Tekelleşmiş bilginin adı: patent

Dünya Ticaret Örgütü'nün son toplantısında da gündeme gelen TRIPS sözleşmesi ile sağlık, tarım ve kültürel alandaki gelişmeler patente bağlanıyor.

Tekelleşmiş bilginin adı: patentHazırlayan: Nuray SancarEmperyalizm yine sağ gösterip sol vuruyor. Asya'yı kan gölüne çevirmek için düğmeye basılırken, düzenlenen operasyonun adına nasıl "kalıcı özgürlük" harekatı adı verilmişse, bilginin tekellerin kontrolüne geçmesi için her türlü girişimin yapıldığı çağa da "bilgi çağı" deniyor. Dünya emekçileri, başta internet olmak üzere gittikçe gelişen iletişim olanaklarıyla bilgiye demokratik bir biçimde ulaşılacağı masallarıyla avutulurken, bir başka şey sessiz sedasız gerçekleştiriliyor. Çokuluslu tekeller tarımdan tıpa, eczacılıktan kültürel üretime kadar her alandaki gelişmeleri patent kapsamına almak için düğmeye bastılar. Kasım ayında Katar'da toplanan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)'nün en önemli gündem maddesi patent ve telif haklarını içeren TRIPS (Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaret Anlaşmaları) sözleşmesiydi.IMF ve Dünya Bankası'nın direktifleriyle, desekleme alımlarının kaldırılması, ürün seçiminin kısıtlanması, buna bağlı olarak milyonlarca tarım emekçisinin işsizleştirilmesi vb. yöntemlerle azgelişmiş ülkelerin ulusal tarımlarının çökertildiği yetmiyormuş gibi şimdi de tarım ürünlerinin genetik kodlarıyla oynanıyor. Bu, tarlaya ekilen ürünün bir daha tohum olarak kullanılamaması, üreticinin tohum için de tekellere bağımlı hale gelmesi anlamına geliyor. Cargill, Monsanto, Novartis, Agra çokuluslu tekelleri gerek genetik özellikleri değiştirilmiş bitkilerin patentini üstlerine kaydetmek, gerekse Hindistan'da pirince yaptıkları gibi pazar sürümü yüksek yerel ürünleri patentlemek suretiyle küresel köyün derebeyi haline gelmek üzereler. Artık, kır yoksulları bu yeni derebeylerinin icazeti olmadan hiçbir üretimde bulunamayacak, kendi ülkelerinde çokuluslu tekellerin paryası haline getirilecekler. Dünya tarımı üzerinde kontrol kuran şirketler, patenti olmayan ürünlerin pazara girmesini de yasaklayarak o çok övdükleri "her şeye kadir piyasa"nın da kendi çıkarları doğrultusunda düzenlenmesini öngörmekteler. Az gelişmiş ülkelerin bu haksız rekabette hiç şansı yok.

SAĞLIKTA PATENTEvrensel'in zaman zaman gündeme getirdiği TRIPS sözleşmesinin içeriği sadece tarımsal alanla sınırlı değil. Herhangi bir tedavi yönteminin, yeni bulunan ilaçların patentinin yine çokuluslu tekellere verilmesini öngören sözleşmenin, sağlık alanında yol açacağı sonuçlar da oldukça yıkıcı. Özelleştirme kapamında zaten parası olanın yararlanabilir kılındığı sağlık hizmetleri yoksullar için iyice ulaşılmaz hale getiriliyor. Herhangi bir ameliyat yöntemi ya da ilaç, bunların patentini almış tekelin kapısı çalınıp kucak dolusu para dökülmeden kullanılamayacak.DTÖ toplantısı bu gelişmeyi "fikri mülkiyet hakları" kavramıyla tanımlıyor. Bilimin, emperyalist sermayenin yolunu sonsuza kadar açacak önlemleri üretmek amacıyla geliştirilmesi anlamına gelen "fikri mülkiyet hakkları"; tahkim, özelleştirme ve IMF- Dünya Bankası'nın diğer hükümleriyle birlikte ele alındığında dünya ezilenlerinin durumunu daha ağırlaştıracak bir dizi birbirine bağlı uygulamanın bir parçası olarak görülmeli. Çünkü bu pervasız uygulamalar, her birinin gündeme getirilmesine kaynaklık eden, kapitalizmin son icadı küreselleşmenin zeminini döşemekte. Küresel sermayenin sonsuz bir hız kazanabilmesinin yolu ise dünya emekçilerinin sefaletinden geçiyor. İnsan sağlığını ve geleceğini piyasaya sunan TRIPS sözleşmesi bu sefaletin bir başka adı olarak eşiği çoktan zorlamaya başladı. Bu, aynı zamanda yoksul ülkelerin bütün kaynaklarının kurutularak, ellerinde ne varsa söküp koparılarak yoksullaşmasını da hızlandıran bir süreç. Patent, dünya emekçilerine şiddet uygulayarak ilerleyen sermayenin girdiği topraklarda diktiği bayrağın üzerindeki fetih işaretidir.
