Su kanı yıkar mı?

Bu uçurum oydu işte. İnsanlar, buradan aşağı diri diri atılmışlardı. Kadın, erkek, çoluk çocuk demeden. Kimbilir belki de uçurumun cennetsi güzelliğini seyrettirmek için getiriyorlardı buraya.

Su kanı yıkar mı?AYAK İZLERİ / Adnan ÖzyalçınerEylül ortasında, gölgelerin uzamaya başladığı bir ikindi saatinde Sennur'la birlikte İstanbul Otogarı'ndan Elazığ'a doğru yola çıktık. Orada İzmir'den gelecek olan Mazlum Sarısaltık'la buluşacak, Dersim'i dolaşıp canlı tarih olmuş kişilerden Dersim olayları hakkında bilgi toplayacaktık.Geceyi, şoförün uyumamak için çalıp durduğu birbirinin kopyası arabesk müziğin eşliğinde, yarı uyur, yarı uyanık geçirdik. Elazığ'a vardığımızda sabah olmuş, güneş yükselmişti. Otobüsten indiğimizde sıcak çoktan bastırmıştı. Mazlum ortalıkta yoktu. Yazıhaneden İzmir arabasının yarım saate kadar geleceğini söylediler. Bizi karşılayan EMEP İl Başkanı Cemal Zülfikar, arkadaşının arabasıyla alıp çarşı içindeki avukatlık bürosuna götürdü. Bir süre sonra da Mazlum'u getirdi.İşe, Mazlum'un da memleketi olan Hozat'tan başlanacaktı. Mazlum gelir gelmez Hozat için biletler ayırtıldı. Akşama kalmamak gerekiyordu. Ne de olsa yasaklı bölgeydi. Aramalar falan yüzünden belki de.Bizi, Elazığ'dan Hozat'a götürecek otobüsün, daha doğrusu midibüs dedikleri orta boy otobüsün yazıhanesi çarşı içindeydi. Öğle üzeri oraya gittik. İçerisi kalabalıktı. Yolcular bekleşiyordu. Ama otobüs yoktu. Biletlerimizi gösterdik. Bir adam, biletleri elimizden koparırcasına aldı. Öteki yolculardan da bir bir topladı. Mazlum adamı tanıdı. Selamlaşıp konuştular. Adam otobüsün şoförü Veysel'miş. O sırada Veysel bir el işaretiyle yazıhanedeki yolcuları dışarı çıkardı. O önde, yolcular arkada uzun cadde boyunca yürümeye başladık. Bizim ellerimizde bavullar var. Mazlum'un elinde hem çanta, hem baston. Ağır aksak giderken Cemal'le arkadaşı koşup geldi. Bavullarımı aldı. Biraz rahatladık. Ben, bu yolculuktan bir şey anlamamıştım. Mazlum'a baktım, o da şaşkındı. Cemal, Veysel'in arabasını ara sokaklardan birine park ettiğini söyledi. Arkadaşı gülerek bavulları da bizi de özel otomobiline bindirdi. Birkaç ara sokağa girip çıktıktan sonra otobüsü bulduk. Boştu. Öteki yolcular, neden sonra sokağın başında göründüler. Hep birlikte arabaya doluştuk. Şimdi de şoför yoktu. Soluk soluğa geldiğinde arkasında birkaç yolcu daha getirmişti. Otobüs boş gitmesin diye. Bu yüzden 14.00 yerine, 14.15'te hareket edebildik.Geciktiğimizden hemen ana yola çıkacağımızı sanıyordum. Öyle olmadı. Yolculardan biri, nasılsa otobüsü evin önünden geçiririm diyerek ya da her zaman tekrarlanan uzun yürüyüşü bildiğinden, bavulunu, ağırlık yapmaması için yanına almamış. Adamın ara sokaklardan birinde bulunan evinin önünde durup bavuluyla yeniden otobüse binmesiden sonra geçekten yola koyulabildik. Veysel, bunlara alışık olmalıydı. Gülerek bize dönüp, özür dilercesine:- İnsanlık hali, eşyasını unutmuş zavallı, diyordu.Ana yola çıkınca Veysel'in kentteki ağırkanlılığı kalmadı. Arabayı hızla sürüyordu