Ortadoğu çıkmazından çıkabilmek için

Edward Said, şu anki "dayanılmaz çıkmaz"dan çıkılmasının başlıca şartının, İsrail işgalinin son bulması olduğunu belirtiyor.

Ortadoğu çıkmazından çıkabilmek içinEdward Said (Counterpunch)ABD'nin yüksek irtifalı yok etme operasyonu olan Sınırsız Özgürlük'le, Afganistan'ın üzerine bomba ve füzeler düşerken Filistin sorunu, Orta Asya'daki daha acil olaylarla teğet gibi görünüyor. Böyle düşünmek yanlış olurdu; sadece Usame Bin Ladin ve onun takipçileri -teoride ve pratikte, kaç kişi olduklarını bilen yok- Filistin'i bilinçsiz terör kampanyalarının söylem kısmı yaparak zapt etme çabası yüzünden değil. İsrail de kendi amaçları uğruna bunu yaptığı için. FHKC'nin, geçen ağustos ayında liderlerine İsrail tarafından düzenlenen suikaste misilleme olarak, Bakan Rahavam Zeevi'yi öldürmesiyle birlikte, İsrail'in Bin Ladin'i General Şaron'un Filistin otoritesine karşı öteden beri yürüttüğü kampanya, yeni ve yarı isterik bir çığırtkanlığa büründü. İsrail son aylarda Filistinli lider ve militanlara karşı suikastler yapıyor (şu ana kadar 60'ın üzerinde) ve kullandığı illegal yöntemlerin, benzer türde misillemelere yol açmasına şaşırmamalı. Ama neden bazı öldürmelerin kabul edilebilir, diğerlerinin edilemez oldukları, İsrail'in ve destekçilerinin cevap veremediği bir soru. Böylece şiddet sürüyor; İsrail'in daha ölümcül işgalleri, daha çok yıkımlarıyla, büyük sivil kitlelerin ıstırabına yol açarak: 18-21 Ekim arasında, altı Filistin şehri İsrail güçleri tarafından yeniden işgal edildi; beş Filistinli eylemciye daha suikast düzenlendi, 21 sivil öldürüldü ve 160'ı yaralandı; her yerde sokağa çıkma yasağı getirildi. Ve İsrail tüm bunları ABD'nin Afganistan'a ve terörizme karşı savaşıyla kıyaslama küstahlığını gösteriyor.Böylece, 53 yıldır her şeyi elinden alınmış, 34 yıldır askeri işgal altında tutulan bir halkın taleplerinin engellenmesi ve sonra baskı altına alınarak çıkmaza sokulması esas mücadele arenasının gerisine itildi ve her türlü yolla "terörizme karşı global savaş"a bağlandı. İsrail ve destekçileri, çelişkili olarak İsrail'in yeni savaşın kaynağı olmadığı protestolarını yükseltirken, ABD'nin kendilerini satmasından korkuyorlar. Politik liderlerin Bin Ladin'in İslam'la ve Araplarla ayrı tutulması çabalarına karşın; Filistinliler, Araplar ve Müslümanlar genel olarak kamuoyunda saldırıların kendilerine mal edilmesinden tedirgin edici ve tüyler ürpertici bir suçluluk duyuyorlar. Ama onlar da, Filistin'den, büyük sembolik ilgi konuları olarak bahsetmeyi sürdürmeleriyle, "şüphe uyandırıyor."Nasıl olduysa, Washington'da George Bush ve Colin Powell, resmen, birden çok defa ve muğlaklığa yer vermeden, Filistinliler'in kendi kaderini tayin etme hakkının önemli, hatta belki de en merkezi sorun olduğunu açığa vurdular. Savaşın çalkantıları ve bilinmeyen boyutları ve karmaşası, (şimdilik bilinmese de, sonuçlarının Suudi Arabistan ve Mısır gibi yerlerde dramatik olabileceği görülüyor) bütün Ortadoğu'yu çarpıcı biçimde hareketlendirdi. Burada, yedi milyon vatansız Filistinlinin durumlarında hakiki bir olumlu değişim ihtiyacı önem kazanıyor; her ne kadar, şu anki çıkmazla ilgili birçok umut kırıcı şey yeterince ortada olsa da. Esas problem ABD'nin ve tarafların sadece, bizi feci Oslo anlaşmasına iten, "geçici tedbirler" yoluna gidip gitmeyecekleri.

