İyi teröristlerin yalancı zaferi

İyi teröristlerin yalancı zaferi

Terörizme karşı bir savaş yoktu, şimdi de yok. Bunun yerine 'kötü' teröristleri 'iyi' teröristlerle takas eden büyük emperyal oyunların bir türü ile karşı karşıyayız. Bunun bedelini masum insanlar ödüyor.

İyi teröristlerin yalancı zaferiJohn Pilger (The Mirror)Afganistan'daki kabile savaşında; ortada bir zafer yok, sadece katil gruplardan biri, diğeri ile değişti. Fark şu ki, ABD Başkanı George Bush, Kabil'in yeni istilacılarına "dostlarımız" diye hitap ediyor. Müzik yapan ya da sakallarını kesen insanların karşılama görüntüleri bir yana, Kuzey İttifakı kurtarıcı değil. Bunlar, 1992'de yine kutlama görüntüleriyle karşılanan, daha sonra iç çatışmalarda dört yılda yaklaşık 50 bin kişiyi öldüren adamlar. Yeni kahramanlar şimdiden 100 savaş suçlusunu, bunun dışında sayısız kişiyi öldürdüler, ayrıca gıda kaynaklarını yağmaladılar ve eroin ticareti üzerindeki tekellerini yeniden oluşturdular. Bu hafta, Uluslararası Af Örgütü'nün yayınladığı sıradışı derecede açık bildiri, haberlerde gömüldü. Oysa her gazetenin birinci sayfasına ve televizyonlara çıkması gerekirdi. "Kuzey İttifakı'na ilişkin insan hakları endişelerinin yoğunluğunu kavrayamayaran İngiliz bakanlar" diyordu Af Örgütü, "en hafif tabiriyle, geçmişteki suçların cezalandırılmayacağına inanan bir kültürü devam ettiriyorlar, en kötüsü de insan hakları ihlallerine ortak olma riskini üstleniyorlar." Gerçek şu ki, Kabil'i "kurtaracak" suçlular güruhuna, dünyanın en güçlü ülkesi tarafından ikinci bir şans tanındı. Ortalama ömrün 40 yılın biraz üzerinde olduğu, dünyanın en yoksul ülkesinde. Ne için?

Bomba kalmadıAmerika'daki saldırılarla ilişkisi kanıtlanan tek bir terörist dahi öldürülmedi daha. Usame Bin Ladin ve şebekesinin Pakistan'ın kuzeybatısındaki kırsal bölgelere kaydığı neredeyse kesinleşti. Şimdi Pakistan bombalanacak mı? Ya, şeriatçılar ve onların askeri şebekesinin köklendiği Suudi Arabistan, Mısır? Elbette ki hayır. Çoğu Taliban kadar aşırılık yanlısı olan Suudi şeyhleri, Amerika'nın en büyük petrol kaynağını ellerinde tutuyor. Milyarlarca ABD doları rüşvet alan Mısır rejimi, önemli bir Amerikan vekili. Onlara atılacak "daisy cutter" bombası ('papatya biçen' anlamında, çok büyük bir alanı tahrip eden dev bomba) yok.

Kana bulaşanlar"Terörizme karşı" bir savaş yoktu, şimdi de yok. Bunun yerine "kötü teröristleri" "iyi teröristlerle" değiş tokuş eden büyük emperyal oyunların bir türü ile karşı karşıyayız. Bunun bedelini sayısız masum insan yaşamlarıyla ödüyor: Bir köyün çoğunluğu, tüm üyeleriyle aileler, hastaneler ve "Taliban" adı altındaki, insandan sayılmayan 20 yaşın altındaki gençler. Batı'da havadan gelen bu son Amerikan terörünü destekleyenlerin ya da onu gerektiği gibi tanımlamaktan sakınanların, "bombardımanın işe yaradığı" iddiasından sonra sıfatlarına bulaşan kanı örtmenin yolunu aramaları anlaşılabilir. Bunu bir de, "sedir bombacılarının" hakkında hiçbir şey bilmediği, yoksul mekanlardaki taze mezarlar başında yas tutan ana-babalara anlatın.

El Cezire tesadüfü!Bu zafer düşkünlüğünün akıl ve ahlâka burun kıvırmayı gerektirmesi, yeni bir olgu değildir. Öldüren şapşallığı bir kenara bırakın, kaynağı daha çok savaş oyunu oynamayı sevenlere uzanır: Tecrübe ettiğim kadarıyla hayatlarında bombardıman görmemiş olanlara; salkım bombaları ve 'daisy cutter'lar. "Kurtarıcılar" gelmeden önce Kabil'e düşen son bombanın, bölgede bulunan neredeyse tek güvenilir haber kaynağı olan El Cezire televizyonunun uydu vericisini vurması dikkat çekici. Haftalardır, Amerikalı yetkililer El Cezire'nin merkezinin bulunduğu Körfez ülkesi Katar'a, "terörizmle mücadele" yerine Bush ve Blair'in sürçi-lisanı "Haçlı Seferi" gibi bir görüntü çizen bu televizyonun yayınlarının durdurulması için baskı yapıyordu.

