Neye 'hayır' dediniz ki!

Hak-İş Genel Eğitim Sekreteri ve Öz İplik-İş Sendikası Genel Başkanı Yusuf Engin, bugünkü sendikal hareketin 'hayır'a ve 'çatışma'ya kilitlendiğini ileri sürerek, 'değişim' öneriyor.

Neye 'hayır' dediniz ki!Şengül Karadağ "Eğer artık kullanılmayacak bir yol haritası veya görüş ufku körelmiş bir kılavuzla yola devam etme inadından vazgeçmiyorsanız karaya oturmanız kaçınılmazdır."Yukarıdaki ifade aynı zamanda Hak-İş Genel Eğitim Sekreteri olan Öz İplik-İş Sendikası Genel Başkanı Yusuf Engin'e ait. Bu sözün, sermayenin saldırılarına direnemeyen (daha doğrusu direnmeyen) sendikaların yokoluşa sürüklenmesi ve bu nedenle gerçekten de "karaya oturmak" üzere olan sendikal anlayışa karşı sarf edildiği düşünülebilir. Ancak Yusuf Engin, niyetini, şu sözlerle açıklığa kavuşturuyor: "Eğer, dünün sadece 'hayır'a ve çatışmaya kilitlenmiş anlayışını bugünün diyalog zeminine bütünüyle çekemiyor; sendikal bürokrasi adına tüm değişim taleplerini yok sayıyorsa sendikal statüko kendini bitiriyor demektir."Yusuf Engin, "Sivil toplum örgütleri-Sendikal bağlamda anlamdan işlevsizliğe bir özeleştiri" başlıklı yazısında genelde sivil toplum örgütlerinin, özelde ise söz konusu örgütlerden biri kabul ettiği sendikaların sorunlarını kaleme almış. Yazısında mevcut siyasal, sosyal ve ekonomik sistemin, bir bütün olarak, "çıkmaz sokakta" olduğunu vurgulayan Engin, aynı "çıkmaz sokakta" bulunan sivil toplum örgütlerinin, "ön aydınlatıcı, bağımsız irade kullanabilen, kendi ayakları üzerinde yürüyebilen, uyarıcı ve sorgulayıcı" olmasını bekliyor. Oysa "sivil toplum örgütleri sadece kendi kendinden ibaret yapay bir tepkici noktada" kilitlenmiş! Engin'e göre "sendikalar da aynı pasif kulvarda bitkisel yaşamını sürdürmekte."

21. yüzyıl sendikacılığıElbette bir "sendikacı" olarak, daha çok, değişen dünyanın yeniden yapılandırılmasına ayak uyduramayan sendikaları eleştirmiş Engin. Ya da, kendi ifadesiyle, "özeleştiri" vermiş. Yani Yusuf Engin, bugüne kadar "tepkici bir noktada kilitli" ve "çatışmaya" dönük bir sendikal çizgi izliyormuş, ama artık "21. Yüzyıl Sendikacılığı" yapmaya karar vermiş.

Nedir bu 21. Yüzyıl Sendikacılığı?Yazıda bu sorunun cevabı da var: "Dünyada Toplam Kalite Yönetimi ile başlayan ve hızla yoğunlaşan yeni yönetim modelleri ve teknikleri işverenle işçiyi bire bir muhatap yaparken; yani sendikaları tedrici olarak devredışı bırakırken, buna karşı kalite-verimlilik-nitelikli işgücü-bilgi işçiliği konusunda gelişmiş ülkelerde alternatif arayışlara giren sendikalara mukabil Türkiye'de herhangi bir alternatif üretilmiyorsa beyaz bayrak çekilmiş demektir."Örnek verilen Avrupalı sendikacıların durumu (çoğu büyük şirketlerin muhasebecisi gibi konuşur) ve AB ülkelerinde sosyal hakların tırpanlanmasına yönelik saldırıların arttığı, sendikalı işçi sayısı azalırken, işsizliğin büyüdüğü düşünüldüğünde Yusuf Engin'in ne demek istediği daha iyi anlaşılır.

Uzlaşma; kimle ve nasıl?Açıkça; sermayenin dayatmalarıyla uzlaşan, daha da ötesi işbirlikçi bir sendikacılık öneriliyor. Çünkü iddia edildiği gibi, hiç değilse son 10 yıldır, egemen olan mevcut sendikal anlayışın, gerçek anlamda "hayır" deme kararlılığını gösterdiği görülmedi. Mesela özelleştirmeler... Bu türden sendikacıların bir kısmı sermaye ve hükümetlerinin yalan propagandasına (en iyi niyetli ifadeyle) kanmış, kimi açıktan özelleştirmeyi savunmuş, kimi işçilere özelleştirmenin "iyisi" ile "kötüsü" arasındaki farkları anlatmaya çabalamıştır. Kimi ise Hak-İş'e bağlı Öz Çelik-İş'in Karabük'te yaptığı gibi özelleştirmenin bizzat tarafı olmuştur. İşten atmalar... Patronlar gibi onlar da işten atmanın "hak" olduğunu düşünürler. Asli görevleri; kıyımlara karşı çıkmak değil, işçilerin göstereceği sert tepkileri yumuşatmak olmuştur. Mezarda emeklilik... Yüzbinlerce işçinin sokaklara döküldüğü bir anda bile kapalı kapılar ardında pazarlık yürütmüşlerdir. 17 Ağustos depreminin bir hükümeti bir de onları sevindirdiğini söylemek abartı olmaz. Sendikasızlaştırma, esnek çalışma, taşeronlaştırma, örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, toplusözleşme ve grev hakkına yönelik saldırılar.... Hiçbiri, onları, sınıf çıkarları için harekete geçirmeye yetmedi. Ancak Yusuf Engin, hiç çekinmeden, sendikaları uçuruma sürükleyen bu sendikal anlayışı, allayıp pullayıp kurtuluş reçetesi olarak sunuyor.

