29 Aralık 2001 22:00

Tunceli yolunda

Tam önünde "Dikkat, kapan var!" yazısıyla durdurulduk. Kapının yanındaki mazgaldan bize yöneltilmiş bir makinelinin namlusu uzanmıştı. Mazgaldakinin asık suratının tersine güler yüzlü bir asker gelip kimliklerimizi topladı. Kimliklere bakılarak Tunceli'ye girişimiz yapıldı.

Paylaş
Tunceli yolundaAdnan ÖzyalçınerHozat, her an önümüze çıkardığı öykülerle bizi bırakmak istemiyordu. Hozatlıların gösterdiği dostluk karşısında da ayrılmamız güçtü. Ne var ki, Adana, Gaziantep yönünden gelecek olan arkadaşlarımızla Tunceli'de buluşmak için sözleşmiştik. Hem onları bekletemezdik, hem de Dersim olaylarının geçtiği öteki yöreleri de hep birlikte gezip görmemiz gerekiyordu.Tunceli minibüsü sabahleyin yedide hareket edecekti. Endercan'ın evinde güzel bir akşam yemeği yedik. Masa, önce evin ağaçlıklı, bağı andıran geniş bahçesine kurulmuştu. Masanın çevresi kilimli sedirler, yastıklı minderlerle döşenmişti. Gece hava serinleyince, Endercan şarap ısıtır falan dediyse de, bahçe sefasından cayıp evde yedik yemeği. Dostlarla sofrada uzun uzun söyleştik, Endercan sazını alıp bir iki türkü söyleyince de gece yarısını geçtik.Gene de sabahleyin beşte uyandık. Arabayı kaçırmamalıydık. O gün, Tunceli'ye gidecek başka araba yoktu çünkü. Erkenden kahvaltımızı edip altı buçukta garaja indik. Endercan'ın Hozat'ın tepelerinden birindeki evinden merdivenli toprak yolları aşarak yokuş aşağı uzun uzun yürüdük. Evlerin önünde yatan davarlar bile daha yeni yeni uyanıyordu.Biz garaja vardığımızda daha kimse gelmemişti. Neden sonra şoför esneyerek çıktı ortaya. Önce biletli yolcu olarak üçümüzü, Mazlum'u -tanıdığı için onunla uykulu uykulu konuştu- sonra Sennur'la, beni ayrı ayrı süzdü. Bize de saygıda kusur etmemek için "Hoşgelmişsiniz, safalar getirmişsiniz" dedikten sonra bomboş duran minibüse baktı. Kafasını bir şeyler düşünüyormuş gibi kaşıdı. Ardından oflaya puflaya kahvelerden yolcuları toplamaya girişti. Toplanan yolcular, sallanarak birer ikişer sökün ettikten sonra, ancak yedi buçukta kalkabildik.Demirkapı yolundan Tunceli'ye doğru yola çıktık. Hozat girişindeki karakoldan bir iki kilometre kadar uzaklaşmıştık ki minibüs yol ortasında "zınk" diye durdu. "Ne var, ne oldu?" demeye kalmadan şoför, geciken bir yolcuyu bekleyeceğimizi söyledi. Bir süre sonra beklenen yolcu bir arabayla gelip minibüsteki yerine yerleşti. Bu arada saat, neredeyse sekiz olmuştu.Aşağı yukarı bir saatlik gecikmeyle 50-55 kilometrelik stablize bir yoldan Tunceli'ye doğru yola koyulduk. Yol, kışın pek geçit vermese de yeni açıldığı için düzgündü. Dönemeçler keskin olduğundan arabayı gene de dikkatli sürmek gerekiyordu. Nitekim önceki akşam Hozatlı genç bir kamyon sürücüsü bu keskin dönemeçlerden birini alamayınca dereye uçup ölmüştü. Cenazesini dün kaldırmışlardı. Aileye hep birlikte başsağlığı dilemeye gitmiştik. Şoför, uçuruma yuvarlanan kamyonu gösterirken, delikanlının aşırı alkollü olduğu için kaza yaptığını söyledi. Aynı dönemeci ustalıklı biçimde dönerek hiçbirimizi sarsmadan yoluna devam etti. Yarım yan dönerek, arkasında sessizce oturan bizlere de hafifçe sırıtmaktan kendini alamadı. O zaman araba yalpalayarak hepimizi yerinde hoplattı.Minibüs doluydu. Yolda, biri zayıf, biri iyice şişman iki yolcu arabayı durdurdu. Koltukların altından hemen arkalıksız bir sandalye ile pufla bir yün minder çıkarıldı. Zayıf yolcu ara yere sıkıştırılan sandalyenin üstüne daha da ufalarak otururken, şişmanı şoförün yanındaki boşluğa konulan minderin üstüne kabalarını yayarak iki adamlık yere tek başına yerleşti.Tunceli'ye doğru kel tepeler de yeşillendi. Dağlar