Tekellerin yeni iktidar formülü

Tekellerin yeni iktidar formülü

Doç. Dr. Birgül Ayman Güler, IMF ve Dünya Bankası önderliğinde devletin yeniden yapılandırılmasını gazetemize değerlendirdi.

Tekellerin yeni iktidar formülü: YönetişimŞebnem TurhanTürkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) Öğretim Üyesi Doç. Dr. Birgül Ayman Güler, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde dünya ülkelerinin yönetim biçiminin yeniden tanımlandığı kavram olan 'Yönetişim' ile iktidarın sermayenin eline teslim edildiğini söyledi.Bu stratejinin Türkiye'yi de sardığına dikkat çeken Doç. Güler, Kemal Derviş'in Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'nın son paragrafında Türkiye'yi sorunlardan kurtulacak yönetim şekli nedir diye sorulduğunu ve soruya verilen yanıtın ise "yönetişim tipi devlet sistemi" olduğunu belirtti. Doç. Dr. Güler ile "yönetişim" kavramı çerçevesinde; sivi toplum, sivil toplum kuruluşu, üst kurullar üzerine görüştük.'Yönetişim' denilen kavram nedir?Yönetişim terimi, ilk olarak 1989'da yayınlanan bir Dünya Bankası (DB) raporunda kullanılmıştı. Afrika üzerine olan bu raporda, Afrika'nın durumu 'governance krizi' olarak tanımlanmış, ama terim burada ayrıca tanımlanmamıştı. Tanımlama işi yine DB tarafından 'Kalkınma ve Yönetişim' adlı bir yayında yapıldı; OECD, DB, Birleşmiş Milletler (BM) gibi kuruluşlar bu terimi yaygın biçimde kullanmaya başladılar ve hatta BM 1997 yılında terimi yeniden tanımlamaya girişti ve terimi yeniden tanımladı. Yönetişim, İngilizce 'governance' sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak bulundu. İngilizce 'government' - 'yönetim' tek taraflılığı anlatırken, 'governance' - 'yönetişim' karşılıklı etkileşimi çağrıştıran sözcükler olarak birbirlerinden ayrıldı.Yönetim teriminde bir yanda yönetilenler (devlet), bir yanda yönetilenler (toplum) varken ve bunlardan birincisi hep baskınken, 'yönetişim' teriminde yönetim yönetilenlere devredilmiş olmaktadır. Geniş bir katılımcılık çizgisi izlenmekte, bunun sonunda devletin toplum üzerindeki ağırlığı ortadan kalkarak yönetim doğrudan yönetilen topluma devredilmektedir. İşte bu sunuluş tarzı sonunda, yönetişimin 'demokratikleşme projesi' olduğu ileri sürülmektedir. Oysa, yönetişim adı verilen ve özellikle azgelişmiş ülkelerde iktidar yapısını doğrudan dönüştürmeye girişen bu formül, tam tersine antidemokratik bir toplum projesi olarak belirmiş durumdadır. Yönetişim, üç eşit ortaktan oluşan bir yapıdır: Bürokrasi, özel sektör ve NGO (Sivil Toplum Kuruluşu). Bürokrasi, küresel ya da ulusal ya da yerel her düzeyde devleti temsil eden kurum ve kişilerden oluşur. Bunun yetkileri ve ağırlığı, diğer iki ortakla eşit kabul edilir. Özel sektör, yani hukuksal adıyla şirketler, sosyolojik adıyla sermaye kesimi ikinci eşit ortaktır. Yapısal uyarlama politikaları, yirmi yıldan bu yana 'kalkınma devletin değil, özel sektörün öncülüğünde olur' demediler mi? Şimdi öncülük, en azından ağırlık özel sektöre verilmedi mi, ya da bunun sağlanması amaçlanmıyor mu? O halde, kalkınmanın öncüsü özel sektöre iktidarda yer vermenin de zamanı geldi! Üçüncü ortak NGO, bizde sivil toplum kuruluşları olarak bilinen örgütlenmelerdir. Bunlar, geçici-sürekli, dar-geniş, farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren dernekler, vakıflar, platformlar, odalar, sendikalar, vb.. kurumlardır. Yönetişim formülcüleri, işte sermaye kesimini açık kimliği ile ve sermaye kesimine ait odaların, sendikaların, derneklerin, vakıfların da yer aldığı NGO'ları genişletilmiş sermayedar özüyle, seçilmiş ve atanmış kamu otoriteleri ile yanyana, eşit yetkili, açık ortak kılmayı amaçlayan bir