Tuna'nın Gorki'si: İstrati

1921 yılı başlarında kendi boğazını keserek intihar etmek isteyen orta yaşlı bir adam, birkaç yıl sonra dünyanın en büyük yazarlarından birisi olacaktır...

Tuna'nın Gorki'si: İstratiÖzer AkdemirGiysileri kir pas içinde orta yaşlı bir adam, Nice kentinin parklarından birinde usturayla kendi boğazını kesmiş olarak bulunup hastaneye kaldırıldığında üzerinde ünlü Fransız Yazar Romain Roland'a yazılmış uzun bir mektup çıkar. 1921 yılının başlarında meydana gelen bu intihar girişimi yerel gazetelerde yayınlanır ve ölümden kıl payı kurtulan adamın, yine kendi gibi serseri ruhlu bir arkadaşı tarafından okunur. Adı Panait İstrati olan bu adamın cebinden çıkan mektup, daha önce de Roland'a gönderilmiş, fakat alıcısı adreste bulunamadığı için aynen iade edilmişti. İstrati hastanede acılarla boğuşurken, bu serseri kılıklı adamın serseri ruhlu arkadaşı, mektubu yeniden postaya verir. Mektup bu sefer yerine ulaşır. Romain Roland ilerleyen yıllarda o mektuptan şöyle bahsedecektir: "Bu mektup kendini boğazlamış bir ümitsizin üstünde bulunmuştu. Aldığı yaradan sonra yaşaması için pek az umut vardı. Mektubu okudum ve deha uğultularından hayrete düştüm. Ovada yakıcı bir rüzgâr. Bu, Balkan ülkelerinden yeni bir Gorki'nin itiraflarıydı. Hayatını kurtarmayı başardılar. Kendisini tanımak istedim. Mektuplaşmaya başladık. Dost olduk. Adı İstrati'dir..."

Arap ezgileri...1884 yılında Tuna'nın liman kentlerinden İbrail'de hiç tanımadığı Rum kaçakçısı bir baba ve çamaşırcılık yapan Rumen anneden doğan İstrati, on iki yaşından sonra çok sevdiği annesinden ayrılıp, kendini yaşamın, maceranın, özgürlüğün kollarına atmakta tereddüt etmedi. Çünkü daha çocuk yaştaki İstrati o zamanlarda bile "Bütün yeryüzünü sevenler için olduğu yerde çürümekten daha kötü ne vardır" diye düşünenlerdendir. Ana evinden ayrılıp çoğu zaman aç, susuz, evsiz, hasta, sefalet içinde geçen bu serserilik dönemleri, tam 20 yıl sürer. Bu 20 yıllık zaman içinde İstrati'nin yapmadığı iş, Ortadoğu ve Akdeniz'de gezip görmediği ülke kalmaz. Garsonluk, börekçilik, amelelik, makinistlik, kazmacılık, hamallık, tabelacılık, çilingirlik, fotoğrafçılık... gibi hemen her işi yapan İstrati, çoğu zaman beş parasız bindiği gemilerle Suriye'yi, Şam'ı, Lübnan'ı, Yunanistan'ı, Mısır'ı, İtalya'yı, Beyrut'u gezer. Yüzyılın başlarında değişik kültürler, değişik diller ve yüzler arasındaki aç, çıplak ve sefil de olsa yaşanan bu maceralar, İstrati'ye birçok ulustan dostlar kazandırır. Ekmeğini paylaşan yoksul insanları, kendisi gibi "bir lokma, bir hırka" gezen Rum, Yahudi, Romen, Rus göçmenleri, yaptıkları basit işlere rağmen kendilerine uğrayan yolcuları aç bırakmayan küçük esnafları ve büyülü şehirleri tanır. Yıldızların altında bir başına ya da kaçak bindiği bir geminin küf ve rutubet kokan ambarında kendisi gibi kaçak gezgin arkadaşlarıyla geçirdiği gecelerin öyküleri dağarcığında birikirken, o, kendini rastlantıların dayanılmaz çekiciliğine bırakmadan hiç vazgeçmez. Henüz 12 yaşlarında, acımasız bir bozkır olan Baragan'da sonbaharın soğuk ve sert rüzgârlarının sürüklediği dikenlerin peşi sıra, ardına bakmadan koşturan çocuk ne ise, Suriye'nin bir limanından kalkmak üzere olan gemiye gizlice binmeye çalışan otuzunu aşmış Panait de oydu.

