Fotoğraf: AA

Dervişane düşüncelere

   Derviş referansı

Dervişane düşüncelere Derviş referansıDoç. Dr. Fuat Ercan *Bir derviş edası ile karşılanan Kemal Derviş'in uygulamaları ile daha bir yüzleştiğimizde ve 'Derviş'i daha bir tarihsel gerçeklik olarak tanıdığımızda etkilenmemiz ve hayıflanmamız daha bir artıyor. Bu hayıflanma hallerinden biri (belki de bilgisizliğimizin ürünü, ama olsun) bizim 24 Ocak kararlarının mimari olarak gördüğümüz Turgut Özal'ın gerçek mimar olmadığı ve 24 Ocak kararlarına benzer bir çerçevenin Derviş ve arkadaşları tarafından hazırlandığını öğreniyoruz!

Ekonominin hegemonyasıEvet, bu bizim bilgisizliğimizin ürünü, hakkını yeteri kadar verememişiz. Ama son zamanlarda dile getirilen/getirdiği siyasetin ekonomiden elini çekmesi yönündeki vurgunun üzerinde biraz daha detaylı düşünmemiz gerekiyor. Düşünürken bir anda üstat Marx'ın Kapital'de ifade ettiği formal boyunduruk altına alma ile gerçek boyunduruk altın alma yönündeki ifadelerine takılıyorum. Kapitalizmin tarihsel açığa çıkış biçimi ya da kendini ifade ediş tarzı piyasanın verili tüm sosyal ilişkiler üzerindeki egemenliğini kurmasıdır. Bunun açık anlamı, sermayenin sahip olduğu tüm donanımı, ki bu donanım kendisini daha çok ifade ettiği alan olan piyasanın, yani, burjuva bilim dünyasındaki ifade ettiği biçimi ile piyasanın yani ekonominin, yaşamın diğer tüm alanlarında hegemonik bir dile dönüşmesidir.

Post-Washington UyumuBu vurgu aslında burjuvazinin ya da daha açık bir ifade ile sermayenin şizoid bir varoluş halini ifade ediyor. Sermaye ya da onun sözcüleri her ne zaman siyaset ile ekonominin ayrı gerçeklikler olduğunu ifade ediyorsa, bu aynı zamanda sermayenin siyasete, daha açık ifade ile Weberyan anlamda devletin meşru olarak sahip olduğu tüm araçlara, özellikle şiddette ihtiyaç duyduğu bir döneme, bir ana karşılık geliyor. Bu anlamda kelimenin gerçek referans noktası olarak derviş ya da Kemal Derviş siyaset ile ekonominin birbirinden ayrılması yönündeki vurgu tarihsel olarak kapitalizmin tarihsel gelişimine karşılık gelen çok arkaik bir durum olmakla birlikte aynı ifade aslında neo-liberalizmin 1970'lerin ortasından itibaren ifade ettiği ama daha da önemlisi Kemal Derviş'in ekmek kapısı olan Dünya Bankası'nın özellikle Washington uzlaşması olarak ifade edilen kavramsal çerçeveye uygun olarak siyaset ile ekonomiyi ayırma çabası ile uygunluk gösterdiğini işaret etmemiz gerekiyor. Ama diğer yandan şunu da biliyoruz ki bir de Asya krizi ile açığa çıkan ve kendini Post-Washington Uyumu olarak tanımlayan yeni bir süreç ile karşı karşıyayız. Bu tür yaklaşımların mimarı olan Stiglitz, herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sermayenin ve kapitalizmin ortak bilinç ve çıkarını dile getirerek özel sektör ve piyasanın kapitalizmin bütünlüklü varoluşu için gerekli olan ihtiyaçlarını piyasa ya da özel sektörün karşılayamayacağını her zaman devletin daha fazla işleve sahip olduğunu dile getirmiştir. Bu dile getiriliş, ekonomik olan ile siyasal olanın birbirleriyle olan ilişkisini açığa çıkarmıştır ve buna uygun olarak da aslında devletin yeniden tanımlanmasına olanak sağlayan 1997 yılı Dünya Bankası Raporu üretilmiştir.