Arap liderler ve halkEl Aksa'nın dolaysız tecrübesi, Arap ve Müslümanların güçsüzlüğünün ve güçlü öfkesini şimdiye kadar hiç ulaşmadığı noktada olduğunu ortaya koydu. Batı medyası, Filistinlilere İsrail'in toplu cezalandırmasıyla dayatılan ezici acı ve aşağılamayı tamamıyla yansıtmadı. Evlerin yıkımını, Filistin topraklarının istilasını, hava bombardımanlarını ve ölümleri El Cezire televizyonunun akşam yayınları ya da Ha'aretz gazetesinde İsrailli gazeteci Amira Hass ve onun gibi yorumcuların günlük haberleri kadar duyurmadılar. Aynı zamanda, sanırım, Araplar içinde Filistinlilerin (ve genel olarak Arapların) liderleri tarafından istismar edildikleri ve yanlış yönetildiklerine dair yaygın bir kavrayış var. Nablus, Cenin, Hebrun ve diğer yerlerin tozlu sokaklarının cehennemiyle, lüks mekânlarda deklarasyonlar hazırlayan süslü püslü müzakerecileri gözle görülür bir uçurum ayırıyor. Okullaşma yetersiz, işsizlik ve yoksulluk oranları alarm verici yüksekliğe tırmanmış, kaygı ve güvensizlik atmosferi dolduruyor. Hükümetler ise ne radikal İslam'ın yükselişini ne de en tepedeki şaşırtıcı düzeydeki rezilane çürümeyi önleyebiliyor ya da önlemek istemiyorlar. Her şeyden önce, insan hakkı ihlallerini protesto eden cesur laiklik yanlıları, ruhbanların gaddarlığıyla savaşıyor ve yeni, modern, demokratik bir Arap düzeni adına konuşup hareket edenler, kavgalarında çoğunlukla yalnız bırakılıyorlar. Resmi kültürün yardımını alamıyorlar; bazen kitapları ve kariyerleri İslamcılığın giderek artan kızgın ateşine atılıyor. Bayağılık ve beceriksizlik yüklü, büyük bir bulut herkesin üstünde asılı duruyor. Ve bu, sırasıyla, büyülü düşünmeyi ve/veya şimdi her zamankinden daha yaygın olan ölüme tapmayı artırıyor. Bazen, intihar saldırılarının gerilim ve çaresizliğin sonucu mu olduğu, yoksa cinnet geçiren dinci fanatiklerin suçluluk patolojisinden mi kaynaklandıkları tartışma konusu olur. Ama bunlar yetersiz açıklamalar. New York ve Washington'daki intihar teröristleri okumamışlıktan uzak, orta sınıf insanlarıydı. Mükemmel derecede modern planlama becerisine sahip, yok etmek için gözüpek oldukları kadar korkunç derecede bilinçliydiler. Hamas ve İslami Cihad tarafından gönderilen gençler ise, açık bir amaç için yüklendikleri "iman"la, kendilerine söyleneni yapıyorlar; daha fazlasını değil. Gerçek sanık; Kuran'a dayalı, basamakları aşama aşama geçilen, 50 yıllık modası geçmiş ders kitaplarının ezberinden ibaret, büyük sınıflarda donanımsız öğretmenlerce öğretilen ve tümüyle eleştirel düşünce yeteneğinden uzak sistem. Bu antika eğitim aygıtı, kullanılamaz askeri malzemeyle donatılmış ve hiçbir başarı kaydı olmayan büyük Arap orduları yanında; mantık, soyut akıl yürütme ve insan hayatı üzerine değerlendirme yapma konularında acayip başarısızlıkları üretti. Bu da, ya dini heveslerde sıçramanın en kötü türlerine ya da güce tapan "kulluğa" yol açtı.

