Yabancı toprakların yabancıları

Yabancı toprakların yabancıları

İngiltere ile Fransa'yı birbirine bağlayan, teknoloji harikası Eurotunnel'ın (Avrupa Tüneli) yanıbaşında, bir insanlık dramı yaşanıyor.

Yabancı toprakların yabancılarıCaryl Phillips Polise benziyordu. Beyaz bir gömlek giymiş, kravat takmıştı, ayakkabıları parlıyordu, bıyıkları yeni kırpılmıştı. Bara yaslanırken Cheshire, Runcorn'dan geldiğini ve iki buçuk yıldır burada, Sangatte'de bulunduğunu söyledi. "Off Road" adlı kafenin penceresinden Afgan ve Iraklı grupları görebiliyorum. Akşam yeni çökerken, Channel tünel istikametine yürüyorlar. Birasından bir yudum alıyor ve mültecilere dikkatle bakıyor. "Berbatlar, iğrençler. Sahillerimizi kirletiyorlar." Devam etmeden önce kısa, teatral bir ara veriyor. "Irkçı değilim ama bunların söylenmesi gerekiyor. Leş gibi kokan insanlar. Bazen bara geliyorlar ve biz uzamak durumunda kalıyoruz, aksi takdirde kusacağız."

Avans partisiTekrar pencereden dışarı bakıyorum. İnsanlar akmaya devam ediyor. Kıstırılmış ve bitkin görünüyorlar, öylece getirilip Fransa'nın kuzeydoğu kıyılarına bırakılmış gibiler. Bir milden daha yakın bir mesafede, Sangatte Kızılhaç merkezinde, 1600 adam, kadın ve çocuk İngiltere'ye geçmek için fırsat bekliyor. Bu birkaç düzine, bu gecenin "avans" partisi. Çoğu bu girişimlerinde başarısız olacak, bazıları yaralanacak, bir iki tanesi ölebilir bile. Geceyarısından sonra Fransız polisi, hemen hepsini Kızılhaç merkezine geri gönderecek. Günün erken saatlerinde Paris'ten Calais-Frethun'a gidiyorum. Çağdaş görünümlü Eurostar terminali, Calais şehrinin dışına kurulmuş ve çevresi tümüyle yeşil alanla çevrilmiş. Bir Avis kiralık araba servisi masası ve bir de taksi duruyor. Taksi şoföründen beni Sangatte Merkezi'ne götürmesini istiyorum. Gülüyor. Soruyorum: "Bir şey mi var?" Omuzlarını silkiyor ve müziği açıyor. "Orada büyük bir otel var" diye bağırıyor. Kendi esprisine yüksek sesle gülüyor ve sonra dar yollarda hızla ilerlemeye başlıyoruz. Uzakta, bir Eurostar yük treninin ötesinde, ufukta duran kanal geçiş feribotlarından ikisini görebiliyorum, Dover'ın görünürdeki beyaz tepelerine doğru hantal bir kesinlik içinde hareket ediyorlar. Sangatte, Calais'i Bolonya'ya bağlayan ana yol D940'ın yarım millik etrafında sıralanan bir dizi evden oluşuyor. Calais'nin üç mil güney batısında yer alan Sangatte, küçük, genelde orta sınıf ailelerin oturduğu deniz kenarındaki bir kasaba. Taksi şoförü beni; hem tütüncü, hem gazete bayii, hem bar, hem atari salonu ve hem de restoran olan Le Week End'in önünde indiriyor. Barda iki genç, teneke radyodan yayılan yüksek sesli Fransız rock müziğinin farkında değilmişcesine biralarını yudumluyor. Kirli sakallı barmen bana kahve yaparken bir yandan da pis pis bakıyor. Bilardo masasının üzerinde, kırmızı parlak bir ceket içinde, yanında karısı olduğunu düşündüğüm bir kadınla çekilmiş göz kamaştırıcı bir fotoğrafı asılı. "Kim Beşyüz Milyar İster?"in Fransız versiyonu izleniyor. Anladığım kadarıyla, yarışmacı kaybetmekte.Karısı, beni fotoğrafa bakarken yakalıyor. Sessizce selam verdikten sonra restoranın iç kısmına geçiyor. Barmen bana ikinci kahveyi yapıyor ancak, konuşmak istemediği aşikar. Gençlerden birine buranın her zaman böyle sessiz olup olmadığını soruyorum. Kafasını sallıyor. "Peki ya mülteciler?" diyorum. "Buraya geliyorlar mı?" Yine kafasını sallıyor. Fakat barmenin, Fransızca konuşmamaları veya Fransız parasına sahip olmamaları halinde onlara servis yapmadığını söylüyor. "Yemekten sonra gelirler" diyor. "Öğlen yemeğine kadar uyuyorlar, gece tüneli geçmeye çalışmak için dışarı çıkıyorlar." O, 1987'den beri buradaymış, tünelde çalışmak için gelmiş ama şimdi emekli olmuş. Birasından bir yudum alıyor. Onu rahatsız etmediklerini söylüyor ancak kafası bu konuda karışık. "Vasıflı insanlar olduklarını söylüyorlar. Doktorlar, avukatlar. Bir kısım marifetleri olduğu varsayılıyor ama ben bunun doğru olduğunu sanmıyorum. 18 ay önce, Sangatte'ye ilk geldiklerinde bazıları iş arıyordu ama şimdi bıraktılar. Öylesine yaşayıp gidiyorlar." Kampı işaret ediyor. "Aman, bana ne!" Kampa doğru yürümeye başlıyorum. Pakistanlı ve Iraklılardan oluşan küçük bir mülteci grubu, yavaş adımlarla kasabaya yürüyor. Dar kaldırımda birbirimize nazikçe yer açıyoruz. O anda elektrik direklerine yapıştırılmış Fransız Ulusal Cephesi posterlerini farkediyorum. "Buradan defolun! Fransa'yı mahvediyorsunuz."

