IMF

IMF'nin çifte günahı

Tüm gelişmeleri sadece IMF'nin etkisine bağlamak, Türkiye'de yaşanan gerçekliği anlamayı zorlaştıran önemli bir etken.

IMF'nin çifte günahıDoç. Dr. Fuat Ercan * Kriz koşulları ekonomik ve politik bir dizi açmazın varlığına yol açmakla birlikte, krizin en önemli etkisi, insanların içinde yaşadıkları gerçeği anlamaları ve açıklamalarını önemli ölçüde etkilemesidir. Diğer bir değişle kriz süreci, aynı zamanda gerçekliğin bilinç düzeyinde inşasını tahrip etme sürecidir. Kapitalizme içkin olan yabancılaşma süreci, kriz dönemlerinde tepkilerin anlık reaksiyonlar biçiminde açığa çıkmasına bağlı olarak daha bir yoğunlaşır. Son yıllarda Türkiye'de yaşanan kriz ve krizin sonuçlarına karşı geliştirilen açıklama biçimlerinde bir dizi tepkisel ve tepkisel olduğu ölçüde yaşanan gerçekliği anlamayı önleyen açıklama biçimleriyle karşılaşıyoruz. Bu açıklama tarzları içinde birbiriyle ilişkili olan iki alanın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki; IMF'nin Türkiye'de yaşanan sürece ilişkin etkilerinin analizi; ikincisi ise devletin toplumsal ilişkilerde üstlendiği işlev, daha somut biçimde son günlerde açığa çıkış tarzı olarak harcama ve gelirlerin hesabı olarak bütçenin oluşumudur.

Tek suçlu IMF mi?IMF'nin Türkiye'deki ekonomik ilişki ve süreçler üzerindeki etkisi hiç şüphesiz önemli olmakla birlikte, tüm ekonomik ilişki-süreçleri ve değişkenleri IMF'nin belirleyiciliğine bağlamak ve bu yönde açıklamak Türkiye'de yaşanan gerçekliği anlamamanın ilk ve en önemli aşamasını oluşturmakta. Bu tür bir dizi açıklamanın kaynaklığı "imparatorun terzisi!" konumunda olan piyasacı başka bir değişle televoleci iktisatçılar karşısında yer alan ve daha çok ulusalcı, üçüncü dünyacılar oluşturmakta. Türkiye'de yaşanan olumsuzlukların biricik ve tek nedenini kapitalizm değil de, kapitalizmin sonucu olan uluslararası eşitsiz ilişkilere bağlanması ve daha indirgemeci bir yaklaşımla IMF'ye bağlanmasıdır. IMF'nin Türkiye ekonomisi açısından önemli olduğu ve hatta yer yer çok belirleyici olduğunu hiç kuşkusuz kabul etmemiz gerekiyor, ama bu kabulün ancak ve ancak kapitalizmin Türkiye'de açığa çıkış tarzıyla yine ülke ekonomisinin uluslararası kapitalist işbölümüne eklemlenme koşullarıyla bağlantıları açığa çıkarıldığında anlam kazanacaktır. Böyle bir analiz ya da bakış açısı gerçekleştirildiğinde, IMF'nin Türkiye'nin ekonomi-politika konusunda temel belirleyiciliğinin kendi başına bir neden değil sonuç olduğu gerçeği açığa çıkacaktır. Böyle bir gerçeklik hiç kuşkusuz IMF'ye karşı tepkilerin azalması anlamına gelmeyecek ama çok daha önemlisi IMF'ye karşı çıkış daha gerçekçi yapısal belirlemeler dolayında gerçekleşecektir. Bu yönde yapılacak bir değerlendirme ise bizi kolaycı ve romantik unsurlarla beslenen ulusalcı yaklaşımlardan uzaklaştıracak ve Türkiye'de yaşanan sorunların içsel ve dışsal temel nedenleri ve bu nedenler arasındaki temel ilişkilerin bütünlüklü analizine götürecektir.