Filistin işgal altındaBakış açısı ve mantıktaki benzer başarısızlıklar, İsrail tarafında da devrede. Ahlaki açıdan mümkün ve hatta savunulabilir görülse de, İsrail'in 34 yıllık işgalini sürdürmesi ve savunması, insanın aklını oldukça ürkütüyor. Ama İsrailli "barış" entelektüelleri bile, işgal altındaki bir halkın, işgal edeninki gibi, "bir konuşanının" olup olmaması gerektiğine karar verme lüksünün olmadığını unutarak, umulduğu gibi bir Filistinli barış kampı olmamasına takıp duruyorlar. İşin seyrinde, askeri işgal kabul edilebilir bir "veri" olarak alınıyor ve ondan güç bela söz ediliyor. Filistin terörü şiddetin sonucu değil, sebebi oluyor. Her ne kadar taraflardan biri -tabi ki ABD tarafından beslenen- modern bir cephaneliğe sahipken, diğeri vatansız, neredeyse tamamen savunmasız, iradesi zalimane baskı altında, 160 küçük kantona sürülmüş, okulları kapatılmış, yaşamı imkânsız hale getirilmiş olsa da. En kötüsü ise, her gün öldürülen ve yaralanan Filistinliler'e, büyüyen İsrail yerleşimlerinin ve dur durak bilmeden Filistin topraklarını tüketmekte olan 400 bin yerleşimcinin eşlik etmesi. İsrail'deki "Hemen Barış" tarafından geçenlerde yayınlanan bir haber şunları bildiriyor:1- Haziran 2001 sonunda yerleşimlerdeki, hepsi farklı aşamada olan inşaatlarda, 6593 ev vardı. 2- Barak yönetimi boyunca, yerleşimlerde 6045 evin yapımına başlanmıştı. Gerçekte, 2000 yılında yerleşim inşası, 4499 yeni başlangıçla, 1992'den beriki en yüksek seviyeye ulaştı. 3- Oslo Anlaşması imzalandığında, 32.750 ev birimi vardı. Anlaşma imzalandığından beri 20.371 ev birimi inşa edildi ve bu yüzde 62'lik bir artışa işaret ediyor.İsrail'in durumunun esası, "Yahudi devleti"nin istedikleriyle arasındaki uzlaşmazlık: barış ve güven. Yaptığı her şey, bu ikisi için inandırıcı olmasa da. ABD İsrail'in sabit fikirliliğini ve insanlıktan uzaklığını sağlama bağladı: Şimdi bunun iki yolu var; tüm dünyanın gözü önünde, 92 milyar ve sonsuz siyasi destek. İronik olarak bu, Oslo süreci boyunca, öncesi veya sonrasına göre, çok daha geçerliydi. Basit gerçek şu ki, Arap ve Müslüman dünyasındaki anti-Amerikancılık doğrudan doğruya ABD'nin davranışına bağlı. Dünyaya demokrasi ve adalet üzerine dersler verirken, kendisi bunların zıtlarını destekliyor. Arap ve İslam dünyasında da, ABD hakkında su götürmez bir cehalet var. Öteden beri, ABD'ye dair akılcı bir analiz ve eleştirel bir kavrayış yerine, cafcaflı nutukları ve genel geçer kınamaları tercih etme yönünde çok güçlü bir eğilim devam ediyor. Bu Araplar'ın İsrail'e karşı tavırlarında da böyle.