formüldür.Bu katılımcı bir formüldür denebilir mi?Elbette, yönetişim katılımcı bir formüldür; ama burada görüldüğü gibi, öyle her katılımcılık demokratiklik demek değildir. Bu formül, bürokratik karar mekanizmalarına, bürokrasi dışından çeşitli toplumsal kesimleri katıyor. Önemli olan kimi kattığıdır. Yani siyasal ve yönetsel karar mekanizmalarını toplumun farklı kesimlerine nasıl bir dengede açtığıdır. Yönetişim formülünde katılım, yalnızca toplumlarda sermaye kesiminin katılımıdır. Bu yaklaşıma göre toplum, ikiye ayrılmıştır: Özel sektör/sermaye kesimi ve diğerleri.. Özel sektör açık kimliğiyle ortaklardan biridir; ek olarak NGO kimliği ile üçüncü ortağın da içindedir. Toplumu bu tanımlayış biçimi nedeniyle, yönetişimin katılımcılığı demokratikleşmeden çok, toplumları piyasanın kar maksimizasyonu yemininin peşine takacağı ve ortak karar mekanizmalarını toplumsal sınıflardan birine devrettiği için 'darbeci' bir formüldür. Yönetişim, neoliberalizmin iktidar formülüdür.Yönetişim sadece düşünsel ve küresel düzeyde bir felsefe olarak mı kaldı? Türkiye'de gelişimi ne yönde?Yönetişim adı verilen formül yalnızca düşünsel düzey ile sınırlı değildir; tam tersine, dünya yönetimi düzeyinde, ulus-devletlerin merkezi yönetimi düzeyinde, yerel düzeyde uygulamaya girmiş durumdadır. Niyet Mektupları ile Dünya Bankası kredi anlaşamaları temelinde kurulan üst kurullar, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı eliyle yürüyen yerel konseyler, bu formülün Türkiye'deki uygulama parçalarıdır. Küresel düzeyde ise uygulamanın adı 'global compact' (küresel sözleşme) olarak adlandırılmış bulunuyor.Küresel düzeyde de uygulamaya girdi yönetişim düşüncesi demiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?Dünya genelinde, dünya ekonomisinin yönetimine adaylık hevesini açığa vurmuş iki kurum var demek sanırım yanlış olmaz. Bunlardan biri 1995 yılında doğan Dünya Ticaret Örgütü (WTO), diğeri bugünkü yapısını 1945 yılında kazandığını söyleyebileceğimiz Birleşmiş Milletler (UN).Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan 1999'da dünya genelinde iş gören ulusötesi şirketlerin başlıcalarını bir toplantıya davet ederek, bunları ve kimi uluslararası örgütleri, kendisinin de üçüncü taraf olarak yer aldığı bir görüşme yaptı. Görüşmenin gerekçesi şuydu: Dünya ekonomisi ve ticaretinin dörtte üçünü, dev küresel şirketler tutuyor ellerinde. Ve dünyanın her yerinde doğa katlediliyor; insan hakları ihlal ediliyor; kadın ve çocuk emeği sömürülüyor. Bu ihlallere son vermek için, küresel şirketler ile BM ve bazı küresel NGO'lar birliği yapmalıdır; bu ihlallere elbirlik son verilmelidir. Bunun için 'dokuz ilke' belirlendi ve ortaklık kuruldu. Bu ortaklığa ve imzalanan belgeye 'Global Compact' yani 'Küresel Sözleşme' adı verildi. Dikkat edilirse, ortaklar bürokrasiyi temsilen BM, özel sektörü temsilen ulusötesi şirketler, ve sivil toplum örgütlerini temsilen çeşitli küresel kurum ve kuruluşlardır. Yani Global Compact, büyük ortaklığın küresel kurumu olarak oluşturulmuştur.Oldukça yaygın protestolara yol açan bir formül olmuştu GC. Çeşitli örgütler, doğa, insan ve kadın-cocuk sömürüsünün başlıca sorumluları olan şirketlere bu daveti yapmanın, bunları aklamaktan başka bir anlama gelmeyeceğini belirtmişler ve kampanyalar düzenlemişlerdi.Birleşmiş Milletler'in GC dediği küresel yönetişim formülünü, bu adla yada başka bir adla, burada bırakmayacağını ve ulusal - yerel düzeylerde genişleteceğini tahmin etmek pek zor değildir. Nitekim 2000 yılında Çevre Bakanları'nın bir araya getirildiği İsveç'in Malmö kentinde yapılan toplantı sonunda kabul edilen Malmö Deklarasyonu, bu formülün yaygınlaştırılacağı müjdesi içermektedir.