Bombardıman öncesiSuçluların sırrı şu ki; Afganistan saldırısı gereksizdi. Bu serüvenin bütününü kaplayan "sis bombası", İngiliz hükümetinin savaşın gerekçelerine dair yalanlarının kanıtıdır. Tony Blair'e göre, Usame Bin Ladin'i Afganistan'dan çıkarmanın, bombardımandan başka güvenli bir yolu yoktu. Oysa eylül sonunda ve ekim başında, Pakistan'ın iki dinci partisinin lideri, Bin Ladin ile, kendisinin bu ülkeye iade edilerek 11 Eylül saldırıları ile ilgili olarak yargılanması konusunda görüşmeler yapıyordu. Anlaşmaya göre Bin Ladin, Peşaver'de ev hapsinde tutulacaktı. Pakistan'daki (ve Daily Telegraph'taki) haberlere göre bu teklif, hem Bin Ladin, hem de Taliban lideri Molla Ömer'den onay almıştı. Teklife göre, kurulacak uluslararası bir mahkeme ya Bin Ladin'i yargılamaya, ya da ABD'ye iade etmeye karar verecekti. Her iki durumda da Bin Ladin Afganistan'dan çıkacak ve tavsiye düzeyinde bir adalet işliyormuş gibi görünecekti. Bu teklifi, "Bin Ladin'in güvenliğini garanti edemeyceğini" söyleyen Pakistan Devlet Başkanı Müşerref reddetti.

Ama anlaşmayı öldüren gerçekte kimdi?ABD'nin Pakistan büyükelçisinin; teklifi ve onu Taliban'a ileten heyeti desteklediği açıklanmıştı. Yine de ABD ve İngiltere hükümetleri, Afganistan'ı bombalamaktan başka çıkar yol bulunmadığında, çünkü Taliban'ın Usame Bin Ladin'i teslim etmeye "itiraz" ettiğinde ısrar ettiler. Böylece Afgan halkı, "Amerikan adaleti"ni tattı. Bu adalet; nükleer ve biyolojik silahlar, işkence ve küresel ısınma ile ilgili uluslararası anlaşmaları reddettikten sonra, savaş suçlularının yargılanabileceği bir uluslararası mahkemenin oluşturulması teklifini de geri çeviren bir başkan tarafından dayatılıyordu. Oysa Bin Ladin, böylesi bir mahkemede yargılanabilirdi.

Petrol savaşı Tony Blair, bunun İslam'a karşı bir savaş olmadığını söylediğinde haklıydı. Amaç, kısa vadede içeriden yükselen sesleri tatmin etmek, daha sonra da petrol ihtiyaçları ABD'ninkinin üzerine çıkan Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Çin'in sahneye çıkmasından sonra bir otorite boşluğunun yaşandığı hayati öneme sahip bölgede Amerikan etkisini artırmaktı. Orta Asya ve Hazar havzasındaki petrol yataklarının denetimi bu nedenle önemli, keşif sürüyor. Salkım bombaları masum insanları öldürene dek, New York'ta binlerce can alan terörizme karşı uluslararası bir savaş yürütüldüğüne dair geniş kabul gören bir yargı vardı. Ancak bu insancıl tepkiler, Soğuk Savaş sonrası küresel üstünlük iddiasını sürdürme eğilimindeki Amerikan yönetimi tarafından kullanıldı. "Terörizmle savaş", Bush'a Amerikan adaletinin ve demokrasisinin zeminini aşındıracak yasaların çıkması için Kongre'ye baskı uygulamaya yarayacak bir bahane verdi. Blair, İrlanda savaşı sırasıda tek bir teröristin yakalanmasını sağlamayan anti-terör yasalarıyla onu takip etti. ABD ve İngiltere'deki bu sıkı denetim ve korku atmosferinde, Amerika'ya yönelik saldırının altında yatan nedenlere dair yalın açıklamalar, gülünç "ihanet" suçlamalarıyla karşılanıyor. Herşeyden öte, bu sahte zaferin, Washington ve Londra'da iktidarda bulunanlar ve onlar adına konuşanlara gösterdiği şey şu: Bazı insanların yaşamı diğerlerinden daha değerlidir ve sadece bir tür sivillerin öldürülmesi suçtur. Eğer bunu kabul edersek, tüm taraflarda barbarlıkların tekrarlanmasını kendi elimizle davet etmiş olacağız.
www.evrensel.net