Munzur gözeleri

Munzur gözeleri

Tunceli gezimizde ilk durağımız Halbori (Karşılar) gözeleriydi. Halbori gözeleri iki taşın arasından, ulu bir ağacın kökünden incecik kaynıyor, yol olup Munzur'a köpürerek dökülüyor.

Munzur gözeleriAdnan ÖzyalçınerTunceli'ye serüvenli bir yolculuktan sonra vardık. Arkadaşlarımız bizden önce ulaşmışlardı kente. Her biri ayrı yönlerden geliyordu. Önce Tevfik Taş ile Arzu'yla karşılaştık. Ardından Mustafa Yalçıner, Levent Tüzel, Bülent Habora geldi. Geceyi Tunceli'de geçirdik.Ertesi sabah erkenden kalktık. Yanımıza Ali Rıza Saltık'la Kemal Özer'i kılavuz olarak kattılar. Ali Rıza Saltık hem 38'lerde hem de son olaylarda köyleri yakılan Nercanlılardandı. O yörede toprakları vardı. Kemal Özer, dağları karış karış gezip dolaşmış bir avcıydı. Bilmediği, görmediği yer yoktu. Mustafa ile Ali Fidan da onların yardımcısıydı.Yolumuz, Ovacık yönüne gözelere doğruydu. Önümüzde dağları, ormanları, uçurumları dolaşan 59 kilometrelik bir yol vardı. Üç arabaya doluşarak arka arkaya hareket ettik. Sennur'la benim bindiğim arabada Tevfik'le Arzu bir de Ali Rıza Saltık bulunuyordu. Öteki arabada Mustafa Yalçıner, Levent Tüzel, Bülent Habora, Kemal Özer bir de Mazlum vardı. Son araba Mustafa ile Ali Fidan'a ayrıldı. Onlar yol gösterecilerimizdi.Tunceli çıkışında, Arzu'nun kimliğini unutmuş olması küçük bir karışıklık yarattı. Ardından Arzu, daha boş olan Mustafa ile Ali Fidan'ın bulunduğu arabaya geçti.İlk durağımız Halbori (Karşılar) gözeleriydi. Halbori gözeleri iki taşın arasından, ulu bir ağacın kökünden incecik kaynıyor, yol olup Munzur'a köpürerek dökülüyor. Ortada mavi-yeşil sessizce akıp giden Munzur, burada köpüklenen sularla uğuldayarak akıyor. Gözelerin bulunduğu vadiyi yüksek kayalıklar çevirmiş, ulu ağaçlar, çevreyi gölgelendiriyor. Karşı kıyıyı duvar gibi kapatan kayalığın altından ak köpüklü iki gözeden akan su, gürültüyle dökülüyor. Kayalığın altı, içeriye uzanan adam boyunda duru bir gölmüş. Ak köpükler, ortada akıp duran mavi-yeşil cam göbeği rengindeki suya karışıp gidiyor.Ağaçlıkların altı, tam bir piknik yeri olarak düzenlenmiş. Plastik masa ve sandalyeleriyle güzel bir kır kahvesi. Biz geldiğimizde işletmecisi yoktu. Devrik sandalyeleri çekip masalara yerleştik. Getirdiğimiz nevaleyi yaydık. Kahvaltımızı burada yapmaya karar vermiştik. Saate baktım on bire yaklaşıyordu. Bu artık kuşluk demekti. Herkes gelmişti. Arzu'nun bindiği araba görünürde yoktu. Tunceli çıkışında kimliklerimizi gösterdikten sonra karakolun önünden biz peş peşe hareket ederken onlar da arkamızdan yola çıkmıştı. Sonra ne olmuştu acaba? Kılavuzlar karakolla bir sorun çıkmadığını sanıyordu. Belki de öncülüklerini anımsayarak burada durmadan çekip gitmişlerdi. O zaman ancak Ovacık'ta buluşabilecektik. Biz bunları tartışırken Tevfik suyun güzelliğine dayanamadığını söyleyerek ırmağa girip bir süre yüzü. Biz de yemeklerimizi yerken çevremizi hayranlıkla seyrediyor, temiz dağ havasını yemeğimizi katık ediyorduk. Kemal Özer, avcı bıçağıyla soyduğu salatalığı yarıda bıraktı, gözleri dalar gibi olmuştu.