Hem yitik, hem kızgınKızılhaç merkezi, ineklerin otladığı kırın ortasındaki alçak tepede bulunuyor. Devasa çelik depo, tünelin yapımında kullanılan malzemeyi saklamak için inşa edilmiş. İngiltere'ye kaçak yollardan girmeyi uman 400 mülteciye barınak sağlayabilmek için Kızılhaç tarafından, 18 ay önce resmen el konulmuş. Bu sayı şu anda 1600'e fırlamış durumda. Düzinelerce milliyet arasında Afganlar, Iraklılar ve İranlılar çoğunluğu oluşturuyor. Kızılhaç merkezine yaklaştığımda izlendiğimi farkediyor ve yavaşlıyorum. "Lütfen, iki frank." Dönüyorum ve uzun boylu, yakışıklı adama bakıyorum. Kıyafetleri dökülüyor fakat ince saçları arkaya doğru düzgünce taranmış. İyi görünmek için çaba sarfediyor. Adını soruyorum. Hasan'mış, Mısırlı. 25 yıldır Avrupa'da yaşıyormuş, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve İtalya'da. "İki frank lütfen, süpermarketten yiyecek için." İki frank verdikten sonra Kızılhaç merkezini işaret ederek kampta yemek verdiklerini zannettiğimi söylüyorum. Dudak bükerek "Kamp iyi değil. Orada bir ay yaşadım ama şimdi, bir aydır kasabada yanmış bir evde kalıyorum. Her gece tünele yedi kilometre yürüyorum, ama şimdilerde çok zorlaştı. Dün gece iki tarafımda birer polis arabasıyla geri döndüm." Tekrar elini açıyor ama bir an için görmezden gelerek niçin İngiltere'ye gitmek istediğini soruyorum. Neden Fransa'da kalmıyor? Hiddetleniyor. "Fransa iyi değil. İngiltere'de ülkemden bir sürü insan var. Arkadaşlar. Fransa iyi değil." Avrupa'da çeyrek yüzyıldır yaşadığı göçmen işçilikten sonra, 40'lı yaşlarının son demini yaşayan bu gururlu adam, lekeli kotu ve ince ceketi içinde hem yitik hem kızgın görünüyor.

Gazeteci giremez!Ve birden anımsıyorum. Gazetecilerin kampa girmesi yasak, bunun üzerine orada yaşayan biri gibi davranmaya çalışıyorum. Bir amacım varmış gibi açık kapıdan giriyor, kıymetli telefon kartlarını sıkı sıkı kavramış telefon kulübesinin önündeki sırada bekleşen adamları geçiyorum. Gözlerin üzerimde olduğunu hissetsem de ne sağa ne sola bakıyorum. Deponun içine girdiğimde seyyar tuvaletlerin önündeki uzun kuyrukları görüyorum. Adamlar çeşmeleri açmış yıkanıyor, diğerleri ise bağırları açık, sıralarının gelmesini bekliyor. Depo, içerisinde portatif kabinlerin ve çadırların bulunduğu çok geniş açık bir alan. Hepsi numaralanmış, açık kapılardan içeriyi gözlüyorum, kamp yatakları içinde tek bir santim boşluk bile olmadığını görüyorum. Bazı kabinlerin üzerinde "Aile" yazıyor. Her birinde kalabalık aileler kalıyor. Özel yaşam burada yeri olmayan bir lüks. Banyonun boş bir köşesinde iki düzine Müslümanın dua etmekte olduğunu farkediyorum, bir de donduğumu. Etrafıma bakınca bir an, geniş bir sergi alanında olduğumu sanıyorum; çadırlar ve kabinler sergileniyor ve mülteciler, görevleri aşırı sıkıntıyı, ızdırabı ve endişeyi yansıtmak olan oyuncular sanki.