Patentin üç boyutlu zararıAbdullah Varlı (Türkiye Üretici Köylü Sendikası Eğitim Uzmanı)Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)'nün Doha'daki toplantısında bir kez daha görüldü ki, "globalizm" adı altında uluslararası mal ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesini savunan tekeller, bilginin "serbest ticaretine" kesinlikle karşılar. Bilginin, patent ve telif hakkı uygulamalarıyla, tekelleşmesinin dayatıldığı DTÖ toplantısında dev tarım tekelleri özellikle tohumda patent konusunda bastırdılar. Kimya ve tarım ürünleri ticareti yapan şirketlerin yaptıkları evlilikler sonucu oluşan bu dev tekeller, patent yoluyla üreticilerin yüz yılardır oluşturdukları bilgi birikimini gasp ederek bütün dünyada üretim sürecini kontrol altına almak istiyorlar. Patent uygulamasının yoksul ülkere etkileri çok ağır olacak. Bu etkiler sadece üreticilerle sınırlı kalmayacak, tüm toplumsal kesimleri ve çevreyi de tehdit edecek.

Üreticilere etkisiBiyoteknoloji alanında dev adımlar atan firmalar genlerle oynayarak elde ettikleri tohumların patentlerini alarak dünyada üretimin bu tohumlarla yapılmasını istiyor. Bir kez ekildikten sonra bir daha tohum üretmeyecek olan ve "terminatör" adı verilen bitki genleri üreten tekeller, bütün dünya topraklarıyla uyum sağlayacak nitelikte ürettikleri bu tohumlarla yoksul ülke üreticilerini kendilerine bağımlı hale getirmeyi hedefliyorlar. Çiftçiler kendi hasat ettikleri ürünlerin verdiği tohumluklardan yararlanmaları halinde fikir hakkını ihlal etmiş olacaklar ve suçlu ilan edilecekler. Buna göz yuman ülkeler de tahkime başvurularak tazminata mahkum edilecekler. Genetik mühendisliği ile elde edilen bu tohumlar bir dönem sonra kullanıldıkları arazilerde ürüne zararlı yabancı otlar ve haşerelerin üremesine yol açıyor. Bu zararlılarla mücadelede kullanılacak ilaçlar da bu tekeller tarafından üretiliyor. Böylece tohumdan sonra ilaçta da üreticiler tekellere bağımlı hale getiriliyor. Gübrede zaten bağımlılık var. Tekellerin patent hakkını, üreticilere yönelik her türlü desteğin kaldırılmasıyla birlikte istedikleri gözden kaçırılmamalı. Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de tarımsal ilaç yardımının kesilmesi kararı alındı. Tekellere her yönden tam bağımlılık isteniyor. Her türlü destekten yoksun üretici, dayanıklı ve verimliliği yüksek tohumları, zirai ilaçları, gübreyi çokuluslu firmalardan aldığı müddetçe üretim maliyetinin artması kaçınılmazdır. Bugünkü ürün bedelleriyle üreticinin bu maliyetleri karışlayabilmesi söz konusu değil. Bu üreticinin üretim alınandan çekilmesi demektir. İşsizliğin yoğun olduğu, yatırımların rafa kaldırıldığı bir ülkede üreticilerin üretim alanından çekilmesinin sonuçlarının ağırlığını anlatmaya gerek yok sanırım.