artık. Harput tepelerinin yamaçlarını dolanarak bizi Pertek'e ulaştıracak feribota tam saatinde yetiştirdi. Yol buraya kadar 18 kilometreydi.Keban Baraj gölünün suyu yaz dolayısıyla epey çekilmiş. Yer yer küçük adacıklar belirmiş gölün üstünde. İki kıyı arasında saat başlarında karşılıklı olarak mavna bozması iki küçük feribot çalışıyor. Her saat başı iki yandan da küçüklü büyüklü taşıtlarla tıka basa doluyor. İki kıyı arası 15 dakika. Feribotta arabalardan inilerek güverteye çıkılıyor. Çay içilerek kayalık dağlar arasındaki gölün manzarası izleniyor.Bu yolculukta Mazlum, Sennur, ben ve Özkan birlikteyiz. Özkan fotoğrafçımız. Bizim de küçük bir makinamız var. Arada bir deklanşöre basıyoruz.Elazığ kıyılarından Pertek kıyısına geçtiğimizde buradan Hozat'a 44 kilometre yolumuz olduğunu söylediler. Hozat'a Elazığ'dan kara yoluyla da gidilebiliyor. Ama uzak kalıyormuş. Tuncelililer de Elazığ'a dümdüz kara yolları olduğu halde bu yolu seçiyor. Daha kısa olduğundan. Bu yüzden Pertek yoluna Dersim'in kapısı diye bakılabilir. Zaten buranın bir kapı olduğu, Pertek çıkışında, karakol haline getirilen Sümerbank İplik Fabrikası'nın önündeki askerlerin yolu kesmelerinden anlaşıldı. Kimlikler toplanıp, bilgisayardan geçirildi. Yolu kesen askerlerin tetikte olduğu iki zırhlı aracın arkasından ağırdan alarak geçti şoförümüz Veysel. Çemişgezek, Hozat yolunu gösteren tabelalara gelince hızlandı.Çok bakımlı olmayan yol, kelleşmiş tepelerin arasından geçiyor. Her tepe toprağındaki madenin rengini almış. Hiçbirinin yeşilliği kalmamış. Madenler mi yemiş yeşili. Yoksa Dersim ayaklanmalarından beri yakıla yakıla böyle mi kalmış, bilmem. Gene de renkli, renkli kayalarla çıplak tepeler göze hoş görünüyor. Tepelerin arkasından bir düzlüğe ulaştığımızda daha ilginç bir görünümle karşılaştık. Yolun bir yanındaki tarlanın toprağı kapkara, öte yanındaki tarlanınkiyse kızıl kahverenginde. Demek birinin toprağı demir, ötekininki bakır karışımı.18. kilometredeki Çemişgezek yol ayrımında durduk. Çantasını evinden aldığımız adam burada indi. O Çemişgezek yolundaki görünmeyen bir köye doğru ilerlerken Veysel arabayı gazladı. Aksi yönlerde birbirimizi çabucak yitirdik. Veysel, yol boyunca pencereler açık olmasına karşılık, kapıları da açarak içerisini serinletmeye çalıştı. Bu kez de tozdan öksürmeye başladık. Yolda köy yollarını görüyoruz. Köylerse görünmüyor. Aguşan Köyü'nün yolunu gösteriyor Mazlum. Köy yok ama. Adından eski bir Ermeni köyü olduğunu düşünüyorum. Buradaki köylerin çoğu Ermenilerden kalmış zaten. Issızlığın ortasında görünmeyen bir köy daha gösterdi. İnciağa (Altınçevre). Buranın ilk ve tek korucu köyü olduğunu küçümser bir tavırla belirtti. Bütün o acılara, kıyımlara, yoksulluğa göğüs geren Hozat'ı, Hozatlıları övermiş gibi. Haksızlıklar karşısında baş eğmemişti. Şimdi de eğmiyordu.Kayışoğlu yarması, Hozat'ın hemen girişinde. Derin, sarp kayalıkların oluşturduğu bir uçurum. Bir günah çukuru olan bu uçuruma bakıyorum. Sık ve koyu yeşilliğin ortasından akan gümüş rengi incecik suyuyla bir