Bir yaz gecesi izlenimleri

Bir yaz gecesi izlenimleri

Dok olarak yapılışı, 1825-1928 yıllarına dayanıyor. Yapımında tam 2500 kişi geceli gündüzlü çalışmış. Limana çevrilirken burada bulunan kilise ve yardım kurumları yıkılıyor elbet.

Bir yaz gecesi izlenimleriAdnan ÖzyalçınerLondra, düz bir kent. En yüksek yeri de bizim için küçük bir tepe sayılır. Alexander Palas, eski yazlık saray bu tepede bulunuyor. Oraya tırmanırken hava yeni yeni kararıyordu. Saat, neredeyse onu bulmuştu. Türkiye saatiyle on bir, on iki gibi düşünebilirsiniz, karanlık bastırmamıştı daha. Hemen hemen gece yarısına kadar beyaz geceler gibi bir şey yaşanıyordu Avrupa'nın kuzey batısındaki bu ülkede.Alexander Palas, bizim Selimiye'yi andıran, onu da İngilizler yapmamış mıdır, askeri kışla tipinde büyük ve geniş bir saray. Çevresi kente tepeden bakan bir gezinti alanı. Otomobillerle buraya çıkılıyor, park edilen otomobillerden inen insanlar, aileleri, çoluk çocuklarıyla bu gezinti yerini dolduruyor.Görkemli ana kapısıyla sarayı kışlaya benzetmem boşuna değilmiş. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, 1914-1919 arasında, 17 bin Alman tutsak burada barındırılmış. Daha sonra 1936'da ilk televziyon yayını bu binada gerçekleştirilmiş. İlk radyo yayını da buradan yapılmış.Şimdi çevresinde gezinenlerin serinlemek için soğuk bir şeyler içtikleri, ayaküstü karınlarını doyurabildikleri kocaman bir bar olmuş, sarayın cam kubbeli büyük salonları.Biz de çevrede gezinen öteki insanlar gibi Phonix Bar'ın kapısından içeri süzüldük. Tekin, ben, Sennur, Erdoğan ve daha başka arkadaşlarla bulduğumuz boş masalara yerleştik. Hepimiz acıkmış ve susamıştık. Sennur'la ben, siyah İrlanda birası Guines söyledik. Köpüğü sünmeyen, şarap tadında, boza kıvamlı bir biraydı bu. İkimiz de çok sevdik. Tam ikincileri söyleyecekken izbandut gibi iki zenci dikildi karşımıza. Saat 11.00 olduğu için barın boşaltılması gerektiğini söyledi. "İçkiye paydos!". Londra'daki öteki publarda da aynı yöntem uygulanıyordu. Kimilerinde, daha incelikli bir biçimde, 11 olmadan barmen küçük bir cama ya da bardaklara vurarak "Son içkiler!" diye bağırıyordu.İçerde içkiye paydos denmişti ama dışarıda gece yeni başlıyordu. Bunun anlamı, genellikle yapılan şey, gece saat 1.00'e, 2.00'ye kadar açık kalan Türk lokantalarında devam etmekti. O saatte yer bulmak güç de olsa. Biz de öyle yapmadık. Gece güzeldi. Ay doğmuştu. Az önce serin olduğu için oturmadığımız bahçeyle gezinti alanlarının havası ılınmıştı. Ay ışığı karanlıkta kalmış kuytuları aydınlatıyordu. Aşağıdaki kentin ışıkları, ay ışığıyla birlikte göz kırpıyordu sanki.Geceler hoş bir ılıklık içinde geçiyor. Sapsarı, testekerlek bir ay oluyor gökyüzünde. Londra göğünün tam ortasında bi yerde. Orası Thames'in hemen üstüne düşüyor. O gece de, Tekin ve Doktor Kenan'la birlikte Thames kıyısında bulunan Londra Kalesi'yle St. Katharine's Dock'u görmeye geldiğimizde ay oradaydı. Tower Bridge (Kuleli Köprü)'in kulelerinden birinde asılı gibi duruyordu.Köprünün bir yanında sık ağaçlar arasında gizlenmiş gibiydi Londra Kalesi. Yalnız kuleleriyle burçları ay ışığında göğe doğru uzanıyordu. Bu eski saray yarı karanlıkta geçmişindeki görkemi yansıtarak kanlı yüzünü ortaya koyan bir görünüm sergiliyordu.1383 köylü ayaklanmaları sırasında halk, o zamanlar Thames'in üstündeki tek taş köprü olan Londra Köprüsü'nü akın akın geçerek kaleyi kuşattı. Yoksul köylü yeni konulan kelle vergisine karşı çıkıyordu. O sırada tahtta