11 Eylül ve şarbon nerede buluştu?

Eylemleri kim gerçekleştirmiş olursa olsun, ABD yönetimi, gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlama, yeniden biçimlendirme yönünde fazlasıyla gelişmiş bir reflekse sahip.

11 Eylül ve şarbon nerede buluştu?Şarbonlu olan, olduğu iddia edilen postalar tüm dünyada büyük bir paniğe yol açtı. Paniğin merkez üssü ABD olsa da "vakalar" Japonya'dan Kenya'ya kadar uzanıyor. Ve Türkiye'ye. 11 Eylül saldırısı ile bu "eylem", şaşırtıcı ve kimi noktalarda Amerikan pragmatizmini kavramak açısından oldukça öğretici benzerlikler sunuyor.Öncelikle, iki olayda da fail meçhul ve kamuoyu faile ilişkin verilerin yetkili makamlarca özenle saklandığı hissine kapılıyor. Usame Bin Ladin'in 11 Eylül saldırısı ile bağlantılarına ilişkin raporların Afganistan bombardımanını destekleyen Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin liderlerine dahi verilmediği biliniyor. Resmi açıklamalar, eyleme katılanların "en az birkaçının El Kaide ile bağlantısının kanıtlandığı" iddiasından ibaret. Benzer şekilde, şarbon vakası ile ilgili çelişkili açıklamalar da özellikle ABD'lilerin kafalarında soru işaretleri oluşturuyor. İlk kez 5 Ekim'de halka duyurulan şarbon vakasının ardından iki haftaya yakın zaman geçmesine karşılık, sıradan halkın yanı sıra, ABD Kongresi üyeleri bile kriz durumunda hangi hükümet kuruluşunun sorumlu olduğunu belirleyebilmiş değil. Kongre üyelerinden çelişkili açıklamalar gelirken, Bush'un 11 Eylül'den sonra oluşturduğu makam olan İç Güvenlik Bakanlığı veya Sağlık Bakanlığı'ndan, halkı yatıştırıcı veya şarbonla ilgili bilgi verici bir ses çıkmadı. Şarbon tehdidinin tek elden yürütülmemesi ise karışıklığa yol açıyor. Demokrat Parti Connecticut Senatörü Joseph Lieberman dahi "Bu konudan kimin sorumlu olduğu hala belli değil" diyerek yakındı. Aşağıdaki atışma, yaşanan karmaşaya iyi bir örnek teşkil ediyor: Önce Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert, kongre binasının havalandırma sisteminde şarbon bulunduğunu açıkladı. Bu açıklamanın ardından senatör John Kerry, "Bu kesinlikle yanlış bilgi" dedi. Hastert daha sonra, bir basın toplantısı düzenleyerek, "Ben öyle demedim. Havalandırmada şarbon olabileceğinden kuşkulanıyoruz'" dedi ve ilk açıklamasını düzeltti. Bu sırada Senato Demokrat Parti çoğunluk lideri Tom Daschle'a gönderilen şarbonlu mektubun, ilk önce, basit düzeyde bir bakteri olduğu ve Daschle'ın bakteriye maruz kalan asistanlarının kolay tedavi edilebileceği açıklandı. Buna karşılık, Temsilciler Meclisi azınlık lideri Dick Gephardt, basına açıklamasında, "Daschle'a gönderilen mektuptaki şarbon, biyolojik silah düzeyinde" dedi. Daschle'ın tam tersi yöndeki sözlerine karşılık Hastert da, Gephardt'a hak vererek, "Evet, gönderilen şarbon biyolojik silah düzeyinde" diye konuştu.Ayrıca hükümet, şarbonla ilgili gelişmeleri halka açıklamak konusunda gözle görülür bir biçimde ağır hareket etti. Bush yönetimi yetkilileri, halen saldırıların 'terörizm' olup olmadığı veya halkın ne derece büyük bir riskle karşı karşıya bulunduğu konusunda ciddi bir açıklamada bulunmadılar. Şarbon korkusunun, özellikle Kongre'de zirveye ulaştığı ve Temsilciler Meclisi'nin 5 gün tatil edildiği bir ortamda Beyaz Saray, günlük basın toplantısını düzenlemezken, Bush, Çin gezisine başlamadan önce şarbon tehdidine ilişkin bir açıklama yapmadı. İç Güvenlik Bakanı Tom Ridge'in halen basın sekreteri yok. FBI yetkilileri, konunun halen soruşturulmakta olduğunu söylemekle yetiniyor. Televizyonlarda boy gösteren kimi uzmanlar, şarbon bakterisinin mikrodalga fırında yok edilebileceğini savunurken, kimileri, 'Yeterince nem yok, mikrodalga fırın olmaz ama kuşkulu mektupları buharlı ütüye tutun, iyi gelir' diyor. Bazı uzmanlar, "Elinizi hemen sabunla yıkayın, bakteriye maruz kalmazsınız" uyarısında bulunuyor. Bir Osman Durmuş duyarsızlığı, vurdumduymazlığı söz konusu. (Durmuş da şarbona karşı ellerimizi yıkamamızı ve zarfları yüzümüze doğru açmamamızı önermişti.)

