Bitmeyen kıyım

Onu bir türlü yere yıkamazlar. Oracıkta bir alıç ağacına bağlayarak süngü darbeleriyle canına kıyarlar. Babayiğidin ölümü alıcın da sonu olur.

Bitmeyen kıyımAYAK İZLERİ / Adnan ÖzyalçınerSabah sabah Murat'ın minibüsüne hep birlikte doluştuk. Mazlum, Sennur, ben görgü tanığı olarak dolaşacaktık. Celal ile Alaattin de bize eşlik edeceklerdi. Kürtçe konuşmalarda yardımcılarımızdı onlar.Hozat'ın çıkışında karakoldakilere köyleri dolaşmaya çıktığımızı, döneceğimizi bildirdik. Ne olur ne olmaz diye göz ucuyla saydılar hepimizi, sonra el edip minibüse yol verdiler. Kıvrılarak giden tozlu bir yolu açtıktan sonra Hoşan, Uzundal köyüne vardık. Ağaçlıkların, yeşilliklerin arasına serpilmiş bir ya da iki katlı kerpiç evlerden oluşan 40-50 hanelik bir köydü. Yüksek bir yamacın altındaki düzlüğe kurulmuştu. İşlenmemiş tarlalarla, otları biçilmeden kalmış otlaklarla yamacın arasından ince bir dere akıyordu. Her şey kurumuş, boşalmıştı. Dere kurumamıştı yalnız.Burası da boşaltılmış öteki köyler gibi bir hayalet köydü. Bizim ziyaret ettiğimiz yaşlı bir karı kocayla kim olduğunu, hangi evde oturduklarını bilmediğimiz bir başka aile de yaşıyordu belki. Köy yolu, gitgeli olmadığı için, birikerek kurumuş kalmış balçıktan tepeciklerle, topraktan fırlamış iri taşlarla iniş yokuş, yamru yumru olmuştu. Evlerin çoğu yıkıktı. Rüzgâr bir yandan giriyor, öte yandan çıkıyordu. Bu da sökük pencere pervazlarıyla yerlerinden çıkmış kapıların gıcırdamasından birileri inliyormuş, iniltiyle ağlıyormuş gibi geliyordu insana.İki göz odalı kerpiç evine konuk olduğumuz Ali Rıza Taş'ın babası Süleyman Bando (Süleyman Doğan) tam 117 yaşındaydı. 1937-1938 olayları sırasında yaklaşık 55 yaşlarındaymış. Her şeyi görmüş, yaşamış. Rus işgali dönemi, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı yılları ve sonrası hep askerlikle geçmiş. Vatana hizmetle. Uzun boyu eğilmekten kısalmış, gözünün biri pamukla kapatılmıştı. Tanık olduğu '38 olaylarını anlatırken pamukla kapanmamış sağlam gözü ıslandı yüzümüze bakarken. Dışarda boş evlerin kapıları gıcırdamaya, sökük pervazlar vurmaya başlamıştı gene. Bir süre bu sesi dinledikten sonra:- Bu inilti hiç bitmedi ki... dedi. Yüz yıldır bu böyle.Ölmekten, öldürülmekten kurtulmuştu. Köyünden sürgün edilmekten, döndükten sonra da bugünkü gibi yalnız başına bırakılmaktan kurtulamamıştı işte. 60 yaşındaki ikinci karısıyla birlikte yaşıyordu. İki karısından 10'u kız, 4'ü oğlan 14 çocuğu aileleriyle tespih taneleri gibi oraya buraya saçılmıştı. O, burada doğmuştu, bu toprakta ölmek istiyordu. Boşalttırılan bütün köylerdeki öteki yaşlılar gibi.Köyden ayrılırken rüzgâr toz kaldırıyordu. Ana yolda bizi bekleyen minibüse bindiğimizde de inilti kesilmedi. Murat'ın minibüsüyle aynı yolun üstünde bulunan Karacaköy'ün Büyükkort (Çukur) denilen yerine gittik. Burası yoldan yüksekte, tepe gibi bir yerdi. Toprak yolu tırmanıp çıktığımızda yukardan ahlat ağaçlarının çevrelediği, adı gibi, içi düzleşmiş büyükçe bir çukurla karşılaştık. Köyün arkasında yer aldığı tepenin yamacındaki sürekli akan bir çeşme vardı. Bir de kurumuş otların arasında yeşil bir türbe göze çarpıyordu. Buraya rüzgâr pek işlemiyordu, ama sürekli akan sudan mı, nedendir bilmem inilti, burada, bitmeyen bir uğultuya dönüşmüştü. Karacaköy'ün Çayırlar mevkii de denen genişçe bir dere yatağını andıran bu yer, tarihin en büyük kıyımlarından birine sahne olmuştu. Burada 1938 olaylarında 33 kişi acımasızca süngülenerek öldürüldü. 32'si Sarısaltıklardandı. Yalnız biri Koçağa Kürt aşiretindendi. Yan-lışlıkla öldürülmüştü belki de.Türbe yeniydi. Seyit Kasım oğlu Binbaşı Haydar Saltık'la birlikte 24 akrabası adına yapılmıştı bu toplu mezar. Tek bir sanduka altında birleşmişlerdi. Öldürülen Sarısaltıklardan geriye kalan 9 kişinin 2'si Karacaköy'de, 7'si tepenin arkasında, biri Ovacık'ta yatıyordu.Köy halkı, o gün, olacaklardan habersiz güne başlamıştı. Erkeklerin bir bölüğü tarladaydı. Kimisi kahvede oturmuş çene çalıyordu. Kadınlarsa evde ot ocak başındaydı. Çocuklar, köyün tozlu topraklı alanında oynuyordu.Kahvede askerin bölgeye gelişi