Piyasanın gerçekliğiBurada 1980'lerin neo-liberal hülyaları, yani piyasanın her derde ilaç olacağı yönündeki ideoloji/inanç yerini piyasanın gerçekliğine bırakmıştır. Piyasa ya da kriz sürecinde sermaye kendinin en donanımlı olduğu piyasa süreci içinde ifade ederken ya da bu yolla verili güç donanımını açığa çıkarırken (ki bu tarz açığa çıkarma kendini finansal liberalizasyon, ticari liberalizasyon, deregülasyon, özelleştirme, işçi sınıfının kendi sınıfsal çıkarlarını örgütlü bir şekilde dile getirme olanaklarının ortadan kaldırılması) ekonominin verili tüm olanaklarını siyaset ya da devletin meşru şiddet tekelini kullanarak (1980 sonrası kaç can, kaç güzel insan, kaç ana, kaç oğul, kaç bacı ağladı, son çare olarak kaç güzelim can kendini ateşe attı, insanlığını kaybetmiş dünyada kaç güzelim insan güzelim bedenlerini, o güzel bakışlarını, o güzel saçlarını, o güzel kendilerine ait tarihlerini/aşklarını, yarınlarını açlığa yatırdı, tüm bunların sayısı, bunların dökümü sayılarla ifade olur mu?) hayata geçirdi. Tüm bu olanlardan sonra, politik olanın ekonomiden ayırt edilme zamanı arkaik bile olsa Türkiye için, kendi tarihsel öznel koşullarımız için bunun gerçekleşme zamanı. Niye bu zaman diye soracak olursanız artık Edip Cansever'in dile getirdiği gibi "mendilimde kan sesleri" ve artık bir şeylerin birileri tarafından söylenme zamanı geldiğinde, siyasete, yani insanların varlıklarını ikame ettirme istekleri tarihlerine ilişkin sorgulamanın yine nesnel koşullarca ifade edilmesi gerektiği koşullarda, siyasetin ekonomiden ayrılması gerekiyor. Bu kapitalizmin ilk olarak geliştiği dönemlerde özel mülkiyetin kutsallığının ilan edildiği bir dönemde özel mülkiyet ve servet sahipliği ve buna olanak sağlayan sermaye birikiminin dinamikleri ile siyasal olan ile ekonomik olanın ayırt edilmesinin gerekliliğine ihtiyaç duyulan zamanlara karşılık geliyor.

Sosyal sermaye!Roma İmparatorluğu'nun eşitsizler arasında eşitliği yaratma yönündeki hukukun, hukuk dilinin 18. yy'de yaratılmasına duyulan ihtiyaç, günümüzde yeniden açığa çıkmakta. Yeniden, aslında, özünde eşitsiz olanların eşit olduğu yönündeki ifade, bir yaşam tarzı ve bir adalet ve bir hukuk dili olarak açığa çıkmakta. Yeniden piyasanın 18. yy'de yarattığı yıkımı göz ardı etmek için yeni düzenlemelere gidilmekte. Ve bu düzenlemeler için sivil toplum kuruluşları, siyaseti dışlayan yönetişim (governance), ya da devletin halka daha yakın olması yutturmacısında dile getirilen ademi-merkeziyetçilik yönelimli piyasada tutan "bilgi metaları" akademisyenler tarafından pazarlanmakta. "Doluyum abi" hesabı dile getirdiğim bu iç içe geçmiş duygu/düşüncelerden sonra, özellikle bu anlamda Marksistleri de eleştirel olarak karşılayan (ama Marx'ı karşısına almayan) bir ifade ile şunu söyleyebiliriz, kapitalizm; toplumsal gerçekliği bütünlüklü olarak içine alan (ve bu bütünlüklü varoluşu altyapı - üstyapı gibi fukara soyutlamalara izin vermeyen) ilişkiler toplamıdır. Bu gerçekliği ekonomik, politik, ideolojik ayrımlara tabii tuttuğumuz anda 'dervişane' bir dile, ama daha kaynağına gidecek olursak Dünya Bankası'nın yorumlarına (ve hatta şunu diyebiliriz son zamanlarda Dünya Bankası sosyal sermaye gibi bir kavramlaştırma ile toplumsal gerçekliği bütünlüklü kavrama çabasına girmişken) ulaşmış oluruz.

Önce anlamak...Burada son olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz (zaten bunu da kendim söyleyemiyorum, Schumpeter erken zamanda dile getirmiş bunu) sosyal olgu ya da süreç öyle bir gerçekliktir ki, bu gerçeklik kendi içinde bir bütünlük arz eder, bu bütünlükte iktisadi ya da ekonomik olgu olarak tanımladığımız gerçeklik sadece soyutlamanın ürünüdür. Gerçek hayatta ise bütünlüklü saf bir ekonomik olgudan bahsedemeyiz, hele hele ekonomiden bahsettiğimiz her anda (burjuva disipliner -yok yok Markistlerin de sıkça yaptığı bir hata) politik bir gerçeklikten bahsettiğimizi bilmemiz gerekiyor. Eğer politik olan insanların/sınıfların kendilerine ilişkin varoluş koşullarını kendileri için değiştirme ve dönüştürme faaliyeti ise bu faaliyete kapitalizmin çok ama çok acımasız hale geldiği günümüz koşullarında daha bir zorunluluk, daha bir ihtiyaç duyulduğunu ne yazık ki 'derviş' olmazsak da söylemeyi etik bir zorunluluk olarak kabul ediyoruz. Ama burada bir noktalı virgül diyerek, politikanın, gerçek ve sağlıklı politikanın değiştirmeden önce değiştireceği nesne ya da gerçekliği anlaması, algılaması ve daha doğru bir ifade ile tanımlanması gerektiğini vurgulanması gerekiyor. Yoksa platonik aşklar gibi kayaya vuran eylemlilikler ve varoluş çabaları çok tanıdık geliyor, bu çabaların çok hüzünlü olduğunu yaşam birilerine, birilerimize ne yazık ki gösterdi. Öneriyi/tezi (11. tez) yeniden düşünmeli, tez/öneri iki cümleden oluşuyor; anlamak/bilmek ve sonra müdahale etmek/değiştirmek.

* Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi.
www.evrensel.net