Muhaliflerin hatasıSoruna bu açıdan yaklaşıldığında IMF'nin bir yandan genel olarak kapitalizmin dünya ölçeğinde işleyişinde açığa çıkan sorunlara kapitalizmin kolektif bilinci olarak yaklaştığı ölçüde suçlu olduğunu ama diğer bir suçunun ise kapitalizmin yapısal işleyişini göz ardı etmeye sağlayacak şekilde belirleyici bir özne olarak zihinlerde yer alması olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Bu anlamda IMF iki anlamda suçludur. Kapitalizmin kolektif bilinci ya da uluslararası kapitalizmin kolektif bilinci olması ve uygulamaları için suçluluğunun önüne kolay bir şekilde geçilmez ise de, ya da bu etkinliğine karşı sınıfsal bir dizi müdahale gerekli olmakla birlikte, IMF'nin ikinci suçunun suçlusu bizler yani onu fetişleştirenler olduğu ölçüde bu suçu önleyebileceğimizi belirtmek isterim. Belki de IMF'nin ikinci anlamda suçluluğu, muhalif anti-kapitalist kesimlerin işlediği en büyük suçtur. IMF'nin uluslararası kapitalist işleyişin kolektif bilinci olarak ülke ekonomilerine müdahale etmesi, diğer yandan başka sorunlu bir alan olan devletin toplumsal ilişkilerde belirleyiciliğine ilişkin işlevlerinin anlaşılmasını daha bir zorlaştırmakta. Özellikle son yirmi yılda belirleyici olan neoliberal ideoloji ve uygulamalar devlet ile toplum arasındaki birlikte varoluşu ve yapılanması gerçeğini ters yüz etmiş sanki devlet toplumsal ilişkiler içinde özellikle güç ilişkileri dolayımda biçimlenmiyor da, kendine özgü bir gerçeklik olarak algılanagelmiştir. Sorunun böyle algılanması neoliberal ideoloji ve uygulamaların temel belirleyeni olurken, süreci anlamaya çalışan ve kendine muhalif ve eleştirel sıfatlarını takan kesimlerde süreci anlamak için, devleti sürecin temel belirleyeni ve hatta tüm sorunların kaynağı olarak gösterme eğilimi içine girmişlerdir. Bu konu özellikle son zamanlarda kendisinden sıkça söz ettiren 2001 bütçesi üzerine sürdürülen tartışmalarda daha bir belirleyici olmakta. Bu tartışmalarda özellikle muhalif kesim sorunu IMF'nin Türkiye dayatması sonucu, siyasal karar alıcıların kamu harcamalarının azaltacak bir bütçenin varlığına neden olduğu belirtilmekte. Bu anlamda yaşadığımız süreci anlamamızı önleyen çifte fetişizm üst üste binmekte, IMF Türkiye'nin yaşadığı tüm olumsuzlukların temel aktörü, siyasiler ise bu olumsuzluğu ülkede hayata geçiren bir diğer aktör ve hazırlanan bütçe ise bu ilişkiyi açığa çıkaran uygulamaya yönelik belge olarak gösterilmekte. Hiç kuşkusuz IMF 1980'lerden beri devletin küçültülmesine ve denk bütçe uygulamasına geçişin gerekli ve hatta zorunlu olduğunu sıkça ifade etmekte, hiç kuşkusuz siyasilerde bu istekleri uygulamaya sokacak biçimde bütçeler hazırlamakta. Ama tüm ifade edilen bu ilişkiler, son yirmi yılda işleyen bütünlüklü mekanizmanın sadece açığa çıkan yönlerini oluşturmakta. Ve sorunun açığa çıkan bu yönleri gerçeği anlamamız açısından özel bir önem taşımakta, ama analiz sadece bu görüntülerin tanımladığı ilişkilere takılırsa yani yüzeysel bir analizle (ki aslında buna analiz denmez) sınırlanırsa, gerçeği anlamaktan çok gerçeği görmemizi engelleyecek fetişistik bir özellik kazanır.