Arap devletleri ve entelektüelleriArap devletleri ve entelektüelleri de, bu konunun önemli yanlarında başarısızlığa uğradılar. Devletler bunların Batı'da bilinmediğinden hareketle kültür, gelenekler ve çağdaş toplumun temsiline hiç zaman ve kaynak ayırmayarak sınıfta kaldılar. Böylece Arap ve Müslümanlar'ın şiddet yanlısı ve seks düşkünü olarak resmedilmesine karşı çıkılabilirdi. Entelektüellerin başarısızlığı daha ufak değil. Gerçekten çekici veya mümkün değilken, askeri eylem anlamında mücadele ve direniş üstüne aynı klişeleri tekrar etmek açıkça yetersizliktir. Bizim adaletsiz politikalara karşı savunmamız ahlakidir; ve öncelikle, hiç yapmadığımız şekilde, moralleri yüksek tutmalı ve İsrail'deki ve ABD'deki durumun daha iyi kavranmasını sağlamalıyız. Etkileşim ve müzakereyi, bunları küçümseyici şekilde "normalleşme" ve "işbirliği" olarak tanımlayarak reddettik. Özellikle doğrudan ve etkin biçimde işgalciye ya da adaletsiz politikaların kaynağına yöneltildiğinde, haklı pozisyonumuzu ileri sürerek uzlaşmayı reddetmek, "taviz" olarak yorumlanamaz. Bize eziyet edenlere doğrudan, insancıllıkla, ikna edici biçimde göğüs germekten niye korkuyoruz? Ve neden Bin Ladin ve İslamcılar'ın kustuğu zehirden çok az farklı olan, karşı şiddete yol açan tamamen belirsiz ideolojik vaatlere inanıyoruz? İhtiyaçlarımızın cevabı, ilkeli direnişte, askeri işgale ve yasadışı yerleşime karşı iyi organize edilmiş sivil itaatsizlikte ve bir arada yaşamayı, yurttaşlığı ve insan hayatının değerini aşılayacak bir eğitim programında.

Çözümün koşullarıŞimdi, Madrid'te 1991'de ilan edilen barışın, terk edilmiş asgari temellerine hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyulan ve bunlara gerçek bir dönüşle içinden çıkılabilecek, dayanılmaz bir çıkmazdayız: BM'nin 242. ve 332. kararları; barış için toprak. İsrail'e Kudüs dahil, işgal edilmiş alanlardan çıkması ve -Mitchell raporunun işaret ettiği gibi- yerleşimleri sökmesi için baskı yapılmaksızın barış mümkün değil. Bu, açıkça ortada ki, savunmasız Filistinliler'e koruma sağlayacak çeşitli acil yardımlardan başlayarak, aşamalı olarak yapılabilir; ama Oslo'nun en büyük başarısızlığı şimdi, en başından giderilmeli: İşgalin sona ereceğinin açık seçik belirtilmesi, varlığını sürdürebilir ve gerçekten bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve karşılıklı tanımaya dayanan bir barışın varlığı. Bu amaçlar görüşmelerin hedefi olarak belirtilmeli, tünelin sonundaki ışık gibi görülmeli. Filistinli görüşmeciler bu konuda katı olmalı ve bunları -eğer şimdi, İsrail'in Filistinliler üstündeki savşının dehşeti içinde başlarsa, olacağı gibi- Oslo'ya dönüşe yol verecek şekilde tartışmaya açmamalı. Son olarak; her ne kadar sadece ABD görüşmeleri yenileyebilirse de; Avrupalı, İslami, Arap ve Afrikalı desteğiyle; bunlar çabaların esas koruyucusu olacak BM bünyesinde yapılmalı. Filistin-İsrail mücadelesi insani açıdan öylesine yıkıcı ki, bence karşılıklı tanıma ve sorumluluğa dair, simgesel önemi büyük jestler, önümüzdeki sürecin kritik unsurları olarak adalet ve şefkati sağlamaya çalışmalı. Bu süreç belki bir Mandela'nın veya lekesiz barış yapıcıların oluşturacağı bir heyetin desteğiyle ilerletilebilir. Ne yazık ki, Arafat'ın ve Şaron'un böyle bir girişime uygun olmadığı, belki de doğru. Filistin siyaset sahnesi, her Filistinli'nin can attığı saygın ve adil bir barış ve en önemlisi, İsrailli Yahudilerle karşılıklı saygı ve birlikte yaşam adına, baştan aşağı değişmeli. Ağırbaşlılıktan uzak açıkgözlülüklerin ve uzun zamandır, yıllardır acı çeken halkının kurbanlarının yakınına uğramayan bir liderin yardım ve doldurmalarını aşmalıyız. Bu, General Şaron ve benzerleri tarafından berbat şekilde yönetilen İsrailliler için de geçerli. İhtiyaç duyduğumuz, örselenmiş ruhlarımızı bu berbat bugünün ötesine taşıyacak bir vizyon; tereddütsüz bir biçimde, halkın arzuladığı şey olarak sunulduğunda, başarısız olmayacak bir vizyon bu.
www.evrensel.net