Kendi resminin peşinde

Kendi resminin peşinde

"Neden resim yapıyorum? Kendi hissettiklerimi anlatmak için... Geleceğin veya geçmişin değil, kendi resmimin peşindeyim ben" diyen Avni Arbaş, 60 yıllık sanat serüvenini anlatır bu sözlerle.

Kendi resminin peşindeAvni Arbaş ilk kez gerçek bir resimle, bir kartpostalda tanıştı. Turner'in bir resmiydi bu. 1928'in Üsküdarı'nda bir kırtasiyeciye hangi rüzgâr atmıştı bu kartpostalı? Yaşamın şaşırtıcı rastlantılarından biri olsa gerek. Avni Arbaş, kalem ve defteriyle birlikte aldığı bu avuç içi büyüklüğündeki karta günlerce bakıp durdu. Daha sonra Galatasaray Lisesi'ndeki öğrencilik yıllarında, yavaş yavaş yeteneğini keşfetmeye başlayacak, çok geçmeden de yaşamında tutacağı tek bir yol olduğunun bilincine varacaktır; ressam olmak... O yıllarda Fındıklı'daki Güzel Sanatlar Akademisi'nin orta bölümü vardır. Arbaş, Galatasaray Lisesi'ndeki öğrenimini yarıda bırakıp buraya kaydını yaptırır. Ama hayatındaki ilk resim hocası babasıdır; Kuvayi Milliye subaylarından Albay Mehmet Nuri Bey. "Babamı hep resim yaparken, kendimi de onun yanında boyalarla oynarken hatırlıyorum. Yani kendimi bildiğimden beri sürekli resim yaptım ben. Beni resme babam teşvik etti. Bana hep 'Sen ressam olacaksın' derdi." Yıl: 1937; Akademi'nin kapısından içeri adımını attığı andan itibaren, el değmemiş ak tuvaller, terebentin, bezir kokuları ve samur fırçaların içinde bulur kendini. Bu onun düşlediği dünyadır; resmin büyülü dünyası... Yıllar sonra "Resim sanatının kuralları olduğunu ben Leopold Levy'den öğrendim " diyeceği hocasıyla yakın bir ilişki kuracaktır o yıllarda. 1946 yılına kadar kalacağı akademi yıllarında çeşitli sergilere (başta Liman Sergisi olmak üzere) katılır. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in çabalarıyla düzenlenen CHP'nin yurt gezilerine seçilen ressamlardan biri de genç Avni Arbaş'tır. İlk kez o yılların yoksul Anadolu'sunun acı yüzüyle tanışır.

Kendine ihanet etmedi Ve büyük savaş bitmiştir. Avni Arbaş akademiden diplomasını bile almadan, Fransız hükümetinin verdiği bir bursla kapağı Paris'e atar. Avni'nin 30 yıl sürecek Fransa serüveni başlamıştır. O yıllarda tüm dünya ressamlarının Kâbe'si olan bu kent, savaştan yeni çıkmış olmasına karşın, sanat alanında olağanüstü bir canlılık, arayış ve yenilikler içindedir. Tüm değerlerin sorgulandığı ve soyut resmin kayıtsız şartsız egemenliğini ilan ettiği böyle bir ortamda, Avni bu yeni akımlara kayıtsız kalmasa da, tuttuğu yolun yönünü değiştirmez. Arbaş aynı dönemde yaşamlarını Paris'te sürdüren Fikret Mualla, Abidin Dino, Nejad Devrim ve Mübin Orhon ile birlikte "L'Ecole de Paris" sanatçıları arasında anılacaktır. Paris'teki ilk sergisinde yer alan resimlerin çoğunluğunun Mahmut Makal'ın, 'Bizim Köy' adlı eserinden esinlenerek yaptığı Anadolu'dan insan manzaraları olması, her gittiği yere kendi gerçeğini götürdüğünün kanıtıdır. Yıllar sonra (1977)'de, uzak düştüğü kentine, İstanbul'a "kavuştuğunda", uzaktan da olsa ilk göz ağrısı Turner'ı anımsatan sisli deniz manzaraları resmeder. Avni Arbaş'ın, Fransa resimleriyle Türkiye resimleri arasında, ne konular, ne resim dili açısından uçurumlar vardır. O gün, o saatte, orda olan ressamın fırçasından çıkmış manzaralardır bunlar. "Ben bildiğimi resmederim" diyen ustanın resimlerinde hiçbir öykü, metafor ya da simgeyle karşılaşılmaz. Ressam renklerle, biçimlerle yaratacağı etkiden başka bir şey düşünmemiştir. Onu ilgilendiren, yalnızca resminin gerçekliğidir.

Yol gösterici doğa Onun resimlerinin çıkış noktası heyecanlar, gözlemler, sevgiler, tutkular, başkaldırılar, özlemler... Resminin temelinde doğa vardır. Nerede yaşadıysa, oranın manzarasını, yani doğal görünümlerin, renklerini tuvalinde yansıtmıştır. Çoğu kez insanlarıyla birlikte. Sokaklar, kırlar, deniz kıyısındaki insanlar, balıkçılar. Natürmortlar; Çiçekler 1950'lerin ortalarından beri karşımıza çıkar. Tüm portreleri sıradan insanlara aittir. Bazen küçük bir kız çocuğu, bazen Asmalımescit'in bir hamalı, ama her zaman at ve atlılar. Ressamların sevgilisi bu soylu hayvan, Avni'nin tuvalinde Nâzım Hikmet'in Kuva-i Milliye atlarına dönüşmüştür. Atlar onun yakasını da, fırçasını da bırakmadı. 1950'lerdeki Nâzım, 1970-80'lerdeki Mustafa Kemal portrelerine birer 'Avni Arbaş klasiği' denilebilir. Kimbilir belki de yaşamının sonuna değin sürdürecek bu resimlerini. Onunkisi yalnızca resme adanmış bir yaşam. Bu onun kendi yolu.
www.evrensel.net