Saldırı, uluslararası linç hareketi

Ankara Üniversitesi SBF öğretim üyesi İlhan Uzgel, ABD'nin "serseri devletler" diye tanımladığı ülkeleri bombalayıp yönetimlerini değiştirmeye varırcasına pervasız hareketlerde bulunacağını söyledi.

Saldırı, uluslararası linç hareketiŞebnem TurhanAfganistan'a düzenlediği saldırı dalgalarıyla ABD, hukuk tanımadığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İlhan Uzgel, ABD'nin saldırısını "uluslararası linç girişimi" olarak tanımlarken, herhangi bir kanıt ve yargılama olmadan, meşru müdafaa adı altında mazlum ülkelerin bombalandığını dile getirdi.Yrd. Doç. Dr. İlhan Uzgel'e yönelttiğimiz sorular ve cevapları şöyle... Uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ABD saldırısını nasıl değerlendiriyorsunuz?Bu saldırı uluslararası linç hareketidir. ABD'de bir kişi öldürülür, suçlu aranır, apar topar linç edilir; zenciler ya da kızıldereliler. Bu saldırı, bu olaylara benziyor. Bir kanıt yok, yargılama yok, meşru müdafaa adı altında mazlum ülkeler bombalanıyor. Hukukla, adaletle hiçbir ilgisi yok. İki amacı var bu saldırının. Birincisi; bir suçlu yaratıp, kendi iç kamuoyunu rahatlatma. İkincisi de dünyaya süper güç olduğunu hatırlatma. ABD zaman zaman bazı yerleri bombalıyor, hâlâ o konumunun sürdüğünü kanıtlamak için. ABD'ye yapılan saldırıdan sonra bu daha da önem kazandı. Bir yerleri vurması gerekiyordu, ABD'nin "serseri devletler" tanımlaması bu anlamda çok iyi işlev görüyor dış politikası ve dünya egemenliği için. Gerekirse ülkelerin rejimini değiştiriyor. Yugoslavya'da yaptığı gibi. ABD, bir devletin kendisine kafa tutmasına tahammül edemiyor. Onu değiştirme görevini üstlenmiş durumda. "Ben dünyanın hakimiyim ve kimse bana karşı çıkmasın" istiyor, çıkarsa da bedelini çok ağır ödetiyor. Bu politika, geçmişten beri düşman olanlar için de geçerli, rejimi değiştirmeyi düşünenlere de mesaj niteliği taşıyor; "Ben yeniden sosyal ekonomiye döneceğim, devletçi politikalar uygulayacağım, ben sınırlarımı kapattım, ben sizin oyununuzu oynamayacağım" diye düşünecek olanlara yönelik bir mesaj. ABD'nin "herşey eskisi gibi olmayacak" açıklaması neyi hedefliyor?Bence bu süreç 11 Eylül ile başlamadı. Dünyanın şekli zaten değişmekteydi, saldırı tetikleyicisi oldu, süreci hızlandırdı. ABD, '90'ların başında kendini sistemin hakimi olarak belirledi ve bu sistemin de iki unsuru vardı. Birincisi; "Yumuşak güç olacağız, astığımız astık kestiğimiz kestik olmayacak, diğer toplumların rızasını alarak hareket edeceğiz" iken; ikincisi de, diğer devletlerle ortak hareket etmekti. '90'lardan itibaren ABD'nin hiçbir güç kullanımı müdahalesi tek başına değildir. Yanında hep İngiltere, Fransa gibi müttefikleri bulunmuştur. Irak'tan Kosova'ya, Yugoslavya'dan Afganistan'a kadar. ABD buralara müdahaleyi, tek başına yaptığı bir girişim gibi göstermek yerine, sanki "uluslararsı toplum" adını verdiği -aslında kendi çevresindeki devletlerden oluşan- devletlerin ortak eylemi olarak sunmaya çalıştı. Asıl kritik nokta da Yugoslavya'nın bombalanmasıdır. Birleşmiş Milletler'i atlamanın yolunu açtı, şimdi de o açtığı yoldan ilerliyor. Hukuku saymıyor. Yugoslavya bombalanırken çok eleştirildi, BM Güvenlik Konseyi'nden onay almadığı için; son saldırıda o tartışma gündeme bile gelmedi.Hiç kimse ABD'ye bir şey sormadı. Çin de sormadı, Rusya da. Rusya zaten işbirliği yapmaya başladı. Asıl önemli olan kırılma noktası Yugoslavya'da yaşandı ve şimdiki durumun yolunu ve meşruiyet kaynağını oluşturdu. Bundan sonra bu artarak da devam edebilir. Öylesine hukuka aykırı ki, hâlâ dünya kamuoyuna delillerin ne olduğu açıklanmadı. Çelişkili durum var. Eğer saldırının sorumlusu Bin Ladin ise ABD bunu çoktan sunmalıydı dünyaya. Çünkü onu zayıflatan değil güçlendiren etken olacaktı. Meşruiyet kaynağını orada bulabilirdi, bunu bile yapmadı. Saldırı dünya televizyonlarından çok net biçiminde görüldüğü için, "misilleme" dünya kamuoyunda kendiliğinden bir destek