- Bu dağların dili olsa da söylese... Neler görmüştür neler...Ne demek istediğini anladığımızdan hepimizi garip bir hüzün sardı. Doğanın büyüleyici güzelliği, Munzur'un çekiciliği, suyun berraklığı bir anda uçup gitti. Çevremiz karardı, su bulandı. O anda, Halborlu Köyü'nden 80 yaşındaki Kenez Akkaya'nın öyküsünü düşündük:"Ben o zaman genç kızdım. Bizim köye askerler birkaç kez geldi gitti. Bir şey yapmadılar bize. Türkçe bilmediğimiz için ne dediklerini anlamıyorduk. Daha sonra bir gün yine geldiler. Bütün köy halkını topladılar. 200-300 kişi vardı. Kadın, çoluk çocuk hepsi oradaydı. Hepimizi Değirmentaş'ın oraya götürdüler. Bize, silahlarınızı toplayıp serbest bırakacağız diyorlardı. Ama bizi çay kıyısına götürüp öldürdüler. Kocamı da öldürdüler. Biz üç kişi kurtulduk. Ben ağaca yapıştım, öyle kurtuldum." (1)- Aslında uçurumdan aşağı atmışlardı onu, dedi Kemal. Raslantı olarak aşağıdaki bir ağaç dalına tutunup kurtulmuştu.Aynı katliam, F. Doğan'ın gözünden şöyle anlatılmış:"Asker Halborları (Karşılar) kuşattı. Ahaliye dedi ki, 'Toplanın gelin Abdullah Paşa aşağıda bekliyor. Hepinizi affedecek. Sulh ve barış olacak. Herkes huzur bulacak.' Halborlu ahalisi anlatılanlara kandı. Değirmen mevkiine geldiğinde öyle olmadığı anlaşıldı. Makineliler kuruldu. Başladı taramaya tırrr, tırrr. Kimse kurtulamadı. Bir tek Seyit Rıza'nın akrabalarından Musa'nın babası Rıza kurtuldu. Atik davrandı. Bir hamle yaptı. İki asker kendisini yakalamaya çalışınca aralarından sıyrılıp iniş aşağı koştu. Aşağı koşarken biraz da eğilince kurşunlar üstten geçip gidiyor. Bu adam, o zamanın Dersimlileri gibi beyaz giyinirdi. Merx dediğimiz ardıç ağaçlarının kökleri beyazdır. Bu gövdeleri siper alarak gizlendi. O bölgeden kurtulan tek kişiydi!" (2)Avcı Kemal, gülümseyerek çevresini araştırdı. Az ötedeki bir küme ardıçı gösterdi.- Buranın doğası böyledir işte, diyerek elindeki avcı bıçağını boşlukta birkaç kez salladı.Kalkarken Ali Rıza:- Bunlar bir şey mi, dedi. Az önce önünden geçtiğimiz altı mağara olan o yüksek, görkemli kayalığı gördünüz. Çevresi cevizlerle kavak ağaçlarıyla çevrili bir cennet köşesi sanki. 38'de tam 400 kişiyi bu kayalığın üstünde kurşuna dizip uçurumdan aşağı Munzur'un derin sularına attılar.Arabalara binerken Avcı Kemal, uzaktan sessizce akıp gidiyormuş gibi görünen Munzur'a bir göz attı.- Direnişe de burada karar verilmişti, dedi."Yemin yeri Nalburi-Vank arasında Zagge Deresi'dir. Bu Vank'ın bir kısmı Seyit Rıza'nın diğeri ise Haydaran aşiretinin bölgesidir. Vank karşısındaki dağlarda Munzur'la Zaggo Deresi'nin birleştiği yerde Keşiş Kilisesi vardır. Bu yer Dersimliler tarafından kutsal olarak bilinir. İşte bu derelerin birleştiği yerde, gözelerde "Kutsal İttifak-Kavlu Karar" yemini yapıldı. Söz birliğinin esası şöyleydi. Her aşiret kendi bölgesindeki hükümet kuvvetlerini tek tek vuracak, geri püskürtecek." (3)Yol uzayıp gidiyor. Karşılıklı iki ulu kayalığın bulunduğu daracık bir vadinin önünden geçerken otomobillerimiz birdenbire fren yapıp arka arkaya durdu. Kılavuzlarımızın uyarısıyla aşağı indik. Kayaları göstererek - Burası Laş Deresi'dir, dediler.Anlamsız anlamsız birbirimize baktık. Ali Rıza:- Leş Deresi de derler, diye ekledi.Avcı Kemal, bizi merakta bırakmamak için öyküyü kısaca anlattı:- İşte tam burada, bu daracık vadide, kayaların üstüne gizlenmiş üç beş silahlı kişi, askerleri sıkıştırmış. Şaka değil bir tabur asker. Nereden geldiğini anlamadıkları kurşunlardan sakınmak isteyen askerler, rastgele ateşe başlamışlar. Kimi kurşunlar ulu kayalardan sekerken kimi de kendi arkadaşlarına isabet