Tükecilere etkisiBütün girdilerin üretim ve dağıtımın tekellerin kontrolünde olması maliyetleri arttırdığı için tarımsal ürünün fiyatı artar. Tarımda maliyetlerin artmasına bağlı olarak başta gıda olmak üzere tarıma bağlı nihai malların fiyatları da artar. Bu özellikle dar ve sabit gelirli kesimi, sentetik ürünlere yöneltecek. Bunun dışında, tarımın tekellerin denetimine geçmesiyle birlikte üreticilerinin bu alandan çekilmesi eldeki beslenme araçlarının azaltılarak seçim olanaklarının daraltılmasına yol açacak. Piyasaların tekeller tarafından üretilen genetik değiştirilmiş ürünlerin istilasına uğraması, aynı zamanda kamu sağlığının tehlikeye atılması demektir. Çünkü toplum patent hakkı alınmış sağlıksız hormonlu ürünlere (hormonlu et, hormonla elde edilen süt vs.) mahkum edilecek.

Çevreye etkisi Genetik mühendisliği ile yaratılan üretim girdilerinin özellikle çevrede büyük tahribatlara yol açtığını, sentetik gübrelerin doğadaki canlıları öldürdüğünü, içme sularına karışarak sağlık sorunlarına yol açtığını bilmeyen yok. Zararlı haşerelere karşı da bu tekellerin ürettiği toksinler kullanılacak. Böcek toksinlerinin fazla kullanılması ekolojik süreci olumsuz etkileyecek. Ayrıca, toksinli maddelerin toprağa karışması toprağın yapısını bozacak. Tek bir ürün için geniş uluslararası pazar arayan şirketler geniş arazilerde tek bir ürünün yetişmesinin koşullarını ellerindeki teknoloji ile sağlayacaklar. Bu şekildeki ürünlerin yayılması eski cinsleri söndürerek genetik çeşitliliği tehlikeye sokacak.
Yaşam artık patentli!Prof. Dr. Türkel Minibaş (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi)Cep telefonları, internet hatları ve bilgisayarları işlediği sürece dünyanın bir köy haline getirildiğini, özgürleştiklerini... Saç boyalarından içtikleri cigaraya, giydikleri pantolondan kullandıkları arabaya kadar markayı tutturdukları sürece evrenselleştiklerini zannettiler.Onlara göre iletişim ve bilgi işlem teknolojisindeki her gelişme ayırımcılık sınırlarını kaldıran, eşitlikçi, hakça paylaşımı sağlayan bir büyüydü. Dijital devrimin dünyayı köy haline getirdiği masalına bu denli inanmaları da zaten eşanlı olarak yaratılan göreli tüketim eşitliğinden kaynaklanmaktaydı.Ne var ki tüketimdeki eşitlik, kapitalist sistemde üretimde de eşitlik anlamına gelmemekte! Aksine, sistemin varlığını devam ettirmesi: Kaynakların kullanımından girdilere, nihai üründen pazar paylaşımına; hatta firma ölçeklerine kadar eşitsizliklerin daha da derinleştirilmesine bağlıdır. Dünya Ticaret Örgütü (WTO)'nün geçtiğimiz ay, Doha'daki 4.Bakanlar Konferansı'nın gündem maddelerinin başında TRIPS anlaşmalarının ve buna bağlı olarak marka ve patent hakkının gelmesi de zaten aynı nedenledir. TRIPS anlaşmalarıyla su kaynaklarından ilaca, tarımdan sanayiye tüm sektörler çokuluslu ve ulusötesi firmaların çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenmektedir. Zira, TRIPS doğrultusunda: Bir ürünün iç pazarda arz edilebilmesi için patentli olması, patentsiz malların satışının yasaklanarak dış pazarlardan ithali, ikili ve bölgesel ticaret anlaşmalar