SavruluşYaşamını yoksul insanlarla geçiren, emeğiyle, onuruyla çalışan bu küçük insanlarla her şeyini paylaşan, daha doğrusu bu küçük insanların bir lokma ekmeğini kendisiyle paylaşmaktan kaçınmadığı İstrati, onların verdiği insanca yaşam, daha fazla ekmek ve özgürlük mücadelesine de yabancı kalamazdı. Ama, karakterindeki bütün yaşamına yön veren serserilik ve bir yere bağlanamama olgusu, bir dönem içinde yer aldığı sosyalist hareketlerin odağında yer almasını engellediği gibi, sınıfsal bakış açısından yoksun olan muhalifliği de önünde sonunda gideceği noktaya, bir savruluşa sürükleyecekti onu. Ömrünün son demlerine doğru bu yanılsama burjuvazinin insanlık için iyi şeyler de yapabileceği, "en iyide karanlık, en kötüde de aydınlık" yanların olabileceği hümanizmasını doğurur İstrati de. Bu burjuva hümanizması son eserlerinden olan Uşak'ta şöyle yazdıracaktır İstrati'ye: "Neden insanlar kendilerini fakir, zengin diye kısımlara ayırarak birbirine diş biliyorlardı, ortak düşman olan sefalete, yoksulluğa karşı hepsinin el ele vermesi gerekmiyor muydu?" Sosyalistlerin ve proletaryanın belli ön yargılara ve kalıplara sahip olduğunu düşünen İstratiye göre, bu kalıplar olmasaydı eğer sınıfların ortak düşmana; açlık ve sefalete karşı birlikte mücadele etmeleri pekâlâ mümkün olabilirdi. Ona göre burjuvazi belki doymak bilmiyordu ve varlığını süngülerin gölgesine borçluydu, ama yine de insanlık için yapabileceği güzel şeyler de vardı. İstrati'nin bu yanılsaması yaşamının son dönemlerinde arkadaşlarıyla ve çok sevdiği Romain Roland'la aralarının bozulmasının en önemli nedeni olmuştur.

Bozkır şiirsiz anlatılmazİstrati biraz da Roland'ın ısrarlarıyla yazmaya başladığı ilk kitabı Kira Kiralina'yı 1924'te yayınlar yayınlamaz ünlüler arasındaki yerini almıştı. Sonra devam etti eserleri. Kodin, Sokak Kızı, Minka Abla, Baragan'ın Dikenleri, Arkadaş, Akdeniz, Perlmutter Ailesi... Bütün eserlerinde yoğun bir şekilde kendini gösteren şiirsellik Baragan'ın Dikenleri'nde doruk noktasına ulaşır. Acımasızlığı, ıssızlığı, soğuk ayazı, sarı dikenleri ve kırçıl sonsuzluğuyla uzanıp giden bozkır -Baragan- şiirsiz anlatılamazdı zaten. "Tanrı'nın Romanyalı rahat rahat hayal kursun diye Eflak'a armağan ettiği yer" diye tanımladığı Baragan'ı ve orada yaşayanları şöyle anlatır İstrati: "Hayal, düşünce, kuruntu ve boş karın. İşte Baragan'da doğanı ağır başlı eden bunlardır. Yeryüzü ademoğluna sadece karnını doyursun diye verilmiş değildir. Tanrı'yla baş başa kalmak için yaratılmış köşeler de vardır. Baragan işte böyle bir yerdir." Karlar erir erimez küçük bir topak biçiminde ortaya çıkan ve bir hafta içinde bütün toprağı kaplayan dikenler Baragan'ın üzerinde taşımaya katlandığı tek şeydir. Yaz bitip buzlu nefesiyle "Moskof Rüzgârı" esmeye başladığı eylül günlerinde Baragan'da "Krivatz" zamanı yaklaşmış demektir. "Krivatz, bindiği atın bütün hızıyla dikenler ülkesinde dolu dizgin gider, har vurup harman savurur, tozu dumana katar, kuşları yok eder ve o zaman dikenler de yerlerinden sökülüp giderler!.. Dikenli topaklar, binlercesi bir arada, yuvarlanmaya başlar. Bu, pencereden bakan ihtiyarların 'kimbilir nereden gelip nereye giderler' dedikleri dikenlerin büyük göçüdür."

Dikenlerin peşi sıra...Issız, fakir, acımasız Baragan, çocukların gözünde ise tüm dünya demektir. Ve Baragan'da bütün çocuklar eylüldeki dikenlerin göçü sırasında, rüzgârla birlikte bir daha geri dönmemek üzere yola çıkmanın düşünü kurarlar. İşte bu çocuklardan ikisinin rüzgârın sürüklediği dikenlerin peşi sıra bozkırın ortasına doğru yaptıkları koşu, onları yeni topraklara ve maceralara sürükleyecektir. Bırakıp geldikleri yerlerdeki yoksulluk, gittikleri yerde de aynen devam etmektedir. Toprakların çoğunun sahibi ve yörenin milletvekili olan "Boyar", sırça konağında zenginlik içinde yaşarken, köylüler açlıktan Baragan'ın dikenleri gibi ordan oraya savrulmaktadırlar. Bu açlık ve sefalet öylesine dayanılmaz bir hal alır ki, aynı günlerde, ülkenin birçok yerinde insanlar toprak sahiplerine, Boyarlara karşı başkaldırırlar. Baragan'ın bir köşesinde yanmaya başlayan isyan ateşi, kısa sürede her yana yayılır... Bu isyana çok sert tepki gösteren toprak sahipleri ve jandarma, köyleri top ateşine tutarlar, yakaladıklarını oracıkta kurşuna dizerler. Bir zamanlar ellerinde sopa, dikenlerin peşi sıra koşturan iki çocuk, şimdi hayatta kalmak için askerlerin önünde kaçmaktadır. Dikenler onların peşindedir bu sefer...
www.evrensel.net