Bir taşla iki kuşİkinci önemli benzerlik de, failin ABD yönetimi tarafından, eldeki verilere göre değil, ABD'nin 'ulusal çıkarları' doğrultusunda aranması. Şarbon virüsünün bir kriz olarak ortaya çıkmasının hemen ardından Irak suçlandı ve birkaç gün içerisinde bu iddia resmi ağızlarca da dile getirildi. Ancak her nasılsa, hemen iki gün sonra, yani bu hafta başında şarbon ile El Kaide örgütü arasındaki bağlantıların arandığı ve 'henüz' bulunamadığı duyuruldu. Irak'a yönelik bir provokasyon askıya alındı derken, New York Post uzmanlara dayandırdığı haberinde olayın arkasında bir "devlet" bulunabileceğini yazdı. New York Post gazetesi, konuyla ilgili haberinde, "dikkatlerin Irak ve Rus mafyası üzerinde toplandığını ve öldürücü mikrobun bunlar tarafından Bin Ladin'e verilmiş olabileceğini" ileri sürdü. Şarbonun kaynağı konusundaki belirsizlik, sanki iki haftadır yoğun olarak süren "Irak da vurulacak mı, vurulmayacak mı?" tartışmasının bir uzantısı gibi sürdürülüyor. Senato çoğunluk lideri Tom Daschle'nin ofisine gönderilen mektuptan çıkan şarbonun saflığını dikkate alan uzmanlar, "mikrobun kaynağının, bir biyolojik savaş programı bulunan ya da geçmişte geliştirmiş olan bir ülke olabileceği" görüşünü ortaya attılar. Her kapsamlı Irak saldırısından birkaç hafta önce New York Times ve Washington Post gibi 'daha büyük' gazetelerde Irak'ın yeniden kimyasal ve biyolojik silah ürettiği yolunda ısmarlama haberler yayınlandığını hatırlatmakta fayda var. Silahsızlanma Ajansı uzmanlarından Michael Moody, gazeteye yaptığı açıklamada, "Şarbonu toz haline getirmek öyle kolay bir iş değildir. Belli düzeyde teknolojik bilgi gerektirir. Bu işi evinizdeki banyo küvetinde ya da bodrumda yapamazsınız. Gördüğümüz kadarıyla, bu işin gerisinde bir devlet olması ihtimali güç kazanıyor" dedi. Moody'ye göre, şarbon, bir Amerikan laboratuvarından ya da dünyadaki 46 merkezden birinden çalınmış, ABD'de sıkı denetimlerin başlatıldığı 1996 yılından önce elde edilmiş, Irak gibi aktif biyolojik savaş programı geliştirmiş ülkelerden gelmiş ya da eski SSCB ülkelerindeki mafya örgütlerinden temin edilmiş olabilir. Ancak tıpkı 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirdiği iddia edilen isimlerin eğitimi konusunda olduğu gibi, şarbonun da ABD içinden gelip gelmediğinin araştırıldığına dair hiçbir ibare ya da açıklama yok. Yetkililere bakılırsa, bu işte de muhakkak bir 'dış mihrak' parmağı var. Üstelik daha önce Oklahoma Bombacısı davasında da olduğu gibi, tüm iddialara rağmen eylemlerle ülkedeki ırkçı örgütlenmelerin ilişkisi özellikle soruşturma dışı bırakılıyor. (Yöneticileri arasında eski ordu mensupları ile ABD'nin hatırı sayılır zenginleri de olan bu örgütlerin duvarlara yazılar yazmaktan öte eylemler gerçekleştirdikleri biliniyor.)

