Kapitalizm kalelerine sığınıyor

Kapitalizm kalelerine sığınıyor

Gaye Yılmaz, sistemin bu kadar grift mekanizmalara ihtiyaç duymasının, aslında onun çürümüşlüğünü ve güçsüzlüğünü ortaya koyduğunu belirtiyor.

Kapitalizm kalelerine sığınıyorŞengül Karadağ - Bahadır ÖzgürLiberallerin söylediğinin aksine çöken şeyin kapitalist sistemin kendisi olduğuna dikkati çekiyor, MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Sözcüsü Gaye Yılmaz. Art arda yaşanan krizleri ve savaşları örnekleyerek, "Artık çıkıp açıkça ilan etmek gerek" diyor ve ekliyor: "Verileriyle açıklayamıyorlar. IMF bile dünyadaki büyümenin 2.5'in altına düştüğü gerçeğini itiraf edemiyor. 2.7 diye sahte bir açıklamada bulunuyor. Kan, savaş, şiddet ve krizler üstünde ayakta duruyormuş gibi bir görüntü yaratılmaya çalışılıyor. Gerçekte ise kapitalizm çoktan iflas etmiş durumda."Sık sık teşhir ettikleri DTÖ'nün de bu çerçevede ele alınması gerektiğini söyleyen Gaye Yılmaz, DTÖ'nün Katar'da düzenlediği son toplantısındaki gelişmeleri, küreselleşme karşıtlarının tutumunu gazetemize değerlendirdi.DTÖ toplantısından çıkan sonuç nedir? ABD ve AB'nin istediği türden bir görüşme oldu mu?Gaye Yılmaz: Çok farklı yorumlar var ama yorumların ortaklaştığı nokta şu: Üç tane ekonomik blok var. ABD, Japonya ve Avrupa Birliği (AB). Doha'dan önce AB ve Japonya bir ittifak yaptı. Japonya AB'nin bütün taleplerini Doha'da onaylayacağı sözünü vermişti. Amerika ise sınırlı taleplerle gitti toplantıya. Neydi bu talepler; tarımda, sanayi ürünlerinde ve hizmet ticaretinde dünya pazarlarının daha fazla liberalize edilmesiydi ve bu pazarlara girişin maksimum düzeyde kolaylaştırılmasıydı. ABD, Doha deklarasyonunda bu taleplerinin hemen hepsine ulaştı. Dolayısıyla kazançlı çıktı. AB ve Japonya'nın ise talepleri şuydu: Tarımda -AB açısından söylüyorum- çok az taviz vererek yatırımlar ve rekabet ile hükümet satın almaları. Bu üç konuyu, DTÖ'nün gündemine sokabilmekti. AB bu muazzam gündemini tam olarak DTÖ'nün gündemine dahil edebildi. Dolayısıyla ortaklaşılan konu şu; görüşmelerden en kârlı çıkan AB'dir. Japonya uyum göstermek zorunda olduğu için sanki Japonya'da kârlı çıkmış gibi algılanabilir, ama aslında böyle değil. Ama birinci kazançlı çıkan AB, ikinci düzeyde de ABD. Gelişmekte olan ülkeler için bazı kazanımlardan bahsediliyor...Gelişmekte olan ülkeler için, en az gelişmiş, yani sayıları 21'e indirilen en yoksul ülkeler için TRIPS yani patent telif hakları anlaşmasında çok minimal bir kazançları olduğu söyleniyor. Onu da açmak lazım. Sanki sağlık konusunda muazzam bir başarı elde edilmiş gibi lanse ediliyor. Bunun gerçekle hiçbir alakası yok. Söz konusu bu en yoksul ülkeler AIDS, tüberküloz gibi salgın hastalıklarla karşı karşıya kaldığında ve bunun gerçekten bir salgın olduğu ispatlanıp onaylandığında, geçici süreyle TRIPS anlaşmasının dışında tutulacaklar. Artık TRIPS'i uygulama tarihi onlar için biraz daha geciktirildi. 