz ardı edilemeyecek araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yanı sıra, özellikle kronik hastalıklara ilişkin olarak geliştirdiği ilaçlarla, ömür boyu hasta kazanmaya çalışmaktadır. Bunun için bazı hastalık olmayan alanları tıbbileştirmekte; tıbbileştirdiği alanlardaki değerleri her geçen gün (hipertansiyon, kolesterol ya da osteoporoz gibi) aşağıya çekerek ‘yeni hastalar’ hedeflemektedir.” (s.20)

Burada dile getirilen görüşler bir taraftan da ürkütücüdür. Toplum sağlığı, hastalıkların iyileştirilmesinden çok artık sağlık endüstrisi sürekli kronik hastalar talep etmekte ve bunun için belki de hasta olmayanları bile ilaç kullanmaya teşvik edecek yollar bulabilmektedir. Örneğin burada belirtilen hastalıkların dışında, şeker hastalığında da referans değerler hızla düşürülmektedir. Birkaç yıl önce 140 mg/dl olarak kabul edilen üst sınır önce 120’ye, kimi hastanelerde de 110’a kadar düşürülmüştür. Bunun ilk anlamı, insülin ve diğer diyabet ilaçlarını kullanan müşterilerin artacak olmasıdır. Ama bunun bir başka sonucu daha olabilir. Eğer bu ‘düzenek’ böyle çalışmaya devam ederse, insanların zamanla tıbba olan güvenlerinin azalacağını bugünden söylemek bir kehanet olmasa gerek.

Hastalıkların iyileştirilmesini artık umursamayan, hatta iyileşmemesini dileyen sağlık endüstrisinin aktörleri burada da durmamaktadır. Hastalık olmayan bir çok sorunsalı da hastalıkmış gibi propaganda etmekte ve buna karşı da öneriler sunmaktadırlar: “Geçmişte doğal süreçler olarak kabul edilen doğum, ölüm, menopoz, ve yaşlılık gibi kavramlar başta olmak üzere çok sayıda kavram ya da konu tıbbileştirilmeye başlanmıştır.” (s.21)

HERŞEY BİREY İÇİN!

Envai çeşit rahatsızlık icat eden sağlık endüstrisi, bunu bireyin rahatı için yaptığını propaganda etmekten de geri durmuyor. “Modern yaşamın güçsüzleştirdiği; iktidar alanlarını daralttığı; kendini yalnız ve çaresiz hisseden bireylere, ‘bedenin senin kontrolünde’, ‘sen istersen yenersin’, ‘sen istersen başarırsın’ gibi bireyselleştirilen mesajlarla bedenlerinin iktidarının kendilerinde olduğu mesajı verilmektedir. Her gün ne yemesi, ne yapması, nasıl düşünmesi gerektiği söylenen birey, farkında olmadığı bedenini, sağlıklı olmak ve genç kalmak düşüncesiyle fark etmekte; hayatta kalma güdüsüyle, kendine bu konuda verilen tüm bilgileri hızla tüketmektedir.” (s.25)

Tabii sadece bilgileri tüketmekle kalmayıp, önerilen ürünleri de satın almak zorunda kalmaktadır milyonlarca insan-müşteri.

Artık normal olanın sağlıklı olmak yerine hasta olmak olarak algılandığı-algılatıldığı bir durumla karşı karşıyayız. “Sağlıklı olarak yaşamak, modern dönemlerde algılandığı gibi, olağan ve istenen bir durum olmaktan çok, gereklerine uyulduğu zaman elde edilebilecek bir olasılık olarak ortaya çıkmaktadır.” (s.34)

ÖLMEK İSTEMİYORSAN PARA HARCA

Yani, bizlere sunulan ürünleri kullanmazsak hastalanacağımız, yaşam kalitemizin düşeceği ve hatta ölebileceğimiz söylenmektedir. Bunun ilacı da her zamanki gibi ilaç tekellerine, özel hastanelere para aktarmaktan geçmektedir. Böyle bir sistemin parası olmayana yaşama hakkı tanımayacağını bundan daha iyi ne gösterebilir ki!