Oyun bittiGüvenlik görevlilerine benzeyen iki Kızılhaç yetkilisi bana doğru bağırıyor. Oyun bitti. Bana yaklaştıklarında, Batı Afrikalı bir arkadaşımı aradığımı söylüyorum, fakat beni kapıya götürüp kimliğimi kontrol etmek konusunda ısrarlılar. Beni bir sandalyeye oturtuyorlar. Üç Kızılhaç görevli-koruması, bir diğeri benim "arkadaş" hakkında bilgi edinmeye gittiğinde bana "refakat ediyorlar." Beklerken, tünelde ilerleyen trenlere binmenin "ölümcül tehlikesi" (ve "ezilme riski") hakkında dört ayrı dilde yazılmış afişi okuyorum. Bob Marley şapkalı, İranlıya benzeyen birini görüyorum. Bir yandan yürüyüp bir yandan beni süzüyor. Kızılhaç görevlisi geri geliyor ve arkadaşımı bulamadığını söylüyor. Ayağa kalkıp hepsine teşekkür ediyorum ki birden Afrikalı bir adam beliriyor. "Affedersiniz bayım. Batı Afrikalı arayan siz misiniz?" Kafamı sallıyorum. "Nerelisiniz?" diye soruyorum. "Kamerun."

Kamerunlu Manuel ve Beninli Jacob"Belki bu adam arkadaşım hakkında bir şey biliyordur" diyorum. "Beraber yürüyüşe çıkacağız." Kızılhaç görevlileri bu fikirden hoşlanmış görünmeseler de, seslerini çıkarmıyorlar. Böylece yeni arkadaşımla depodan çıkıyoruz. Bükülmüş kola kutuları ve boş sigara paketleri ile dolu aşınmış patikadan kasabaya doğru yürüyoruz. Yolda, Kamerunlu Manuel beni Beninli Jacob ile tanıştırıyor. Kasabaya ulaştığımızda, ikisine de bira ve yemek ısmarlamayı öneriyorum ve üçümüz Off Road kafeye giriyoruz. Barın arkasındaki sarışın Fransız kadın, mutfağın kapandığı konusunda ısrarlı. Bu üç yabancıya içecek bir şey önerme girişiminde de bulunmayınca, öyle kalakalıyoruz. Jacob ve Manuel'e başka bir yere gitmeyi öneriyorum. Oradan ayrılıyor ve cadde boyunca, Le Week End bara doğru yürüyoruz. Emekli arkadaşım orada değil, ama canı sıkkın barmen girdiğimiz andan beri bizi süzüyor. Üç bira ve çerez söylüyoruz. Barmen siparişi getireceğini söyleyerek gidiyor. Yerime oturduğumda Jacob ve Manuel'in rahatladıklarını farkediyorum. Bira geldiğinde iştahla bardaklara sarılıyorlar. En son ne zaman bira içmiş olduklarını merak ediyorum.Manuel daha konuşkan. İngilizce bilen bir Kamerunlu olarak üç haftadır kampta olduğunu anlatıyor. Kamerun'u İngilizce konuşulan bir yer olmaktan çıkarıp Fransızca konuşulan bir ülke haline getirmek isteyen üç meslektaşı, sert ayrılık taraftarları tarafından öldürülünce ülkesini terk etmiş. Politik görüşleri nedeniyle bir sonraki hedefin kendisi olacağını anlamış. Baba evi Bamenda'da tarih öğretmenliği yaparken kaçıp Paris'e geldiğinde kimseyi tanımıyormuş. Elinde ne var ne yoksa Londra biletine yatırmış, fakat tam kanal sınırında trenden atılıp kampa gönderilmiş. "Niye İngiltere? Neden Fransa'dan sığınma talep etmiyorsun?" diye soruyorum. Gülümsüyor. "Herkes İngiltere'nin daha iyi olduğunu söylüyor. Bazen BBC'nin haberleri çalınıyor kulağıma; 300 bin işçiye ihtiyaçları olduğunu duydum. İngilizce benim dilim. Müslümanların yaptığı gibi trene atlayıp hayatımı riske atmayacağım. Onlarda korku yok, çıldırmış gibiler." Duruyor. "Fransa'dan sığınma talep edeceğim galiba sonunda."