2006 yılı için belirlenmişti, birkaç yıl daha ileriye atıldı TRIPS'i uygulama süreci. Ama bu arada TRIPS'i uygulama süreci başlasa bile salgın hastalıkla karşı karşıya kalırlarsa TRIPS hükümlerinden sadece bu salgın hastalıklarla ilgili olanlardan muaf tutulacaklar. Bunu bir kazanım gibi lanse etmeye çalışıyorlar. Bu kazanım değildir. Çünkü geçicidir. Salgın hastalığın ispatlanması koşulu vardır. Yani ağır koşullara bağlanmıştır. Toplantı öncesinde ve toplantı süresince Hindistan'ın çıkışları çok dikkat çekiciydi. Hindistan gerçekten DTÖ karşıtı bir konuma sahip mi?Seattle'dan bu yana Hindistan dünyada küreselleşmeye en ciddi karşı çıkan görüntüde emperyalizme de karşıymış gibi görünen bir ülkeydi. Ve çok ciddi pazarlıklar yaptı. Hem GATTS konusunda hem de yeni raund konusunda en çok adı geçen ülkeydi. Küreselleşme karşıtlarının kafası da Hindistan konusunda biraz karışıktı. Sanki Hindistan hükümeti desteklenmeliymiş, sıkı karşı çıkışları varmış gibi bir illüzyon yaratıldı. Fakat bu raund sonrasında birtakım şeyler netleşmeye başladı. Yine bugün gelen bir bilgiye göre TRIPS konusunda değiştirilen anlaşma hükmünden en fazla faydalanacak olan Hindistan ilaç tacirleri. Dolayısıyla ülkeler ve halklar, ülkeler ve emekçiler arasında ayrım yapılması gereği bir kere daha ortaya çıkıyor. Hindistan sözde emperyalizme karşıydı. Ama emperyalizm nedir? Sadece burjuvaziyi mi temsil eder? Hayır, emperyalizm aslında işçi sınıfını da temsil eden işçi sınıfına karşı yürüyen bir eylemdir. Ama Hindistan'ın emperyalizm tanımlaması Hindistan'daki burjuvaziyi temsil eden bir emperyalizm tanımlamasıydı ki, 3 yıldır antiemperyalist diye tanımlanan Hindistan raund sonucunda kendi burjuvazisine önemli kazanımlar elde etti. Bunun Hindistan emekçilerine hiçbir kazanım sağlamayacağı ise ortada. Çünkü raund içerisine dahil edilmeyen konuların başında emek standartları, çalışma standartları geliyor. Ve çok iyi biliniyor ki, Hindistan dünyada emek ihlallerinin en yoğun olduğu ülkelerden biri. En çok tartışma konusu olan tarım alanında ne tür bir karara varıldı? Aslında bir diğer kazanım diye adı geçen alan da tarım. Tarım konusu da yine Seattle'daki gibi üzerinde en çok tartışılan konu oldu. Ayın 13'ünde bitmesi gereken raund 14'üne uzatıldı ve bütün bir gece sabaha kadar niahi deklarasyonun tarım maddesi üzerinde anlaşma sağlanmak için uğraştılar. Çıkan madde çok ilginç; dört tane kriter var. Bu temel kriterlerin hepsinin birden karşılanması gerekir ki, tarımda yerel destek devam edebilsin. Kriterler son derece ağır belirlenmiş. Mesela biri, o ülkenin yıllık milli gelirinin 20 milyar doların altında olması. Kaç tane ülke çıkar bu kadar düşük milli geliri. Bunu karşılıyor olabilir. Bir diğer kriter; dünya ihracat büyüme payının 1'in altında olması. Bütün kriterlerin bir arada karşılanacağı ülke sayısı bana göre 20'nin altındadır. 142 üyeden en yoksul, en en yoksul 15-20 tanesinin bu kriterlere uyuyor denilip tanınabileceği bir olay. Dolayısyla tarım anlaşmasında bu ülkelere belli bir süreyle, yani yine sonsuz değil, tarımsal desteklemelerini sürdürme avantajı tanındı. Tabii Türkiye buna dahil değil. Çünkü bu kriterlere uymuyor. AB'nin tarım desteklemelerinin devamı konusunda önemli bir direnci söz konusu. Özellikle Fransa bu konuda açık bir tavır içerisinde. Evet. AB'de Fransa en çok itiraz ediyordu tarım desteklemelerinin kaldırılmasına. Bir tek cümle eklendi. 