cennet vadisine bakar gibiyim. Görkemli güzelliğiyle insanın başını döndürüp heyecanlandırıyor. Gelmeden önce Dersim'deki 1938 kıyımı konusunda okuduğum bir kitapta yazılanları düşünüyorum:"Dersim'deki hemen her köyde yapılan arama taramalardan bir kısmı canlarını kurtarırlar. Ele geçenler katledilir. Toplananların uçurumlardan atılarak, üzerlerine benzin dökülerek, süngülenerek katledilmeleri hep ordunun manevraları adı altında yapılır." (1)Bu uçurum oydu işte. İnsanlar, buradan aşağı diri diri atılmışlardı. Kadın, erkek, çoluk çocuk demeden. Kimbilir belki de uçurumun cennetsi güzelliğini seyrettirmek için getiriyorlardı buraya. Tam seyre dalmışlarken bir süngü hücumuyla aşağı atıyorlardı. Sivri kayalarda gövdeleri parçalanarak aşağı düşenleri görür gibi oluyorum. Cennet vadisi kanlanarak bir cehennem çukuruna dönüşüyor.Kimse kaçamamış ölümden. Okuduğum kitaptaki bir tanık öyle söylüyor."Asker geldiğinde biz ormana kaçardık. Mağaralara sığınırdık. Bizim aşiret savaşmadığından bizlere pek fazla dokunmadılar. Ağaları öldürdüler. Tabii ki bizim köylerden öldürdükleri oldu, kendilerine karşı savaşılmadığı halde. Haydaran, Demenan, Abbas uşağını tarı duman ettiler. 'Canlarını kurtarmak isteyenler bize altın getirsinler' demişler. Altın para vs. aldıktan sonra da öldürmüşler." (2)Ağlamaklı oluyorum. Hozat'ın girişindeki karakola kadar sesim çıkmıyor. Kimlikler toplanıyor gene. Polis, Veysel'den sabahleyin Elazığ'a götürdüğü genci soruşturuyor. Algılamadan bakıyorum onlara. Karakolun bulunduğu tepenin altından Geyiksu akıyor. "Su kanı yıkar mı?" diye soruyorum kendi kendime.Hozat'ın içine girdiğimizde gün akşama dönüyordu. Gölgeler koyulmuş, ortalığa bir sessizlik çökmüştü. Ana caddenin ortasına iri bir köpek boylu boyunca yatarak yolu kapatmış. Veysel'in üst üste çaldığı korna çarşının sessizliğini bozmakla kaldı. Köpek yerinden bile kıpırdamadı. Hayvanı ezmemek için durduk. Veysel inip zorla yerinden kaldırdı. Öyle geçebildik.Arabadan inince Mazlum bizi Envercan Ceylan'ın terzi dükkânına götürdü. Terzi dükkânı sözün gelişi. Ortada kumaş mumaş yok. Askılara bir iki ceketle pantolon asılmış. Ütü masasıyla dikiş makinası boş duruyor. Envercan kumaş raflarını çoğu ambalajlı cam eşyayla doldurmuş. Birkaç tane de kutularından çıkarılmamış elektrikli ızgara var. Terziliğini sökük dikmekle idare ediyor. Raflara sıralanan eşyalar satılık değilmiş. Dükkân boş kalmasın diye konmuş. Sennur kulağıma eğilip: "Allah bilir düğüne gelen armağanlardır bunlar" diye kikirdiyor. İçim Hozat için, Hozatlılar için bir kez daha cız ediyor. Sennur'un söylediğine gülemiyorum.Envercan, 26 Eylül 1981'de öldürülen öğretmen Zeynel Abidin Ceylan'ın kardeşi. Zeynel Abidin, Mazlum'un da Gazi Eğitim'den arkadaşı olurmuş. Çaylarımızı içerken Dersim'in dünü, bugünü üzerine konuşuyoruz. Yarın, öbür gün daha birçok şey görüp öğreneceğiz. Suyun kanı yıkamadığı anlaşılıyor.

1. Belge ve Tanıklıklarıyla Dersim Direnişleri, M. Kalman, Nujen Yayıncılık, 1995, İstanbul, s. 380
2. age, s. 383
www.evrensel.net