Türkiyeli gazetecilerin Suriye seferi

Türkiyeli gazetecilerin Suriye seferi

Hesapta “embedded media”ydık, “gömülü” ya da “iliştirilmiş gazeteciler” yani; öyle muamele görmekteydik. Özel olarak davet edilmiş, rejimin görevlileri tarafından brife edilmekte, gezilere götürülmekteydik. Kaldığımız Şam’ın en ünlü otellerinin birinin önünde rejim yandaşl

Mustafa Yalçıner

Bu tanım aslında yanlış da olmazdı. Birkaç “sızıntı” bir yana Şam heyetimizin büyük çoğunluğu ulusalcı, önemli bir kısmıysa Aydınlıkçı ve “yakini”ydi. Birgün’den İbrahim, Hürriyet’ten genç bir muhabir arkadaş, Türkiye’den kulaklarında Esad karşıtı birikimle yola çıkmış, orada da olur olmaz her yerde rejimin zulmü, ondan duyulan korku ve muhalefete dair kanıtlar arayışında olan NTV ve CNN Türk’ten yine genç arkadaşlar ve bir Türkiye gazetesi muhabiri bir yana, iliştirilmeye ihtiyaç duymayanlardandılar. Gönüllülükle Esad destekçiliği yapıyorlardı, destek için Suriye’deydiler.

Bir emekli hava korgeneralimiz vardı örneğin, basından değildi, ama “PKK’yi bitirdik” tezini savunmakla temayüz etmekteydi. Ne deseniz olmuyor, gerçeklerin ortadalığı vız geliyordu. Gemilerle bombalandığı ileri sürülen Lazkiye ya da Hama yolunda önünden geçerken sapasağlam gördüğümüz ama tankların taş üstünde taş bırakmadığı söylenen Şam banliyösüne dair iddialar gibiydi.

Hava kuvvetlerinin elindeki bombaların büyüklüğü ve korugan delici özelliklerini sıralıyor ve Nuh diyor peygamber demiyordu, “PKK’yi bitirmiştik”! Hayır, hepimiz hayal görüyorduk, Amerika’yla AKP operasyon, sınır-ötesi harekat falan düzenlememiş, el ele verip ne yapıp edip yeniden canlandırmışlardı! Tahmin edilebileceği gibi Avrasyacı’ydı, Esad’ı beğeniyor, komploya karşı onu savunuyordu.

Eh, ondan söz edip, Özal’ın bakanlarından Müftüoğlu’nu anmamak olmaz. Üstelik basındandı da, Haberal’ın “BTV”sindendi. Müthişti! Son gece Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Miktad’ın heyet onuruna verdiği yemekli davette “Ben buradayım” deyip kendini belli etti. Miktad Ruslara falan teşekkür ederken Türkiye’ye teşekkür etmemişti konuşmasında. Vay sen misin etmeyen! Neredeyse bakan yardımcısı kadar uzun tuttuğu konuşması kimilerine göre “densizlik”ti, ama eski bakan Suriyeliye bir çırpıda dersini verivermişti: Türk Hükümeti ile halkını nasıl karıştırırdı, bu ikisi ayrı şeylerdi… Baksındı, “biz” Türkiye’yi asıl temsil edenler olarak buradaydık! Zaten Osmanlı’da beş yüz yıl bir arada yaşamamış mıydık.. İslami birliği gerçekleştirmek üzere yeniden gelmiştik!.. Bakan yardımcısına konuşmasının sadece kendisini bağladığını, bizleri temsil etmediğini iletmek zorunda kaldık: Teşekkür almak için gitmemiştik, ne Osmanlıcı ne de İslamcıydık!

Desteğe dair rivayet muhtelifti. Ama çoğunluk şu ya da bu vesileyle iliştirilmişliği gönlünde büyütmüştü.
***
Zaten gördük ki, iş onlara kalsaydı, Suriyeliler bu konuda fazla becerikli değillerdi. Ellerine yüzlerine bulaştıracaklardı. Neredeyse silme, zaten hiç çağrılmasaydılar bile Esad rejimini destekleyecek olanları çağırmak, ama kendi taraflarına kazanmak üzere hiç değilse “iki arada bir derede” bir tarafsızlık içindekileri çağırmamak gibi bir gaflette bulunmuşlardı. Oysa Irak Savaşı’nda moda olup bizim literatürümüze giren “iliştirilmiş gazetecilik”i keşfeden ABD böyle miydi ya? Kim olursa olsun “iliştirilmişlik” önemliydi, bunun için de gazetecinin hareket alanının savaş birliklerinin arkasında bulunmakla sınırlanmış olması.