Peki kimle ve nasıl uzlaşılacak? İşçilerin en küçük bir hak kırıntısına sahip olmasına bile tahammül edemeyen patronlarla mı? 163 milyon liralık asgari ücreti fazla bulan işveren örgütleriyle mi? "İş güvencesi yasa tasarısını 1,5 yıldır Bakanlar Kurulu'nda bekletiyorum" diyen Refik Baydur'la mı? Emekçilerin üç kuruşluk ücretlerinden zorla kesilen paraları hortumcuların cebine akıtan hükümetle mi? Memura grev ve toplusözleşme hakkını çok görürken, ülke bağımsızığını ayaklar altına alan IMF yasalarını bir gecede onaylayan Meclis'le mi? Engin'in bu soruya da yanıt vermesi gerekiyor.

Kılavuzu karga olanın...Yusuf Engin'in savundukları ilk kez dile getirilmiyor. Başta Hak-İş yöneticileri olmak üzere sorunları diyalog yoluyla ve masa başında çözdüklerini iddia eden ve bununla övünen pek çok sendikacı; AB'nin "eğitim" adı altında ülkemize gönderdiği şaibeli şahıslar; daha da önemlisi büyüğünden küçüğüne bütün patronlar aynı şeyi söylüyor. Niyetinden ve yazının bütününden bağımsız olarak düşünürsek, Yusuf Engin, sendikacılığın önemli sorunları olduğunu ve gelecek açısından bunların mutlaka çözümlenmesi gerektiğinde haklı. "Güven kaybı sadece siyasi kurumlara yönelmekle kalmamış, sorun çözme iddiasındaki diğer toplumsal kurum ve örgütlere de yansımıştır" diyor. Bu doğru. "Eğer bugün, son derece hassas ve önemli bir kavşakta, emek adına oluşturulmuş platformlara rağmen, çalışanların yıllar süren mücadeleleri sonucu kazandıkları haklar, imzalanmış toplu iş sözleşmelerinin ihlal edilişi, zorla emeklilik gibi sendikaların varlık şartı olan konular, İktidar tarafından (bırakınız tartışmayı) elden alınma noktasına gelmiş ve buna karşı caydırıcı tavır konulamıyorsa bunun adı; önce yüksek perdeden atıp sonra ricat etmektir. Yani kendini yok ettirmeye programlatmadır" diyor. Bu da doğru. "Yıllardır toplumsal enerjisini bütünüyle atıl ve hantal bırakmış, gelinen noktada kronikleşmiş atalet ve hantallık duygusuyla bu halden kurtulmak istemenin belirtisi 'durumunun farkında olmak' yani canlılık belirtileri göstermektir" diyor. Buna da katılıyoruz. Uzun zamandır ve derinden hissedilen bu rahatsızlık, kendisini, sadece durumun farkında olmakla değil, çıkış yoluna yönelik çeşitli tartışma platformlarının açılmasıyla da gösterdi. Uluslararası sendikal dayanışma konferansları, TÜMTİS'in 25. Olağan Genel Kurulu bu tartışmanın önemli platformlarından oldu. TÜMTİS'in "Her İşkolundan İşçilere, Sınıfın İleri Kesimlerine, Mücadeleci, Sınıfa Bağlı Sendikacılara Çağrı!" başlığıyla yayınladığı broşürde ne denildiğini hatırlayalım: "Dünya sendikal hareketi bir yol ayrımında. Ama bu, sendikal hareketin önünde biri doğru öteki yanlış iki yol olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bu yollardan birisi, sendikal hareketin bugün bulunduğu yolda "ilerlemesi"dir; ki bu, aslında bir yolda ilerlemek değil bir çukura, bir bataklığın dibine doğru yol almak anlamına gelmektedir. Öteki yol ise; sendikal hareketin, mücadeleci bir sendikacılık çizgisine yönelmesi; sendikaların sınıfın sermayeye ve onun saldırılarına karşı bir mücadele merkezi, sınıfın sendikaları olarak yeniden örgütlenmesidir. Sınıf sendikacılığının gösterdiği bu yol, sendikal hareketin, bir hareket olarak ayağa kalkmasının tek çözüm yoludur."Yusuf Engin ve temsil ettiği sendikal anlayışın bu yol ayrımının neresinde olduğu görülüyor. Yazısına Gandi'nin "Duruşum mesajımdır" sözünü alıntılayarak başlayan Engin, "çıkmaz sokak" ta ilerlemeye devam ediyor. Ne diyelim; kılavuzu karga olanın, yol haritası eski de olsa yeni de olsa fark etmez!
www.evrensel.net