Peki, buraya gelene kadar hangi süreçlerden geçildi? Son yıllarda özel hastanelerin çığ gibi büyümesi, kamuya ait hastanelerin ihtiyaçlarının, donanımlarının karşılanmayarak hastaların özele yönlendirilmesi, kamuya ait ilaç fabrikalarını kapatılması ve uluslararası tekellere tamamen bağımlı hale gelinmesi nasıl mümkün oldu? Üstelik ciddi bir karşı koyuş da yaşanmadan: “...küresel ekonomik koşulların sosyal harcamalar üzerindeki baskısı ve sağlık hizmetlerinin maliyetleri, hükümetlerin artan talebi karşılamasını zorlaştırmıştır. Talebe cevap vermekte zorluk çeken hükümetlerin başvurduğu ilk yol olarak, harcamaların kısılması dışında olası diğer seçeneklerin (veri artırma, prim toplama sistemini değiştirme ya da doğrudan bütçeden karşılamak vb.) gündeme getirilmediği ve değerlendirilmediği söylenebilir. Harcamaların kısılması dışında başka bir yol olmadığı izlenimi ile piyasa ekonomisine yönelmenin sonucu olarak, gerçekleştirilecek reformun yönü de belirlenmiştir.” (s.15)

DÖNÜŞÜM AMA NİÇİN?

Bu ifadelerde sorunlu olan yönler olduğu kesin. Sağlıkta dönüşüm diyerek topluma yutturulmaya çalışılan politikaların, artan maliyet baskısı, sağlık hizmetlerinin devlete maliyeti gibi nedenlerle gündeme geldiğini söyleyebilmek en azından son 3-5 yılda yaşananların sonuçlarına bakıldığında söylenebilir.  Sorunu böyle tarif etmek kitabın başından sonuna kadar söylenenlerle de bir zıtlık oluşturuyor. Sorun maliyetlerin artmış olması değil, devletin bu alandaki varlığının kapitalist özel işletmelerin kârını baskılayan bir unsur haline gelmesi. Dolayısıyla dönüşüm denen politikalar sağlık alanında toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya dönük hizmetleri, bu hizmetleri veren kurumları bütünüyle tasfiye etmekten başka bir şey değil. Kapitalistler açısından bir zorunluluk olarak nitelenebilir ancak toplumun geneli açısından böyle bir ihtiyaç ya da zorunluluk söz konusu edilemez. Yani bu da kapitalistlerin çıkarlarını savunmakla görevli politikacıların sıklıkla başvurduğu bir ‘ideolojik’ yönlendirmedir. Mesele sağlık alanında kamunun üstlendiği maliyetin yüksekliği değil, neoliberal politikaların baskısıyla büyük bir kâr alanı olarak ortaya çıkan sağlık alandaki ‘pastanın’ yenilmesi, son günlerde bir bakanın söylediği biçimiyle ‘Karpuzun göbeğinin yenilmesi’ meselesidir. Zaten bütün bu politikalara rağmen maliyet de azalmamıştır; tersine özel kuruluşlara doğrudan ve dolaylı kaynak transferleri artmıştır.

SORUN DA ÇÖZÜM DE POLİTİK  

“Göz önünde bulundurulması gereken en önemli hususlardan biri, sağlığın bireysel bir mesele olmanın ötesinde politik ve ekonomik bir mesele olduğudur.” (s.26) Dolayısıyla çözümün de politik olacağını söylemek gerekir. Bu alanda milyonlarca insanın çıkar ve beklentileriyle, her biri kapitalist işletmeler haline gelen sağlık kuruluşlarının çıkarları taban tabana zıt hale gelmiştir. Üstelik bu politikaların sonuçları henüz tam olarak ortaya çıkmış da değil. Bütün aldatıcı propagandaların nedeni de budur. Sezgin’in medyanın bu süreçte aldığı role ilişkin saptaması da kitabın genelinde olduğu gibi somut gerçekliğe uygun: “Medya oluşturulan ideolojilerin devam ettirilmesine ve yaygınlaştırılmasına aracılık eder.” (s.157) (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net