konuşuluyordu. Görünüşte asker, bölgeye Hozat-Elazığ, Hozat-Ovacık yolunu yapmak ve düzeni sağlamak için karakol kurmak üzere gelmişti. Bu Karacaköylülerin de işine gelirdi. Kürt aşiretleri arasındaki çatışmalardan onlar da şikâyetçiydi. Bu yüzden zarara uğradıkları da oluyordu. Yolların yapımıysa uygarlığın bölgeye girişinin bir işaretiydi. Sonuç düşündükleri gibi olmamıştı ama. Aşiretler arası kavgalar bahane edilerek köylerin basılması, dağ bayır aşarak ücra köylere ulaşıp insanları öldürmek içindi sanki.Seyit Kasım erzak müteahhitliği yapan kendi halinde küçük bir tüccardı. Bölgeye, orduya sebze, erzak getirip satarak geçimini sağlıyordu. O gün, yapılan bir ihbarla Seyit Kasım'ın sebze sepetleriyle erzak çuvallarının içinde dağ köyleriyle aşiret beylerine silah taşıdığı bildirildi. Herhangi bir araştırmaya gerek görülmeden Ovacık'ta, Elgazi, Cevizlik yöresinde askerlerce hemen o gün kurşuna dizildi. Durum, Hozat Alay Komutanlığı'na bildirilince komutanlık, Seyit Kasım'ın Karacaköy'deki akrabalarının sorgusuz sualsiz öldürülme emrini verdi. Köylüler, bütün bunlardan habersizdi. İşinde gücünde çalışan, Seyit soyundan geldiklerinden dinsel görevleri olan insanlardı. Hiçbiri elini silaha değdirmemişti. Elleri duaya, insanlığın mutlu geleceğine olan inançla gökyüzüne açılırdı hep.Askerler, köye gelince köyün muhtarı Hüseyin Sarısaltık'ı buldular. Ona, köyde, Seyit Ali oğlu Seyit Kasım'ın akrabası olan kim varsa köy alanındaki çeşmenin önünde toplamasını söylediler. Muhtar, silahsız oldukları için kendilerinin kayırıldığı, ötekilerinse köyle birlikte yok edilecekleri düşüncesindeydi. Heyecanla kapı kapı dolaşarak tarlada tapanda kim varsa haber vererek kadın, erkek, çoluk çocuk Seyit Kasım'ın akrabası olan bütün Sarısaltıkları topladı. Kendisi de Sarısaltıklardan olduğu için göğsünü kabartarak en başa geçti.Askerler, çeşme başında toplanan Sarısaltıklardan 32'sini, aklınca kendini kurtarmak için aralarına karışan Koçağa aşiretinden birini de alıp dere içine götürdüler. Hepsini orada süngüleyerek öldürdüler. Hiçbirinin gıkı çıkamadı. Silah atılmadığı için köyde kalan Karabıl Kürt aşiretinden olanlarla Seyit Ali oğulları dışındaki Sarısaltıklar hiçbir şey duymadı. Zaten sinmişlerdi onlar. Seslerini çıkaracak durumları yoktu.Süngülenenler arasında Zeynel adında iri yarı güçlü kuvvetli babayiğit biri vardı. Onu bir türlü yere yıkamazlar. Oracıkta bir alıç ağacına bağlayarak süngü darbeleriyle canına kıyarlar. Babayiğidin ölümü alıcın da sonu olur. Senesine varmaz o da kurur.Türbenin arkasında o alıcın kökleri hâlâ duruyor. Yeniden ne zaman filizlenir bilmem.Askerler, 33 kişiyi süngüleyerek öldürdükten sonra başlarından ayrılmaz. Çevrelerinde nöbet tutarlar. Ölmeyip başını kaldıranı yeniden süngülemek, bir kez daha öldürmek için. O sırada ölülerin arasından Haydar Saltık'ın eşi Kize Hanım, başını kaldırır. Bunu gören askerler, kadını süngülerler. Bir gün sonra hepsinin tamamen öldüğüne karar verilerek askerler çekilir. O zaman Kize Hanım, başını yeniden kaldırır. Yaralı yaralı sürünerek tepeyi tırmanır, köyün alt başına gelip yığılır. İniltileri duyan köyüller kadını bulup götürürler. Kize Hanım, olanı biteni, ağzı açık dinleyen köylülere bir bir anlatır. İlaç yokluğundan yaraları sağılamadığı için iki gün sonra ölür. Bütün şehitler gibi kefensiz gömülmesini ister. Onlar da süngülerin paramparça ettiği giysisiyle gömerler onu.Çukurdakilerse bir hafta öyle kalır. Kurda kuşa yem diye bırakılır. Neden sonra köylülerin dileği üzerine kaymakamın emriyle, bugün türbenin bulunduğu yere bir kuyu kazılır, erkeklerle kadınları ayırıp üst üste bu toplu mezara gömerler.Türbeyle çevresini gezerken bütün bunları yeniden yaşamış gibi olduk. Hoşan köyünden beri peşimizi bırakmayan inilti, burada uğultuya dönüşerek bir ağıt çığlığı olmuştu.Sürekli akan çoban çeşmesinin ardındaki tepeye Karacaköylüler birikmişti. Ahlat ağaçlarının altına oturmuş askerler bu sessiz çığlığı aynı sessizlik içinde dinliyorlardı.Hep birlikte köye gitmek için ayağa kalktığımızda uğultu kesildi. Şimdi yalnız toprağı döven adım seslerimiz duyuluyordu.
www.evrensel.net