Huzursuz seyirlerin yönetmeni

Huzursuz seyirlerin yönetmeni

"Sizlere Huzursuz Seyirler Dilerim" sözü iyi biliniyor. Bu gözlüklü, beyaz saçlı, sakallı, muzur, pis herifin kim olduğunu merak eden çok.

Huzursuz seyirlerin yönetmeni"Sizlere Huzursuz Seyirler Dilerim" sözü iyi biliniyor. Bu gözlüklü, beyaz saçlı, sakallı, muzur, pis herifin kim olduğunu merak eden çok. Ama merak edenlerin merakını gidermek, Türkiye'de çok da zor olmadı. Geçtiğimiz seneki festivalde bir Haneke toplu gösterimi düzenlendi ve "Yedinci Kıta"dan "Tesadüfi bir Kronoloji"ye birçok Haneke filmini görme şansına eriştik. Ayrıca, Juliette Binoche'lu "Bilinmeyen Kod"la, yine geçen sene şehri şöyle bir salladı. Ama şimdi, yine, bambaşka bir şeye hazırlanın. "Piyanist"e yani. Isabelle Huppert başrolde. Bach'ın melodileri, Adorno'dan alıntılar, ve bir kendini-yok-etme-hikâyesi.

Huzursuz seyirlerMichael Haneke, filmlerinde seyircisini eğlendirmeyi değil, sarsmayı amaçlıyor. Onların rahatını bozmaktan hiç rahatsız olmuyor. Londra'daki Orta Avrupa Kültürü Festivali'nde gösterilen beş filmlik retrospektifini izleyen seyircilere filmlerini "Size huzursuz seyirler dilerim" diyerek sunmuştu. Viyana Üniversitesi'nde felsefe eğitimi görmüş olan yönetmen, filmlerinden söz ederken de anlaşılması zor kavramlara başvuruyor: "Kendi kendine yabancılaşmak, duygusal buzlaşma, gerçeklik duygusunu yitiren gerçeklik" gibi. Oysa Haneke'nin filmleri, basit olmamakla birlikte, seyircinin kolayca ulaşabileceği, anlaşılabilir filmler. Michael Haneke, artık sevmesini, hatta nefret etmesini bile bilmeyen bir toplumu anlatıyor. Amacı ise çevremizdeki dünyaya karşı duygu ve tepkilerimizi bilemek, çünkü özellikle medyanın onları kütleştirdiğine inanıyor. Zamanlama, gerilimi tırmandırma ve mantıklı bir olay örgüsü kurma gibi standartları reddediyor; izleyicilerini sıkmak, kızdırmak ya da hayal kırıklığına uğratmaktan çekinmiyor. Haneke bizi kendi sinema dünyasının içine çektikten sonra birden geri çekiliyor ve hem aldatılıp kandırıldığımızı, hem de bunu yapanlarla suç ortaklığı ettiğimizi gösteriyor. Medya çağının bir yönetmeni için hayli sıradışı bir yaklaşım.

Duygusal buzlaşmaAvusturyalı yönetmenin sinemaya girişi de sıradışı olmuştu zaten. 1974'ten beri TV senaryoları yazmakta olan Haneke, sinemaya ve yönetmenliğe ilk kez 20. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de izleyeceğimiz "Duygusal Buzlaşma" üçlemesinin ilk filmi "Der Siebente Kontinent / Yedinci Kıta"yla 1989'da başladı. Filmi gerçek bir öyküye, orta sınıftan Viyanalı bir ailenin intiharına dayanıyordu. Üçleme, 1992 yapımı "Benny's Video / Benny'nin Videosu" ve Haneke'nin iki yıl sonra çektiği "71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls / Bir Şans Kronolojisinin 71 Parçası" ile tamamlandı. Bunlar, tutkudan tamamen yoksun filmlerdi. İnsanlar, hiç kastetmedikleri özürleri monoton bir şekilde mırıldanıyorlardı: Sözde karısına "seni seviyorum" diyen erkek aslında bira bardağına bakıyordu ve bir baba bir kızı öldürmüş olan oğlunu, sanki sıradan bir kabahat işlemiş gibi azarlıyordu. Ama Haneke ısrarla iyimser olduğunu söylüyordu. "Kötümser olanlar, eğlencelik filmleri yapanlar" diyordu; "İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır."

Ölümcül oyunlar...Yönetmenin filmografisinde, beş yıl önce gerçekleştirdiği Kafka uyarlaması "Das Schloss / Şato" da var. Haneke, edebi uyarlamalara alışkın biri, varoluşçu yanı da filmlerinde kendini hemen belli ediyor. Buna rağmen eleştirmenler, Festival programında yer alan "Şato" filmiyle onun farklı bir yöne gittiğini düşündüler. Ama önceki yıl ülkemizde "Ölümcül Oyunlar" adıyla izlediğimiz "Funny Games" (1997) bütün kuşkuları sildi. Michael Haneke, formunun zirvesindeydi. Temiz yüzlü iki delikanlı, sayfiyedeki bir ailenin evine ödünç yumurta istemeye gelip onları esir alıyordu. Delikanlılar esir aldıkları aileyle oyunlar oynarken Haneke de bizimle gönlünü eğliyordu. Seyircisini rahat sinema koltuğunda rahatsız ederek, aslında filmin kahramanlarının, kanın akmasını başlatan kişilerin bizler olduğumuzu hatırlatıyordu. Şiddete gerçek özelliklerini kazandırıyor, onu sinemasal taklitlerden uzaklaştırıyordu. Bazı ülkelerde sansür, Haneke'nin şiddeti eleştirmek için şiddet kullanmasına karşı çıktı ama, yönetmen başka bir yol olmadığı görüşünde.. Ona göre, Wim Wenders'in filmi "The End of Violence / Şiddetin Sonu" yeterince etkili değil, çünkü o filmde sadece konuşuluyor. "Mesele, neyi gösterebileceğimde değil. Daha çok, seyirciye var olanın yerine neler gösterildiğini fark etme fırsatı verip vermemekte. Özellikle şiddet konusunda mesele, şiddeti nasıl gösterdiğimde değil. Mesele, seyirciye şiddet ve şiddetin anlatılması konusunda kendi konumunu nasıl gösterdiğim..."
www.evrensel.net