Amerikan refleksi11 Eylül ve şarbon vakasını birbirlerine en çok yaklaştıran gerçek şu: Eylemleri kim gerçekleştirmiş olursa olsun, ABD yönetimi, gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlama, yeniden biçimlendirme ve kamuoyunu da bu yönde şekillendirme yönünde fazlasıyla gelişmiş bir reflekse sahip. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'i odasında, önünde dünya haritası bulunduğu halde, şarbon vakasının kimin/hangi ülkenin üzerine kalacağına karar vermeye çalışırken canlandırmak güç değil. 11 Eylül saldırısı ile birlikte tüm yorumcular, Pentagon yetkilileri, ordu ve Beyaz Saray 'terörizmle mücadele' adı altında yeni bir dönem başlatmıştı. Şarbon ile de; bir ülkenin bombalanması için zemin hazırlayan ve başka ülkeleri de 'sıraya' koyan, tüm dünyada demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına vesile edilen bu görüşün temeline harç atılıyor.

İlaç gibi!11 Eylül ve şarbon saldırılarını 'yan etkileri' itibarıyla kıyaslayacak olursak:İki gelişmede ABD'den tüm dünyaya yayılan bir panik dalgası başlattı. Ve bu dalga, yine ABD'de başlayan durgunluk nedeniyle ekonominin burnunun tüm dünyada suyu gördüğü bir dönemde iki sektöre 'ilaç gibi' geldi. 11 Eylül'ün hemen ardından öncelikli olarak ABD'li silah tekellerinin büyük bir kâr oranı yakaladığı ortaya çıktı (ki bu sektör ABD ekonomisinin can damarı). Muhtemel bir Afganistan saldırısına başlangıçta karşı çıkan Avrupa ülkelerinin silah tekelleri de 'piyasanın canlanmasından' şikayetçi olmadılar elbette. Şarbon krizi ile birlikte, hastalığa karşı kullanılan Cipro isimli antibiyotiğin patentini elinde tutan Alman Bayer AG'nin yüzü güldü. Şirket, ilacın başka şirketler tarafından üretilmesini engelleyerek halk sağlığını tehlikeye attığı yolundaki suçlamaları boşa çıkarmak (ve böylece üretim hakkını kaptırmamak) için gece gündüz çalışıyor. Geçtiğimiz salı New Yorklu Senator Charles Schumer, şarbon patlamasına karşı Cipro'nun yaygın bir şekilde üretilmesi önerisini açıkça dile getirdi. Bayer de buna karşılık olarak Cipro'nun aylık üretimini 15 milyondan 60 milyon tabelete çıkardı. Fakat şarbon ilacının iki ay boyunca günde iki kez kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda, bu rakamın dahi, 1 milyon şarbon vakasının/şüphesinin ancak yarısının ihtiyacını karşılayacağı söyleniyor. Panik büyüdükçe 'ihtiyaç' artıyor. Bayer ile ABD'li yöneticiler arasında, ABD'li şirketler adına yürütülen bu savaşta Amerikan tarafının son hamlesi incelenmeye değer. ABD'de patent korumanın aylık bedeli 350 dolar. New York Times'a göre Hindistan'daki 'saygın kaynaklardan' aynı ilacın emsallerini temin etmek mümkün. Gazete, bu ülkede patent bedelinin aylık 10 dolar olduğunu da hatırlatmış. Senatöre göre, ihityacı karşılamak için Hindistan'dan birkaç şirketin patent alması sağlanabilir. Eğer ortada 340 dolarlık bir cimrilik yoksa, Hindistan seçeneğinin üzerinde durulmasının nedeni, bu ülkede patent almanın daha kısa zaman alması olsa gerek.
www.evrensel.net