Yapısal eğilimlerOysa gerek IMF, gerek devlet ve siyasi aktörler gerekse devletin bir yıllık harcama ve gelirlerini gösteren bütçenin bütünlüklü bir olgu olarak kapitalizm ve kapitalizmin temel mekanizması olan sermaye birikim süreci içinde bakmak ve bu anlamda analiz etmemiz gerekiyor. Böyle bir analiz IMF ve siyasileri ve aklamayacak ama daha da önemlisi IMF ve siyasilerin hangi yapısal eğilimler dolayında hareket ettiğini ve dahası hareket etmek zorunda kalacağız. Özellikle böyle bir analiz Türkiye'de sermaye birikiminin 1980'lerden itibaren geçirdiği dönüşümü ve bu dönüşüm dolayında sermaye kesiminin davranış eğilimleri, stratejilerinin temel referans noktalarını bulacağız. Türkiye'de ekonomik ve sosyal dönüşümlere ilişkin hemen hemen her analizde, yaşanan günübirlik olguların özünde tarihsel bir sürecin ürünü olduğu göz ardı edilirken, tarihsel sürecin temel belirleyici olan sermaye birikimin bütünlüklü işleyişindeki güç ve donanımı elinde bulunduran ve bu güç donanımına bağlı olarak gündem üzerinde kendi çıkarlarını harekete geçirecek stratejileri harekete geçiren büyük ölçekli sermaye göz ardı edilmekte. Oysa Türkiye'de özellikle 1980'lerden itibaren yaşanan tüm değişiklikler aynı zamanda sermaye birikiminde bir değişikliği işaret ettiği ölçüde, bu değişikliklerin temel aktörlerinin de devlet ya da IMF değil sermaye grupları olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu gerçeklik bütünlüğü ile yakalandığında devletin kötü yönetimi ya da IMF'nin müdahalelerinin kendi başına bir neden değil sonuç olduğunu görmemiz daha bir mümkün olacaktır. Örnek olarak MHP Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Türkiye'nin içine düştüğü krizden kurtulması için 2002 Yılı Bütçesi'nin tavizsiz uygulanması gerektiği" vurgusu anlaşılamayacaktır. Öyleki özellikle Türkiye'deki sermaye birikiminin olumsuzluklarıyla karşılaşan kesimlerin oylarıyla gelen bir partinin lideri, bu kesimi daha olumsuz koşullarda yaşamasına yol açacak bir bütçenin tavizsiz uygulanması gerektiğini vurgulamakta. Diğer yandan Mesut Yılmaz'ın şu açıklaması belki daha farklı bir gözle okunacak. "Türkiye'de bir şeyler değişmeli, artık halktan yeni bir şeye katlanmasını isteyecek bir durumda değiliz. Şimdiye kadar hep halktan fedakârlık yapmasını istedik, artık devletin fedakârlık yapması gerekiyor. Devlet harcamalarını kısmalı ve daha küçük ama daha etkin bir devlet için gereken uygulamaları hayata geçirmeliyiz."

Bütçe açığı kâbusu Karl Marx Fransa'da yaşanan durumu oldukça anlamlı cümlelerle ifade etmiştir. Günümüze ilişkin bir dizi şeyi anımsattığı bir gerçek. "Bu arada geçici hükümet, gittikçe artan bir bütçe açığının kâbusu altında kıvranıp duruyordu. Boşu boşuna yurtseverce özveriler dileniyordu. Yalnız işçiler sadakalarını attılar ona. Kahramanca bir çareye başvurmak, yeni bir vergi çıkartmak gerekti. Ama kimi vergilendirmeliydi? Borsanın aç kurtlarını mı?, Devletin alacaklılarını mı?, Banka krallarını mı?, Gelir sahiplerini mi?, Sanayicileri mi? Bu, hiç de cumhuriyetin burjuvazi tarafından tatlılıkla kabul ettirilmesini sağlayacak bir yol değildi?" (Marx).Sonuç olarak sorunun daha bütünlük arz eden sermaye birikimi ve sermaye birikiminin genel eğilimleriyle analiz edilmesi, yukarıda işaret ettiğimiz temel aktörleri; yani devlet, IMF ve bir araç olarak bütçenin Türkiye kapitalizmi gerçeğinde analiz edilmesine olanak sağlayacaktır. Bu tarz bir açıklama ise reaksiyoner ve reaksiyoner olduğu ölçüde indirgemeci anlayışların önüne geçilmesine olanak sağlayacaktır. Politik olarak tavır almada ise reaksiyoner olduğu ölçüde ulusalcı ve üçüncü dünyacı ve belki daha da kötüsü sorunu sadece devletin etkin olarak ulusal çıkarlar için çalışması gerektiği yönündeki kalkınmacı ve planlamacı yaklaşımların ötesine geçmemize olanak sağlayacaktır.

* Marmara Üniversetise İİBF Öğretim Üyesi
www.evrensel.net