yükseldi. Demirkapı'ya gelince uzun bir süre salkımsöğütlerin altında, yemyeşil bir gölgeliğin ortasında yol aldık.Yolda, birer kolda, silahlarını iki eliyle kavramış, yeşil dağların ardındaki görmediğimiz bir köye doğru giden bir manga asker gördük. Yaptıkları bir güvenlik uygulaması mıydı, yoksa bir operasyona mı gidiyorlardı belli değildi. Yalnız yol boyundaki çalılıkları, elleri tetikte kollayarak, koşar adım ilerledikleri görülüyordu. Buranın yakılmış orman bölgesi olduğunu söylediler. Ama yeniden yeşermiş, dağları ardında yaşayanları bir yorgan gibi örtmüştü yeniden. Bütün yöre öyleydi. Kendini ele vermiyordu.Çiçekli Karakolu, yüksek dağların ortasındaki geniş bir tepenin üstündeydi. Bir gözetleme kulesi gibi Tunceli'ye bakıyordu. Tam önünde "Dikkat, kapan var!" yazısıyla durdurulduk. Kapının yanındaki mazgaldan bize yöneltilmiş bir makinelinin namlusu uzanmıştı. Mazgaldakinin asık suratının tersine güler yüzlü bir asker gelip kimliklerimizi topladı. Kimliklere bakılarak Tunceli'ye girişimiz yapıldı.Tepeden bakınca önce Munzur'u gördük. Gümüşten bir yılan gibi kıvrılarak dağları, tepeleri dolanıp ovaya yayılmıştı. Güneşte parıldıyordu. Tepeden aşağılara yönelince Tunceli'nin ilk evleri belirdi.Tunceli'ye sağ salim ulaştık diye sevinirken kentin girişindeki jandarma noktasında durdurulduk. Yolcularla şoförün dediğine göre bu hesapta yokmuş. Herhangi bir açıklamaya gerek görülmeden kimlikler toplandı. Jandarmaların kafa kafaya verip yaptıkları sayımda kimlik sayısıyla kafa sayısı birbirini tutmuyordu. İster istemez beklemek zorunda kaldık. Trafik açısından minibüste fazla yolcu vardı. Adam sayısına bakıldığında da kimlik eksik görünüyordu. Jandarmalarla şoförün minibüste nokta arasında birkaç kez mekik dokumasından sonra kafa sayısıyla kimlik sayısı denkleştirildi. Şoför de jandarmalar da rahatlamıştı. Karşılıklı olarak birbirlerine gülümserlerken jandarma çavuşu:- Şimdi ver bakalım şu ehliyetinle ruhsatını, demesin mi?Şoförün gülümsemesi uçup gitti. Torpido gözünü alelacele karıştırarak istenilen evrakları bulup çıkardı, çavuşa götürdü. Çavuş, suratına yayılmış olan gülümsemesini bozmadan, şoföre fazla yolcu aldığı için trafik cezası kesti. Makbuzu uzatırken, "Buna şükret" der gibi baktı yüzüne. Çavuş gibi hepimiz aynı şeyi düşündük o anda, ya kafa sayısı kimlik sayısını tutmasaydı, hali n'icolurdu? Direksiyonun başına çekip kontağı çevirirken:- Geçmiş olsun! dedik.O da kısık bir sesle karşılık verdi:-Hepimize... Hepimize...Tunceli'ye girişte, yolun 10. kilometresinde bir toz bulutuyla karşılaştık. Göz gözü görmediği gibi ağzımız burnumuz -minibüsün bütün pencereleri kapalı olduğu halde- toz toprakla doldu. Önümüzdeki toz bulutunun içinde dev bir iş makinesi gürültüyle ilerliyordu. Geçtiğimiz yolun üstündeki tepeler kazılmıştı. Orada yeni yolun yapım çalışması vardı. Koca koca kayalar devrilmişti asfalta. Aralarından güçlükle geçilebiliyordu. Düz yol, dönemeçli bir yol gibi olmuştu.Yolun öteki kıyısını tutan Munzur'da da baraj çalışmaları sürüyordu. Baraj tamamlandığında geçtiğimiz yol, kıyısındaki evlerle yemyeşil, ağaçlıklı güzel bahçelerle birlikte sular altında kalacaktı. Tepelere açılan yol, bu yüzden bir an önce bitirilmek isteniyordu. Eski yolu, evleri, ağaçları, bahçeleri sulara gömmek için.Munzur'a baktım. Yukardan gümüşsü ışıltısını gördüğüm, kayadan kayaya atlarken süt aklığındaki bu coşkun ırmak, dizginlendiğinden usul usul, çamur renginde, boz bulanık akıyordu.
ÖNCEKİ HABER

Yıl yeni yoksulluk aynı

SONRAKİ HABER

Tüm Emekli-Sen: Taleplerimiz karşılansın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa