Aklın eleştirisini yapıyorum

Aklın eleştirisini yapıyorum

İnsan daha çok akıldışılığıyla var olan bir yaratık. Çünkü böyle olsa, insanın bugüne kadarki hayat bilgisi, yol kat etmedi.

Aklın eleştirisini yapıyorumŞenay AydemirTürkiye sinemasının en üretken ve en fazla tartışılan yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz'un son filmi "Yazgı" gösterimde. "Karanlık Üzerine Öyküler" adında çektiği filmlerden ilki olan "Yazgı", yarattığı Musa karakteriyle, Türkiye sinemasında kendine has bir yere sahip oldu. Demirkubuz'un aynı başlık altında çektiği ikinci filmi "İtiraf" ise yakında gösterilecek. Antalya Altınportakal Film Festivali'ne bu iki filmiyle katılan ve En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan Demirkubuz, sinemasını kendini anlatmak ve insanı anlamak için bir araç olarak düşünüyor. "İnsan daha çok akıldışılığıyla var olan bir yaratık" görüşünü dile getiren Demirkubuz, aklın eleştirisini yapmaya çalıştığını ifade ediyor. Demirkubuz ile, son filmi "Yazgı" ve diğer filmleri üzerine görüştük. Karanlık üstüne öyküler isimli filmlerinizden ilk ikisi 'Yazgı' ve 'İtiraf' tamamlandı. Ve devamı da gelecek galiba...Aslında orası biraz karışık. Benim işim gücüm olmadığı için devamlı yazıyorum. Başka iş de yapmıyorum. O yüzden çok düşünmekten ve çok yazmaktan kafası epey karışık bir insan oldum çıktım. Bu iki filmi çıkardıktan sonra şöyle bir durum ortaya çıktı. Aslında bu isimden de pişmanım, çünkü çektiğim filmlerin hepsi karanlık üstüne öyküler. Ama bir mahsuru da yok. Bugüne kadar yaptığım filmlerin temasını biraz öne çıkarmış oldum. Bundan sonra bu öyküler çekilecek. Ama devam mı edecek, yoksa bu başlığı geri mi alacağım onu bilmiyorum. Neden karanlık üstüne öyküler?Bunun benimle ilgili basit bir sebebi var. Ben sinemayı insanın kişiliğinin, serüveninin parçası olduğunu düşünüyorum. Sinema benim hayatımın, kişiliğimin sadece bir yanıyla ilgili bir şey. Bu bakımdan çok özel bir şey değil benim hayatımda. Ve sinema yapmamın tek bir kriteri ve benim kişiliğim, kişisel meselelerim ve hayata bakışım. Bunun dışında sinemayla, popüler ve ticari anlamda hiçbir bağım yok. Bu filmleri çekme sebebi de şu: Ben 37 yaşındayım ve bütün hayatım boyunca, dışarıdan verilen bilgiyle büyütülmüş, eğitilmiş ve yaşamaya zorlanmış bir insanım ve bu arayışımı bütün hayatım boyunca sürdürdüm. Yani kim olduğumu, neyi yaşadığımı, hayatın anlamını hep dışarıya bakarak, dışarıdan önüme konulan meselelerle düşündüm. Fakat büyüdükçe fark ettim ki bu meseleler, olup giden çok basit şeyleri bile açıklamama yardım edemiyor. Böyle olunca dışarıya bakmaktan çok neyi yaşadığımı anlama çabası içinde buldum kendimi. Çelişkilerimin, duygularımın, isteklerimin üzerine gitmeye başladım. Burda karşılaştıklarımın, bana dışardan verilen hayat bilgisiyle çok çelişik olduğunu keşfettim. Bütün bunlar bende böyle bir karanlık duygusu yarattı. Ve bunları anlama çabası oluştu bende. Biraz elimde olmadan, biraz da birikimlerim ve biraz da insanlık tarihinde bu biçimde yer almış insanların romanlarıyla -en önemlisi Dostoyevski'dir- kurulan bir serüven başladı. Şu sıralarda gösterime giren "Yazgı" isimli filminizle birlikte dördüncü filminiz seyirci karşısında. "İtiraf" ise önümüzdeki günlerde vizyona girecek. "İtiraf"ı da dahil edersek bu beş filmin ortaklaştığı nokta neresidir?Bu filmleri çekerek hem kendimi hem de anlatmak istediğimi anlamaya çalışan bir insanım. Bu sorunun cevabını ben de birlikte anlıyorum. İyi bir projeci, iyi bir tasarımcı, ne yaptığını çok iyi bilen, her şeyi bütünlük içinde anlatan bir insan değilim. Bir film çekiyorum, o filmin soruları beni başka bir hikâyeye götürüyor. Bugüne kadar hep böyle gitti. O yüzden sorunuza net bir cevabım yok. Ama özetle şunu söyleyebilirim ki; hem kendim hem de insanlık için düşündüğüm o kapalılık, o tanımlanmışlık ve insanı daha çok ideolojik ve sosyal bir varlık olarak algılayıp öyle tarif etme çabalarına karşı, daha belirsizliği, karanlığı anlamaya çalışan bir yanım var. Sanırım bütün filmlere baktığım zaman söyleyebileceğim tek şey bu. Çelişkiler üzerine kurulan, itirafkâr olmaya çalışan, sahip olduğu düşüncelerin acısını taşıyan, kim olduğunu bilmeyen, ama anlamaya çalışan insanlar ve onların öyküleri.Gösterimdeki "Yazgı" filmi, Türkiye sinemasında 'yabancılaşmış' bireyi en iyi anlatan filmlerden birisi. Ama "Yazgı"daki kahramanın bütün hayatı kendi iradesi dışında belirlenmiş bir karakter ve ortada. İnsan yazgısına göre mi hareket etmek zorunda? Ya da bütün hayatı kendi iradesi dışında mı gelişir? Bu yazgı kaçınılmaz mıdır?Benim bu tip ifadelere karşılık düşecek bir sebebim yok. Böyle düşünülüyorsa da bu benim iradem dışında gelişen bir şey. Tabii ki ortaya attığınız şey algılara, yorumlara, çağrışıma açık bir şey. Zaten bunun için ortaya atılır. Ama benim dertlerim tam böyle değil. Bir kere Yazgı'nın baş kahramanı Musa'ya yabancılaşmış birey tanımını yapmak çok modern bir yaklaşım olur ve doğru olabilir. Ama benim sorunum modernlik ötesi bir sorun. Modernist bir bakış değil, ya da modernin eleştirisinden yola çıkarak ulaştığım bir sonuç değil. Benim derdim bunlardan daha öte. Film, böyle bir durumu anlatmasına rağmen ben bunu öne çıkarmak için yapmadım. Daha çok insanın bir kader gibi yaşamak zorunda olduğu kişiliğini anlatmaya çalıştım. Ve asla bir modernlik çerçevesi içerisinde değil. İnsanın var oluşundan beri böyle bir gerçekle yaşadığını vurgulamak açısından bunu seçtim. Bunun dönemsel bir değeri yok. Size göre insan kendi doğasına yabancı bir yaşama mı mahkûm ediliyor?Tabii. Dünyanın en heyecanlı toplumlarının bile, bunu suni bir biçimde yaşadıklarını, bunu akıllarına uygun hale getirdiklerini düşünüyorum. İnsan, aklı kriter alınarak algılanmaya çalışılan bir yaratık. Özellikle de günümüzde. Oysa benim için öyle değil. İnsan daha çok akıldışılığıyla var olan bir yaratık. Çünkü böyle olsa, insanın bugüne kadarki hayat bilgisi, yol kat etmedi. Hâlâ adaletin, hukukun, demokratik duyguların bu kadar yüksek olduğu bir dönemde bir ekmeği bile paylaşmaktan aciz insanlık var. O zaman şu soru aklıma düşüyor benim. Bütün bu hayat bilgisi nereye gidiyor ve ne anlamı var? Yani aklın eleştirisini yapmaya çalışıyorum. Filmlerinizle ilgili tespitlerin sizin iradeniz dışında geliştiğini ifade etseniz de, C Blok, Masumiyet, Yazgı ve İtiraf'a bakıldığında sizin modern hayatla ve modernizmle ciddi problemleriniz olduğu görülüyor. Ama Zeki Demirkubuz sineması daha çok 'durum' sineması, olanı anlatmayı yeğliyor. Bir yol aramıyor. Bu durum söyleyecek sözünüz olmadığında mı, yoksa durumu göstermeyi yeterli bulmanızdan mı kaynaklanıyor?Bir şeyi itiraf edeyim. Kendime baktığımı zaman bile, hayatta becerikli bir insan olduğumu görüyorum. Benim kadar yoksul bir hayattan gelmiş bir insan, bugün burnundan kıl aldırmadan tenezzülsüz bir biçimde sinema yapmaya çalışıyor. Demek ki böyle bir becerim var. Ama bunu bir yana bırakırsak, ben kendi dertleri konusunda son derece aciz bir insanım. En ufak bir insani ilişkiyi bile yürütemediğimi, en ufak bir acı ile bile baş edemediğimi görüyorum. Böyle bir insanın kalkıp, başka insanlarda karşılık bulabilecek bir çözümü göstermesi mümkün değil. Buna ek olarak da çözümcülük ve çıkış yolu gösterme meselesinin ben tam anlamıyla bir ideolojik yalan olduğunu düşünüyorum. Bana tarihe karşı kalıcı olabilen ve ahlakını sınayan bir ideolojiyi kimse gösteremez. Örneğin yetmişli yıllarda birçok sosyal içerikli film vardı. Ama seksenlerden sonra hiçbiri kalmadı. Ne oldu, sınıf sorunları mı kalktı? Yoksulluk mu çözüldü? Yirmi yıldır bu ülkede savaş vardı. Bu dönemde Kürt olgusuna dair tek bir film yapılmazken, günümüzde bir sürü Kürt filmi yapılıyor. Ama yarın ben eminim ki bu konuda devletin alacağı bir karar bu filmlerin çekilmemesini sağlayacaktır. Sinemayla ahlaki ve kişisel bir bağ kurmuş sinema, hiçbir zaman zamanın o gündelik aldatıcılığına teslim olmadan, çileci bir biçimde ama sahip olduğu değeri her zaman savunarak kalabiliyor. Meselelerin bizzat kendisiyle ilgilendikleri, seyirciyle ideolojik ilişkilere girmedikleri için o kalıcılıklarını sağlayabiliyorlar. Benim de derdim bu olduğu için çözüm önermiyorum."Yazgı"da eylemsizliğe övgü de yer alıyor. Ama siz böyle bir durumu anlatmak için eyleme geçiyorsunuz. Bu filmi durup dururken çekmedim. Orada benim basit bir çıkış yolum var. Bu düşünceleri anlıyorum. Ama bu filmi yaparkenki meselem şuydu: Baktım ki, benim bugüne kadar yaşadığım sorunların çok basit ve temel bir sebebi var. Beklenti. Beklentisi olan insan acı çeker. Ben bunu insanın hem kişisel hem toplumsal serüveninde gördüm. Şöyle örnek vereyim. Bir kadına âşık olursunuz, ondan çok şey beklemeye başlarsınız. Bu beklediğinizin karşılığını bulamadığınız zaman, acı çekmeye başlarsınız. Mesela devrimci olursunuz, ama bunu içselleştirmemişsinizdir. Kendinizin devrim olgusuyla nasıl bir bağı olduğunu düşünmemişsinizdir. Sorunuz yoktur. Bir mücadelenin içine girersiniz. Bir gün mücadele yenilgiyle sonuçlanınca halkı suçlamaya başlarsınız. Kendinizi inkâr etme eğilimlerine girersiniz. Böyle bir beklentisi olmayan insan bu gereksiz durumlardan kurtulur. Musa budur. Beklentisi olmadığı için acı çekmiyor. Yoksa eylemsizliğin önerisi plan değil. Ki, böyle bir eylem, yani eylemsizlik ve beklentisizlik gibi bir eylem, bence dünyadaki en sert eylemlerden bir tanesidir. Sizin filmlerinizde insan olma sorunu üzerine yoğun değinmeler yer alıyor. İnsana özgü kavramlar, iyilik, kötülük, merhamet, masumiyet. Varoluşçuluğun sinemanızın üzerinde etkileri var mı? Şunu itiraf etmek gerekiyor ki, okumaya geç başlayan bir insanım ve halen de çok okuyan, felsefi, sosyolojik kaygıları olan bir insan da değilim. Bunlar basitçe kendi özümden çıkardığım sorular. Kendi anılarımdan, kendi açmazlarımdan, zayıflıklarımdan çıkardığım sorular bunlar. Ama şu oluyor. Ben de kaçınılmaz olarak bu toplumun, bu dünyanın bir üyesiyim. Bu toplumda olan şeyler beni de etkiliyor ve hayatıma karışıyor. Bu anlamda etkileri olmuştur. Bu konuda söyleyebileceğim en dışa dönük şey Dostoyevski'dir. Kendime sorduğum soruları onun romanlarını okuduğum zaman daha da berraklaştırıyorum. Ama onun dışında kadercilik üzerine çok düşündüm. Çünkü ben daha çok doğuya ilgi duyan bir insanım. Moderniteyle bu kadar uğraşmamın nedeni de bu. Doğulu duygusunu taşıdığım için, modern olana ve modernizme eleştiriler yöneltebiliyorum. Kadercilik daha yoğun olabilir, ama varoluşçuluk o kadar değil. Zeki Demirkubuz sinemasının kadınları erkeklere göre daha güçlü görünüyorlar. Bu bir durum. Meselenin doğasından kaynaklanıyor. Bir de kadın erkek olma ilişkisinin yarattığı bir durum. Ben fizik olarak olsun, toplumun belirlediği güç ilişkileri içerisinde olsun, fiziksel olarak ya da durum olarak daha güçlü bir yerde durmama rağmen; kadın erkek ilişkilerinde böyle bir zayıflığı yaşıyorum ve bunun herkes için geçerli olduğunu düşünüyorum. Bakalım insanlığın birikimlerine, böyle anlatılır. Ama kadının tasarlayıp bir bilinçle oluşturduğu bir durum değil yalnız. Sadece durumun kendisinden ve doğasından kaynaklanan bir biçimde kadının güçlü olduğunu düşünüyorum. Afganistan'daki bir kadın da olabilir, modern dünyadaki bir kadın da olabilir. Kadının gücünün, kadının en çok ezildiği yerlerde daha çok olduğunu düşünüyorum. Bu ancak erkeklerin korkusu sonucu oluşabilecek bir durum. "Yazgı" Albert Camus'un "Yabancı" adlı eserinden esinlenme. Sinema ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki var? Bunun sinemaya katkısı var mı? İdeali kriter alırsak şöyle söyleyebilirim. Edebiyatı ve sinemayı iki ayrı endüstriyel kol gibi tarif edip böyle bir ilişki arayışına girersek, burda çok değerli şeyler çıkmaz.Bu benim için büyük ve geniş bir ruh akrabalığıdır. Bu akrabalığın kökleri edebiyatçılardır. Ve sinema onun arkasından gelmiştir. Sinemadan esinlenilen edebiyat ürünü pek yoktur, ama sinema edebiyattan yararlanır. Bu ilişkiye kategoriler getirmenin uygun olduğunu düşünmüyorum. Beş tane film çektim. Ama bunların hepsi en büyük esini Dostoyevski'den alır. Filmleriniz sinema eleştirmenleri ve festival jürilerinden övgüler alırken, seyirci ilgisiz. Filmlerinizde kendinizi anlatıyorsunuz. Siz mi anlatamadınız, seyirci mi anlamadı, yoksa ortada başka bir sorun mu var?Ortada bir sorun yok bence. Her şey doğasına uygun bir vaziyette gidiyor. İnsan olmayı anlama çabası geliştiren insanlarla halk arasındaki ilişki zıtlık taşır. Çünkü halk muhafazakârdır. Çünkü yabancıdan korkar, sahip olanla yetinir. Dışarıdan geleni içselleştirmesi için önce ondan nefret etmesi gerekir. Önce ona çile çektirir. Sonra zaman geçer, onu soyutladıktan sonra, onunla yine gerici ruhuyla masalsı ilişkiler kurar. Bu anlamda halka yabancı bir insanım. Diğerlerinin anlama meselesine gelince, bu benim için henüz berrak değil. Bugüne kadar filmlerime yapılmış eleştirilerin birçoğu beni pek alakadar etmedi. Çünkü daha farklı bir özü ve daha farklı bir içtenliği aradığımdan bunların pek olamadığını gördüm. Birçok insanın da benim filmlerimi beğenmek zorunda hissetmesi gibi bir durumu da seziyorum. Ama halkın durumunu anlayabiliyorum. Halk ne istediğini biliyor. Bir mikrofon tutulduğunda siyasetçilere küfrediyor. Ama oy verme zamanı yine onlara oy veriyor. Çünkü tanıdık, bildik bir şeye ihtiyacı vardır halkın.
www.evrensel.net