ediyormuş. Anlayacağınız koca tabur düştükleri bu pusuda şaşkınlıktan birbirlerini vurup öldürmüşler.Yol boyunca Munzur, derin vadilerin ortasından kayalardan kayalara atlayıp zıplayarak köpükleniyor. Görmek için durduk. Uçurumların kayan topraklarına tutunmuş üç-beş ağaçcık var. Bunlar dağ incirleriymiş. Ali Rıza çok tatlı olduklarını söyleyerek Avcı Kemal'le topraklı uçurumlardan kaydı. Küçücük kara incirlerden topladılar. Avuç avuç hepimize dağıttılar. Herkes iştahla yedi. Ben pek tat alamadım. İçleri kahverengimsiydi, pıhtılaşmış kanı anımsattı bana. Uçurumlardan atılanların incirlere bulaşmış kanlarını.Bir zamanların kutsal kenti olan Vank, bugüne 30 hanelik okulu olan bir köy olarak kalmış, şimdi o da boşaltılmış.Vadi, yüksek kesme kaya duvarlarıyla bir sağımızda bir solumuzda yer alıyor. Munzur'un akışıysa hiç bitmiyor, sürüyor hep.Fırtına Beli'nde durduk. İnce bir su akıyor burada. Elimizi yüzümüzü yıkayıp biraz su içtikten sonra plastik bidonlarımızla şişelerimizi buz gibi dağ suyuyla doldurduk. Vadinin bir yanı dağ, bir yanı orman. Ormanlar ağaç türleri bakımından çok zenginmiş. Buranın baraj alanı olduğunu söyledi Tevfik. 15 kilometre boyunca boruyla akıtılacak Munzur. Artık ne yolu, ne su içtiğimiz çeşmeyi, ne gölge veren ormanları, ne de Munzur'un kırmızı alabalıklarını görebileceğiz.Yol boyundaki bütün köyler boşaltılmış. Karşıdan karşıya geçişi sağlayan demir köprüler atılmış, canım meşe ormanları yakılmış. Yalnız Tornova'daki köprü sağlam duruyor. Karakol da orada. 7-8 evle bir iki bakkal kalmış karakolun çevresinde. Geri kalanlar boşalmış, boşaltılmış.Seyit Rıza'nın köyü de Tornova tepelerinin ardındaymış. Sennur, Halfeti'nin sular altında bırakılışının nedenini anımsatarak:- Buraları da baraj sularının altında kalınca Seyit Rıza'nın hayali de köyüyle birlikte yok olacak, köyleri boşaltmaktan, ormanları yakmaktan temelli kurtulacaklar, dedi.Mercan Suyu'yla Munzur'un birleştiği yer, Ali Rıza'nın köyü; Şakperi (Güneykonak). Mercan suyu, yüzlerce yıllık ceviz ağaçlarının bulunduğu Mercan Vadisi'nden geliyor. Kara yolunun altındaki Munzur kıyısı, geniş bir ova. Yer yer ağaçlıklı. Karşıda boz renkli Munzurlar. Pülümür'e kadar uzanıyormuş.Yol çatısında köyleri yakılan Mercanlılar bir dinlenme yeri yapmışlar. "Bal, taze tereyağ bulunur" yazıyor bir tahta tabelanın üstünde. Toprak bir ev, birkaç kovan arı, çit içinde hayvanların barındığı bir de ağıl yer alıyor. Burada oturan aile, aynı zamanda Ali Rıza'nın topraklarına bakıyormuş. Biz geldiğimizde, müşteri olmadığı için Mercan suyunun kıyısındaki bir tahta masada ailece peynir-ekmek, yani çökelekle pide yiyorlardı. Bizi de heyecanla buyur ettiler sofraya. Oturmadık. Odun aldık yalnızca. Ovacıktaki gözede güveç pişirmek için.Ovacığa iyice yaklaşmıştık artık. İlk evler uzaktan seçiliyor. Köyleri boşaltılanlar, Ovacık girişinde derme çatma evlere yerleştirilmişler. Biraz ötelerine beton evler yapılmış. Aktarmaları için. Bir de yapımı tamamlanmamış bir kültür merkezi var. Ali Rıza'nın gösterdiklerine gülümseyerek bakmışım. Ne düşündüğümü bilirmiş gibi:- Haklısın hocam, dedi. Toprağından sökülüp atılmış, üretimden uzaklaştırılmış köylünün ne işine yarar bütün bu yapılanlar diyorsun....

1,2,3: Belge ve Tanıklıklarıyla Dersim Direnişleri, N. Kalman, NüjenYayıncılık, 1995, İstanbul
www.evrensel.net