bulunan çocuk kıral, köylülere onların durumlarını bilmediğini, kelle vergisinden de haberi olmadığını söyler. Kendisinden habersiz kelle vergisi çıkaran yöneticilerin kellerini ibret olsun diye uçurur. İsteklerini bildirmek için aralarından iki temsilcinin saraya gönderilmesini, ötekilerin dağılıp köylerine dönmelerini ister. Kıralın sözüne inanan ayaklanmacılar, geldikleri yoldan geri dönerler. Kuşatma kalkar kalkmaz, danışmanların isteğiyle temsilcileri zindana atar. Birinin kellesini uçurtur. İkincisi bir yolunu bulup halkın arasına karışır. O yıl içinde doğan çocuklarına ölümden kurtulan Jack Straw adını veren halk, gerçek Jack Straw'ın ele geçmesini önler.Doktor Kenan bu öyküyü anlatıp bitirdikten sonra bugün de halk arasında çocuklarına Jack Straw adını vermenin geleneksel olarak sürdüğünü söyledi.Köprünün altında Thames'e açılan demir parmaklıklı bir dehlizi gösterdi Doktor Kenan. Kesilen kelleler, buradan ırmağa atılıyormuş. Oraya bakmadan karşıya geçtik. St. Katharine'si Dock'a yani limana yöneldik.Burası eski bir yerleşim. 1150'de Kıraliçe Natilda, St. Katharine Kraliyet Fonu ve Sağlık Kurumları'nı kurmuş burada. 1273'te Kraliçe Elenor tarafından yeniden düzenlenmiş. VIII. Henry'nin öldürttüğü karısı St. Katharine's adını almış.Dok olarak yapılışı, 1825-1928 yıllarına dayanıyor. Yapımında tam 2500 kişi geceli gündüzlü çalışmış. Limana çevrilirken burada bulunan kilise ve yardım kurumları yıkılıyor elbet. Yoksulların yararlandığı sağlık kurumlarıyla öteki yardım kurumlarının ortadan kaldırılmasına 11 bin kişi ayaklanarak tepki gösteriyor.Liman, köprülerle birbirine bağlanmış. Tam ortasında, eski yardım kurumlarının bulunduğu yer olmalı burası, şimdi Dicken's Inn (Dickens'in Hanı) yer alıyor.Burası eski bir han. Yükleme ve boşaltmaların yapıldığı bir antrepo. 1969'da restore edilmiş. 1976'da pub (meyhane) olarak açılmış. Bugün bol ışıklı, içi, dışı tertemiz, turistik bir yer. Her bölüm, Dickens'in roman kahramanlarının adını taşıyor. Biz, Copperfield Bar'da oturup, Dickens'in şanına yakışır biçimde buzlu viskiler içtik.Dışarı çıktığımızda, geldiğimizde olduğu gibi, ay ışığı bizi izliyordu. Hem gökyüzünde asılı olduğu yerden, hem de yansısının vurduğu limanın durgun sularından.Liman yapıldığı yıllardan 1930'a kadar durumunu korumuş. Fildişi, istiridye, şeker, baharat ve parfüm limana gelip giden mallar arasında önemli bir yer tutuyor.II. Dünya Savaşı'nda Londra'nın bombalanışı sırasında depolanmış olan parafin ile copra (Hindistancevizi lifleri) günlerce yanarak için için tüttürüp durmuş limanı. Aynı dönemde Avrupa kıyılarından yapılan çıkartmada da büyük rol oynamış.Şimdi yat limanı olarak görevini sürdürüyor.Dönerken limandaki irili ufaklı teknelerin arasında, limanın ağzında büyük bir Türk kalyonu gözümüze çarptı. Birdenbire karşımıza dikilen bu kalyon gerçek olamazdı. Bu bir düş olmalıydı. Ay ışığında görmemiz olası bu yaz gecesi düşüyle bayağı heyecanlanmıştık. Yanına yaklaşınca, büyü bozuldu. "Büyük Türk" adı verilen yelkenlinin üstündeki yazıta göre, 1990'lı yıllarda Marmaris'te yapıldığını öğrendik. Bir müze gemi olarak kullanılıyormuş. Eskiden buraya gelip giden yelkenlileri anımsatmak, limana turistik bir görünüm vermek için. Tıpkı Dicken's Hanı gibi.Bu duruma biraz bozulduk. Gene de limandan uzaklaşırken ay ışığı, tarih ve düşle dolu bir yaz gecesinin mutluluğuyla ılıklığını yaşıyorduk.Üşümemek için yanımızda getirdiğimiz ceketlerimiz kolumuzda döndük.
www.evrensel.net