'Tarım anlaşması müzakerelerinin sonucunda tarımsal desteklemelerinin tümden kaldırılabileceği gibi bir önyargı beklenmemelidir' diye bir cümle. Yani tarım anlaşması içerisinde tarımsal desteklemelerin son bulması müzakere edilebilir, amaböyle bir önyargıyla müzakere masasına oturulmamalıdır diye bir şey. Bana göre bu, Fransa'da önümüzdeki yıl yapılacak seçimleri kurtarmaya dönüktür. Çünkü eninde sonunda AB bu desteklemeleri uygulamaya devam ettiği sürece, anlaşmada olmadığı ve diğer ülkeler desteklemelerini kaldırdığı halde, bu bir tahkim konusu olacak. Yani AB halkları tarımda bir şey kazanırken, tahkimle bir şey kaybedecekler. Geçen yılki strateji toplantısında AB içerisinde tarım alanındaki liberalizasyona karşı örgütlenmelerden belli insanlarla küçük sohbetler yapmıştık. Onlara sorduk, siz niye karşı çıkıyorsunuz, niye bu karşıtların içerisindesiniz? AB bütçesinden tarıma ayrılan destek muazzam bir destek. Niye itirazınız var. Cevapları çok ilginçti. Dediler ki, ABD'de tarım büyük oranda kapitalistleşmiştir. Ve büyük tarım tekelleri vardır. Bizlerse küçük üreticileri temsil ederek buraya geldik. Biz AB'nin de tarım politikalarına karşı çıkıyoruz. Çünkü bu destek, sözü edilen destek bize ulaşmıyor. Karşımıza cephe olarak alacağımız AB'nin tarım tekelleridir. AB'nin köylüsü dediğimiz anda onlar bizimle aynı saflarda. DTÖ sürekli toplanıyor, kararlar alıyor. Bunlar birçok kesim tarafından da teşhir ediliyor. Ne getirip, götüreceği tartışılıyor. Peki bu kararların yaşama geçirilmesi hangi mekanizmalar yoluyla oluyor?Bire bir şu anda Türkiye'de krizle yaşanıyor. Ama çok az insan bunun mekanizmalarının farkında ve bilincinde. En ileri aşamayı düşünelim ve örneklemelerden gidelim. Ne istiyor DTÖ; tarımda tam liberalizasyon. Başka bir deyişle tarımda kapitalistleşme yani yığınsal üretim yapmayı planlıyor. Fakat bu yığınsal üretimi kim yapar, kimler yapabilir? Milyar dolarlar isteyen bir yatırım biçimi bu. Dünyada şu anda tohum tekelleri, tarım tekelleri var, en azından üç büyük firma var. Cargil, Novartis ve Monsanto. Tek başına Cargil dünya tohum üretiminin yüzde 25'nin üzerinde bir kısmını elinde bulunduruyor. Aslında bu şirketler DTÖ'deki tarım müzakerelerine yön veriyorlar. Her sektörün kendi egemen şirketi, bir ulusötesi şirketi bu müzakerelere yön veriyor.Amaçladıkları nedir? Tarım alanlarında tarım yapılmasın mı, tek başına bu değil. 'Tarım yapılsın ama o tarımı ben yapayım. Tarımda çalışan insanlar olsun ama bunlar kendi hesabına çalışan küçük çiftçiler olmasın, bunlar benim işçilerim haline gelsin' diyorlar. Dolayısıyla ne olacaktır, tarım alanları küçük köylüden, çiftçiden, toprak sahibinden temizlendikten sonra muazzam bir göç yaşanacak metropollere doğru. Çünkü bu insanlar günlük geçimini nasıl sağlayacak? Kentlerdeki istihdam olanakları şu anda bile ortada.
www.evrensel.net