yoluyla TRIPS'lerin işletilmesi, hatta daha kapsamlı olan TRPS-PLUS anlaşmalarının imzalanması şart koşulmaktadır ki… Bu, teknoloji üretmeyen, üretim girdilerinde dışa bağımlı ülkelerin gelişmiş ekonomilerle arasındaki eşitsizliği daha da arttıracağını göstermektedir. Eşitsizlik önce, ilaç ve tarım gibi yaşamsal malların üretimine yönelik sektörlerde ortaya çıkacaktır.Hatırlarsanız, 1994'te sonlanan Uruguay Roundu'nda iki sektör anlaşması vardır ki bnlar yaşamın zorunlu iki temel girdisini üreten : Tarım ve tekstil-giyim anlaşmalarıydı. Her iki sektör üzerindeki devlet destek ve korumaları kaldırılarak piyasa ekonomisine açılırken ürünlerin uluslararası piyasalardaki varlığı da TRIPS anlaşmalarıyla düzenlenmişti. Yine hatırlanacağı gibi… Uruguay'dan beş yıl sonra, 1999'daki stand-by anlaşması hazırlanırken de IMF, tarımın yanısıra sosyal güvenlik sisteminin piyasa ekonomisine açılmasını şart koşmuştu. Yani? Hem yaşamın olmazsa olmazlarının başında gelen beslenme ve giyinme gereksinimini karşılayan tarım; hem de bu gereksinimleri karşılamak için çalışmak zorunda olan emek faktörünün sosyal güvenliği aynı süreçte piyasa ekonomisinin cangılına bırakılacaktı. Böylelikle IMF, ihracatın hâlâ tarım, tekstil-konfeksiyon ağırlıklı olduğu ve de patentli mal üretilmediği bir ülkede uluslararası sermayenin eşitsizliklerle beslenmesi için gerekli ortamı oluşturdu.Tarımda patent uygulamasının Türkiye'de yaratacakları ayrı bir yazı konusu, ama… Tarım, hem sağlıklı yaşamın girdisi olan gıda; hem de başta ilaç olmak üzere sağlık sektörünün tamamlayıcı mallarına girdi yaratması açısından stratejik bir sektördür. Kısacası, patent haklarına mal bazında yaklaşırken diğer sektörlerle ilişkisini gözden kaçırmamak gerekir.İlaca patent gelmesi yerli ilaç üreticilerinin rekabet olanaklarını olumsuz etkileyeceği; yani kar marjlarını azaltacağı… Dolayısıyla, sokaktakileri etkilemeyeceği düşünülebilir. Doğrusu, ilaçta patentin lisansla çalışan yerlileşmiş ilaç sanayiinin geleceğini olumlu etkilemeyeceği kesin. Özellikle de yeni ilaç geliştirmenin yolunun üç sıfırlı milyon dolarlardan geçtiği hatırlandığında!Öte yandan, yerli sanayii patentle girecek ilaçların hammaddesini de ithal ederek jenerik, yani eşdeğer ilaç üretemeyecek. Dolayısıyla, yerlileşmiş sermaye uluslararası sermaye karşısına geri çekilmek zorunda kalacak! Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde ilaç sanayiinin yanısıra, ilaç fiyatları doğrudan döviz kurlarının etkisi altında olduğundan devlet de olumsuz etkilenecek!Daha açık bir deyişle… SSK, Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kurumlarının dövize endeksli ilaç fiyatlarını mevcut yapılarıyla yüklenme olanağı olmadığından ilaç masrafları çalışanların üstüne kalacak! Öte yandan, Silahlı Kuvvetler gibi iç piyasanın büyük ölçekli alıcılarının doğrudan ithal ürünlere bağımlı hale gelmesi de söz konusu.Sokaktakiler bu tür uygulmaların kemer sıkma politikaları doğrultusunda yapıldığını; dolayısıyla geçici olduğunu sanıp kabullenirler… IMF patentli hükümetlerse, evrenselleştiklerini zannederler.