buldu. Ortadoğu ülkeleri dışında. ABD'ye karşı çıkabilecek güç Rusya ve Çin olabilirdi. Onların çıkarlarıyla çok uyumlu bir konjonktür denk geldi. Yugosylavya'da böyle olmamıştı, Irak'ta bile böyle olmamıştı. Burada her üçünün kesiştiği bir nokta var. O noktada da terörün "İslam kaynaklı" oluşu. İkisinin de sorunu var. Birinin Çeçenistan, diğerinin Uygur Türkleri sorunu var. Onların çıkarlarıyla da kesişince bu konular hiç gündeme getirilmedi. ABD'den kanıt dediği şeylerin dünyaya sunulması istenmedi, BM Güvenlik Konseyi'nin devreye sokulması gündeme getirilmedi. Hatta ABD bir siyasi gösteri olarak NATO'nun 5'inci maddesini işletmek istedi ki, onu bile kullanmaya ihtiyacı yok. Yugoslavya'da NATO'yu kullanmıştı, şimdi ona da ihtiyacı yok. Zaten NATO'nun alanı dışında. Şöyle bir paradoks var aslında: Böyle bir saldırıya maruz kalmasının nedeni, ABD'nin dünyada başka halkları gözardı eden tutumuna bir tepkiydi. ABD bunu düzeltecek önlemler alabilirdi ama bunun tam tersine gidiyor. ABD yalnızca bir kişiyle, Bin Ladin'le uğraşıyor değil. 1990'larda "serseri devletler" dediği ülkeler grubu var: İran, Irak, Libya, Afganistan, Kuzey Kore. ABD, "Biz nasıl Sovyetler Birliği'ni çevreledik, en sonunda yıktıysak; bu devletleri dönüştürmek de bizim görevimiz" diyor. Bu misyon doğrultusunda şu anda Afganistan'daki yönetimi devirmeye çalışıyor. Bunun için de elinden geleni yapar. Bunun aynısını Yugoslavya'da yaptı. Irak'ta yaptı; ama orada Saddam'ı devirmek istemedi, Ortadoğu bölgesinin kendisine özgü nedenlerinden dolayı. Fransa ve Almanya kuvvet gönderip savaşa katılacaklarını açıklıyorlar.Avrupa ülkeleri, kendi kamuoyları nedeniyle ABD'nin yanında yer alma gereğini hissettiler. İngiltere'nin tavrıyla Almanya ve Fransa'nın tavrını ayırmak lazım. İngiltere doğrudan ABD'nin ortak olarak tanımladığı bir ülke uluslararası alanda. ABD, uluslararası liderliğini, İngiltere'nin akıl hocalığıyla yürütüyor. İki ortak Echelon sistemiyle tüm dünyayı dinliyor. Ortadoğu petrollerinde İngiliz ve ABD firmaları ortak hareket ediyor. İngiltere de ekonomik destek alıyor ABD'den; çünkü İngiliz ekonomisi kendi kendini yenilemiyor, ABD desteğiyle ayakta duruyor. Bu yüzden, yıllarca İngiltere'nin AB'ye girişini kabul etmedi Fransa. ABD'nin Truva atı olarak tanımlıyordu. Fransa ve Almanya uluslararası alandaki paylaşımda ABD'yi tek bırakmak istemiyorlar. Irak'ta da böyleydi. ABD'yi tek bırakmamak yaklaşımı egemen. Türkiye'ye yansıması nasıl olur?Türkiye'nin çok kritik bir durumuna geldi. Ben bu savaşı hep Körfez Savaşı ile karşılaştırıyorum. Türkiye orda çok ön plandaydı. Şimdi Türkiye'nin rolünü Pakistan üstlendi. Türkiye 1991'e göre -biraz daha dikkatli ama- çaresiz konumda. Savaş senaryoları içinde gözden kaçan bir olay var. Bu olaylar yaşanırken Derviş ABD'de para dileniyordu. Böyle bir ortamda Türkiye şu an için uluslararası kapitalist sisteme eklemleniş biçimiyle bundan daha fazla direnç gösteremezdi. Üslerini açtı, hava sahasını kullandırdı, ihtiyaç olmasa da istihbarat sağladı. Türkiye kapılarını kapatıp başka bir siyasi sistem kurarsa o zaman hayır diyebilir. Kritik bir bölgede, zamanda Müslüman hem de batılı bir ülke. ABD medeniyetler çatışması istemiyorsa Türkiye'ye daha fazla ihtiyaç duyacak. Dünyaya "Bakın müslüman toplumlarla ilişkilerimizi iyi tutuyoruz" demek için Türkiye önemli bir noktada. Savaşın Irak'a sıçrayacağı, hatta bir dünya savaşının patlayacağı yorumları konusunda ne düşünüyorsunuz?Dünya savaşı olması için iki tane birbirine yakın güç olması lazım. ABD yetkilileri, son yapılan NATO toplantısında Irak'la bağlantılı bir şey bulamadıklarını söylediler. "Körfez'e bu kadar yoğun güç yığılması boşa gitmesin, bir kısmını da buraya kadar gelmişken kullanalım" mantığıyla hareket edebilirler. İsrail, Saddam'dan kurtulmak istiyor ve onun baskıysıyla Irak'a saldırı olabilir. Türkiye de, "Saddam giderse Kürt devleti kurulur" korkusuyla Irak'ı kollamaya çalışıyor...
www.evrensel.net