Suriyeliler de heyetimizi lüks otelde konuk edip klimalı otobüsleriyle Hama’ya götürüp getirerek “iliştirme”ye çalışmışlardı şüphesiz. Ama ne cephe gerileri düzenli ve kontrol altındaydı, ne ateş hatları. Organizasyon bozuk mu bozuktu. “Savaş düzeni”ndeydiler gerçi, ama Hama’da örneğin, valinin brifinginde, ne neredeyse hiçbiri Arapça bilmeyen çeşitli ülkelerden derlenmiş heyet için tercüme düşünülmüştü, ne ses düzeni! Ayak üstü bulunan çevirmenlerle “kara düzen” yürünürken, tam ortasında bir de mikrofonlar tık etmez olmasın mı!

Üstüne üstlük bir de rejimin mesajlarını alamadan çıktığımız Belediye Meclisi toplantı salonunun hemen önünde, herhalde yine “bizim onurumuza” bu kez muhaliflerin düzenlediği gösteri ve yaptıkları ajitasyonla yüz yüze gelmiştik. Ve onların mesajları fazlasıyla anlaşılırdı.

Gezdirilirken götürüldüğümüz “isyancı teröristler”in yakıp içindeki silah ve cephaneye el koydukları Hama Adalet Sarayı’nda da ikinci bir muhalif “ateş altında” kalmış, bu kez biri avukat iki muhalifin ajitasyona başvurmadan yaptıkları akıllı uslu propagandaya muhatap olmuştuk. Kısacası, gönüllü olanlar dışında, bir türlü iliştirilemiyorduk. Hele bir de tüm muhalif çevreleri bir araya getirerek yeni kurulan “koordinasyon komitesi”nin bir üyesiyle oturup konuşmayı başarınca…
***
Suriyeliler bu konuda Amerikalılar kadar başarılı değillerdi, ama hakları teslim edilmeli, antiemperyalizmle tanımlamak zorlama olsa bile, Amerikan ve İsrail karşıtlığında oldukça sağlam duruyorlardı. Yabancı karşıtlığı ve bir yabancı müdahaleye karşı hassasiyet Suriyelinin dokularına sinmiş gibiydi. Konuştuğumuz muhaliflerin ortak tutumu, bırakın muhalefeti destekleme pozlarında kışkırtıcılık yapan Amerikalılara davetiye çıkarmayı “Vesedimizi çiğnemeden giremezler” şeklindeydi.

Rejim ve rejim yandaşlarıysa, “En zor durumumuz bu değil” diye başlayıp, Amerikalılarla Saddam Irak’ına saldırdıkları sırada aralarında sınırda silahlı çatışma çıktığını, Hariri suikastı dolayısıyla suçlandıklarındaysa daha geniş bir uluslararası cephenin karşılarında yer aldığını hatırlatarak, “Biz daha nicesini görmüştük” diyor ve bugünü hatta hafifsiyor görünüyorlardı.

Otokratik rejimlerin sıradan eğilimi olan “Esad çok iyi, ama etrafı kötü” ritüelinin yaygınlığını belirtip bir gözlemle bitirelim: Davetli olduğumuz, rejimin elitleri ve siyasal, dinsel dinamiklerinin hazır bulunduğu lüks mekanlardaki iki akşam yemeği de Y.K. Karaosmanoğlu’nun anlattığı bizim “Cumhuriyet Baloları”nı hatırlatır türdendi.

Özenti seçkin “eğlenceleri”ydiler, bizimle “ilgilenen” alt kademe görevliler dışında halk yoktu sofralarda. Ama rejime bağlılığın yanı sıra şu iki olgunun üstelik içten gelme bir coşkuyla atmosferi tamamladığı, hatta dinamiklerinden olduğu gözle görülür haldeydi: Yapmacık olmayan bir Amerikan ve İsrail karşıtlığıyla tabii ki üstencilikle malul, ancak hiç değilse bu yönüyle halkın özlemleriyle hemhal olmaktan gelen “Köylü milletin efendisidir” türü bir halkçılık..

Bakan konuşurken, arkadan biri ajitasyon yapabiliyor ve slogan başlatabiliyordu örneğin. Ya da bizde olsa belki Ajda Pekkan’ın konseriyle sona erecek bir seçkinler gecesi, defli-zurnalı “Suriye Suriye” ajitatif şarkılı bir tuluat grubunun gösterisinin ardından her bir ağızdan söylenen marşlarla kapanıyordu.

www.evrensel.net