Bir tekel kararnamesi: İlaçta patentErkan Önsel (İstanbul Eczacılar Odası eski Başkanı) Toplumsal hayatta bazı gerçekler net saflaşmalar yaratır. "İlaçta patent" de bu durumu bir kez daha doğrulamıştır.Bir yanda yabancı ilaç tekellerinin çıkarları, diğer yanda ulusal çıkarlar karşı karşıya gelmiştir. Biz o dönemde (1997-1999) İstanbul Eczacılar Odası olarak faaliyetimizin merkezine "ilaçta patente karşı mücadele"yi koymuştuk. Sendikaları (DİSK, Türk-İş, Hak-İş), 39 eczacı odasını, Türk Eczacılar Birliği'ni, Türk Tabipleri Birliği'ni, Türk Diş Hekimleri Birliği'ni, kitle örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını, yerli ilaç sanayicilerini ortak bir platformda bir araya getirerek ilaçta patent uygulamasına karşı ortak bir ses yaratmaya çalıştık. Hatta genç eczacı dağcılar 3000 metrelik Aladağlar'a "ilaçta patente hayır" sloganını diktiler. Sağır sultan duydu, ancak otorite üç maymunu oynadı."Görevlerini kötüye kullanmak" ve Anayasa'nın birçok hükmüne aykırı davranmaktan Tansu Çiller ve kabinesi hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunduk. Çünkü Tansu Çiller kabinesi Türkiye'nin uluslararası haklarını çiğneyerek 2005 yılında imzalanacak bir anlaşmayı 1 Ocak 1999'a geri çekmiştir. Biz 5-6 yılı soluklanmak için düşünürken Tansu Çiller, gümrük birliği için ilaçta patenti armağan etmişti, yabancı ilaç tekellerine. Meclis Başkanı Hikmet Çetin ile Meclis'te bir toplantı düzenledik. Ama nafile.Tansu Çiller'in kararnamesini, bazı bakanlar gece yataklarından kalkarak imzaladılar. Sözü edilen kararname, ülkemizdeki ulusal ilaç sektörünün ölüm fermanıydı aslında. Yeni başlayan süreç özet olarak yabancıların yükseldiği, yerlilerin fazla gerilediği bir süreçtir. Yabancı ilaç tekellerinin 1993'ten bugüne durumlarına bakacak olursak:Türkiye'de 8 yabancı kuruluşun tesisi var. 20 tane çokuluslu kuruluşun ilaçları ya fason ya da ithal ediliyor.1993'ten 2001'e kadar pazarlarını yapan bu çokuluslu kuruluşların payı yüzde 10.9'dan yüzde 25.3'e çıkmıştır. Ulusal şirketler ise yüzde 54'ten yüzde 42'ye gerilemiştir. Süreç, ulusal şirketlerin giderek daha da gerileyeceği ve giderek yok olacağı yönündedir.İlaçta patent bu süreci hızlandıracaktır. Ulusal ilaç şirketlerinin önündeki yol yabancılara fason üretim yapmak yolundadır. Ya da kepenklerini indireceklerdir.1 Ocak 1999'dan bugüne yeni ilaç patenti için yerli kuruluşların başvurusu 1-2'dir.Fikri ve sınai mülkiyet hakkı gerekçesi patentçilerin kalkış noktasıdır. Oysa bunlar, ancak eşitlerin ilişkisinde birer argüman olabilir. Eşitsizliğin ana kaynağını (emperyalizmi) görmeden bu hakları öne çıkartanlar şarlatanlardır. Dünün köle tüccarları sömürgecilikten yarattıkları değerlerin üzerinden mazlumlara ahkam kesiyorlar.İlaçta patent lobisinin dünya çapında yaptığı budur. Kendi tekel yasalarını ya parlamentolardan çıkartıyorlar ya da bu tekel yasası kararname kılığına büründürülerek çıkartılıyor. Türkiye'de bunu başardılar.Türkiye bu tekel yasalarını yırtarak çıkış bulacaktır. O günler er geç gelecektir.
www.evrensel.net