Öyle anlaşılıyor ki, Birleşmiş Milletler, 1992'de başlattığı Agenda-21 çalışmalarını 'Compact' çalışmalarına dönüştürecek. Çünkü bu bildirgede deniyor ki, 'yerel gündem 21 çalışmalarına yeni bir ruh gerek'. Bu yeni ruhu da Küresel Sözleşme'den bulduğu anlaşılıyor Birleşmiş Milletler'in.Yönetişim formülünün yerel düzeydeki yansımaları nelerdir? Yerel Gündem-21 Projeleri ile bağlantısı olduğu söylenebilir mi?Yönetişim formülüyle yerel gündem-21 projelerinin düşünsel bağlantısı çok açıktır; ancak Birleşmiş Milletler içinde kurumsal işleyiş bakımından nasıl bir bağlantı vardı, bunu bilmiyorum.Yerel Gündem-21 Projeleri, 1992 yılında Rio'da yapılan 'Kalkınma ve Çevre Konferansı' sonunda kabul edilen 'Agenda-21', yani 21. yüzyıl gündemini geliştirme amaçlı metinle birlikte doğmuştu. Birleşmiş Milletler, Gündem-21'i imzaya açarak tüm ülkeleri bağlayacak biçimde bir 'Küresel Gündem-21' yaratmıştı; her ülkeye de kendilerinin 'Ulusal Gündem-21' ve yerel yönetimler düzeyinde 'Yerel Gündem-21' stratejilerini geliştirme yükümlülüğü getirmişti. Türkiye Ulusal Gündem-21'i, Dünya Bankası'nda aldığı bir kaynakla DPT ve Çevre Bakanlığı marifetiyle 2000 yılında hazırladı; ama bu resmi bir strateji belgesi niteliği kazanamadı. Yerel Gündem-21'ler ise UNDP'den alınan kaynaklarla yürütüldü. Bu yerel gündem-21 çalışmaları kapsamında yer alan belediyelerde birer 'kent konseyi' oluşturuldu. Kentteki çeşitli örgütler ve bireyler, 'sivil toplum örgütü' kimliğiyle, bu konseylerde valilik, kaymakamlık, belediye 'bürokrasi' temsilcileriyle bir arada kentin sorunlarını görüşüyordu. Ancak, 2000 yılından başlayarak, UNDP, genel olarak başarılı bulduğu Türkiye projelerinde çok önemli bir eksik olduğunu ilan etmeye başladı: Konsey ortakları arasında özel sektör yoktu. Özel sektörün daha aktif katılımının sağlanması için baskı yapılmaya başlandı.Bunun ilk ve ileri bir örneği, Antalya'da yaşandı. Antalya Kent Konseyi'nin Mayıs 2001'de yaptığı bir toplantıda iki şirketin açık şirket kimlikleri ile Konsey'e ortak edilmeleri gündeme geldi ve yakın zamanlarda, az sayılı üyenin katıldığı bir toplantıda bu iki şirket Konsey ortaklığına kabul edildi. Manzara şöyledir: Yerel gündem-21 ile başlayan çalışmalar, içinde bürokrasinin, şirketlerin ve çeşitli toplumsal örgütlerin yer aldığı konseylere ulaşmaya çalışmaktadır; yerel yönetişim yani.Yerel konseylerde yer alan çeşitli örgütlerin temsilcileri bu gelişmeyi nasıl kabul edebildiler?Sanırım kendi misyonlarını unuttular. Konsey, adı üstünde, geniş meclis ya da şûra, görüşme, tartışma, farklı çıkarları kamu yararına uzlaştırma, karar verme, doğrultu gösterme organıdır. İcra birimi değildir. Konseyler, danışma, strateji üretme, karar alma işlevi ile tatmin olmadılar; bunu 'laflamak' sandılar belki. Konuşmanın yanı sıra iş yapma hevesine kapıldılar. Belediyeler de, "bu kararların yaşama geçmesi için para gerek" dediler, "para belediyede yok, siz de bulamıyorsunuz. Oysa şirketlerde var. Onları ortak olarak alın, projelerinize finansman sağlasınlar". Antalya'da yaşanan süreç böyle gelişti. Yerel konsey yapıları, ilginç ve yararlı yapılardır; doğru kullanıldığında demokratik platformlardır. Ancak, Konsey'in demokratikliği katılımcıların kimliklerine ve aralarındaki dengeye bağlıdır. Günümüzde konseylerin başına gelenler ve daha da yoğun gelecek olanlar, doğası gereği demokratik kabul edilen araçların nasıl tam tersine işleyen araçlara dönüşebileceklerini göreceğimiz örnekler olacak. Yerel demokrasi üzerine çalışanlar için, kent konseylerinin içinde bulundukları durum, çok çekici bir araştırma alanı yarattı demek mümkün.
www.evrensel.net