'Şuracıkta, ama çok uzak'Jacob dikkatle dinliyor. Ona da siyasi mülteci olup olmadığını soruyorum. Gülüyor. "Olmayı umuyorum." Anlaşılıyor ki Jacob klasik bir ekonomik mülteci. Bir araba tamircisi, ülkesinde lise diploması alabildiği için kendisiyle gurur duyuyor, böylece "kalifiye" olmuş. Bu, Manuel gibi onun da ilk yurtdışı deneyimi. Kendisini İstanbul ve Yunanistan üzerinden Avrupa'ya getirmesi için bir organizatöre para vermiş, sonra da trenle İtalya ve Paris'e geçmiş. Birinden, Calais'ye ulaşmayı becerebilirse, yemek yiyebileceği ve uyuyabileceği, bir ihtimal İngiltere'ye geçebileceği bir yer bulacağını duyana kadar istasyonda berbat koşullarda kalıyormuş. Şu anda ise hayal kırıklığı içinde. Jacob'la Manuel'in ötesine, yol tarafına bakıyorum; bir Afgan, hüznün ortasında bağdaş kurmuş, çektiği ızdırabı yansıtır biçimde bükülmüş, büzüşmüş oturuyor. Birçoğu İngiliz plakalı arabalar geçiyor hızla, ama adamda tık yok, gözünü bile kırpmıyor. Hesabı ödeyip, Jacob ve Manuel'le el sıkışıyorum. Kampa yalnız dönmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdi. Manuel özür diliyor. "Kızılhaç görevlileri senin sorun yaratacağını düşünürlerse gitmeni isteyebilirler." Anlıyorum. Jacob'un büyük olasılıkla, "evine" dönmek isteyenlerin yol masraflarının ödenmesi uygulamasından yararlanacağını da anlıyorum. Tıpkı Manuel'in Fransa'dan siyasi sığınma talep edip yeni bir hayata başlayacağını anlamam gibi. Hasan'ın çıkmazına düşmeyecek kadar becerikli görünüyor.

Sinsi bir mülteci polisiGünışığı sönmeye yüz tutunca, Off Road kafeye dönmeye karar veriyorum. Cheshirelı bıyıklı adam bara yaslanmış. Jacob ve Manuel'le geldiğimizde bize servis yapma konusunda isteksiz görünen kadın barmenden bira istiyorum. Aksanımı tanıyan Cheshirelı adam, pencerenin önünden geçip tünel istikametine akmakta olan mültecilerle ilgili keskin görüşlerini anlatmaya başlıyor. Temizlik durumları hakkındaki fikirlerini püskürdükten ve aslında paraları olduğu konusunda uzunca bir süre ısrar ettikten sonra, kaçmaya çalışanlara öldürücü elektrik şok verilmesi yahut daha kolayı, vurularak öldürülmelerini savunmaya başlıyor hararetle. "Zaten burada silah kullanma yasaları da yok. Bir başka adamın mülkündeki tavşanları bile vurabilirsin, ne demek istediğimi anlıyor musun?" İngiltere'ye dönmeyi düşünüp düşünmediğini soruyorum. Bir kahkaha atıyor. "Ne için? Buraya 15 kelime Fransızca bilerek geldim ve bana çok yardım ettiler." Bardaki üç adamı işaret ediyor. Tam bu sırada bir Fransız giriyor içeri. "Ca va?" (N'aber?) diyor Cheshirelı el sıkışırlarken. Fransız benim de elimi sıkıyor. "Gördün işte" diyor Cheshirelı. "Yaşam koşulları da uygun. Ama bu yüz karalarından kurtulmak zorundayız. Onlar yüzünden ev fiyatları yüzde yirmi oranında düştü." Ev fiyatları mı? Mülteciler pencerenin önünden geçmeye devam ediyor. Bu adama, sebepleri ister ekonomik ister siyasi olsun, bu insanların tümünün hayatlarının yıkılmış olduğunu, sadece yeni bir başlangıç için fırsat aradıklarını anlatmak istiyorum. Çalışmak için, hayata katılmak için, kendileri için bir şeyler yapabilmek için küçük bir fırsat. Yığının en altından yeniden başlayabilmek için...Ancak hiçbir şey söylemiyor, sessizce biramı bitiriyorum. "Sen ne yapıyorsun?" diye soruyorum. Gözünü dikip bir süre bakıyor sonra esrarengiz görünmeye çalışarak gülümsüyor. "Tünel için çalışıyorum." Merakla bakıyorum. "Eurotunnel için ne yaptığımı sana söyleyebilirim ama sonra seni vurmam gerekir." Niye polise benzediğini anlıyorum. Devam ediyor. "Kaçakların peşindeyim diyelim." Gülümsüyor. Kamburları çıkmış, tünelin ağzına doğru amansız bir kararlılıkla yürüyen mülteci seline bakıyorum tekrar. Hepsine sessizce şans diliyorum.

(The Guardian'dan çeviren Defne Orhun)
www.evrensel.net