Trafalgar alanı

Trafalgar alanı

Parkta yere çakılı birçok pirinç levhaya buradan dünyanın dört bir yanındaki ülkelere olan uzaklıkları, kilometre olarak kazınmış. Hepsi de İngiltere'nin eski ya da bugünkü sömürge ve dominyonları.

Trafalgar alanıAdnan ÖzyalçınerThames Irmağı'nı doğu yakasından karşıya geçeceğimiz koca demir köprü onarımdaydı. Yayalara ayrılmış dar bölmeden, Thames'te pazar gezintisine çıkmış insanların arasından sıkışarak geçmek zorunda kaldık. Biz ırmak gezintimizi bitirmiş dönerken ötekiler akın akın doğu yakasında dolaşmaya gidiyordu. Bayram'ın, akşam olmadan görmemizi istediği birçok yer daha vardı. Onun için acele ediyorduk. Ötekilerse alışılmış bir pazar gezintisinin doğallığı içinde, gördüklerini içlerine sindirirmişçesine çevrelerine bakarak ağır ağır yürüyorlardı. Bu yüzden yanlarından geçerken karşılıklı söylenen "sorry" sesleri arasında kiminin omzuna ya da dirseğine dokunduğumuz oluyordu. Gene de onlar mı yavaş, biz mi çok aceleciyiz anlaşılamıyordu.Köprünün başında sarı taşlardan yapılma geniş ve yüksek bir yapı olan Charing Cros istasyonu yer alıyordu.Çok geniş bir alanı kapsayan istasyonun içi aydınlıktı. Işık, kubbeli yüksek tavanlardan içeri doluyordu. Kalabalık ve gürültülü olmasına karşılık, kimse kimseyle çarpışmıyordu burada. Satış yerleriyle bilet gişelerinin önünde birikmişti insanlar. İstasyonun içinden elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçip istasyonun ana kapısından dışarı çıktık. İstasyona bir kez daha baktım. Gerçekten görkemli bir yapıydı.Bu istasyondan biraz yüründü mü, Trafalgar Alanı'na varılıyordu.Trafalgar büyük bir alan. Alanın tam ortasında yükselen ince, uzun taştan bir sütünün üstünde Amiral Nelson'un heykeli göze çarpıyordu. Nelson, gökyüzüne uzattığı eliyle bulutlara karışmış izlenimi veriyordu. Sanki Fransızların yendiği Trafalgar deniz savaşından yeni dönmüş, alanda toplanmış olan halkı selamlamak için orda duruyordu. Alan kalabalıktı, oradan gelip geçenler, bir kez olsun başlarını kaldırıp Nelson'a bakmaktan kendilerini alamazdı. O da bu fırsatı kaçırmaz, kendisine bir kez olsun bakanları selamlamaktan geri durmazdı. Alanın ortasından o mu bizi izliyor, yoksa biz mi ona bakıyoruz belli değildi.Alan, dört bir yanından yüksek binalarla çevrili. Alanı, bir ucundan öteki ucuna büyük bir müze olan National Galery binası kaplıyor. Hemen yanıbaşında St. Martin'in The Field kilisesi var. Zaman zaman büyük konserlerin verildiği bir yer burası. Onun karşısında Nelson Mandela binası. Çok katlı, büyük bir yapı. Güney Afrika Konsolosluğu olarak kullanılıyor. Alana bakan birkaç konsolosluk binası daha var. Alanın ortasındaki fıskıyeli havuzun karşısı White Hall. Bakanlıkların, ünlü 10 numaralı Başbakanlık konutunun bulunduğu sokak. Sokağın sonunda da İngiliz parlamento binası yer alıyor.Alanın hemen arkasındaki St. James Parkı'nın karşısında da Buckingham Sarayı, Kraliçe'nin konutu bulunuyor.Bu durumda İngiliz kültürüyle politikasının nabzı, dünya kültür ve politikasıyla birlikte burada atıyor.Londra'nın her yerinde olduğu gibi burada da 72 ulustan insan var. Bizim gibi gezgininden Bayram örneği göçmenine kadar.Müze ve kilisenin merdivenleriyle önündeki çimenliklere öbek öbek yayılmış güneşleniyorlar. Birçoğu da bizim gibi geziniyor. Nelson yanlışlıkla da olsa heykeline bakmaya kalkışanı yakaladıkça çapkınca selamlamayı sürdürüyor.Vakit darlığından müzeyi dolaşamadık. Müzeye bitişik bir anı eşya dükkânı var. Oraya girdik. Kibrit kutusu, kalem, silgi, defter, çikolata, ne varsa müzede bulunan tabloların kopyalarını irili ufaklı basmışlar bunların üstüne. Bir de yüksek fiyat koymuşlar. Hem kopya, hem pahalı diye dudak bükerek bir şey almadan çıktık dükkândan.Leicester Square alanı, büyük bir yer. Trafalgar'dan yola çıkıp iki sıralı, tıklım tıklım bulvar kahvelerinin bulunduğu sokağa geçerek bu alana ulaşılıyor.Alanın ortası geniş bir park. Parkta ilk göze çarpan Şarlo'nun küçük bir heykeli oluyor. Elinde bastonu o sevimli Şarlo giysileriyle, her an, yeni boşalmış bir park sırasına oturmak için, durduğu yerden dans edermişçesine yürüyecekmiş gibi geliyor insana. Park alışveriş dükkânları, cafe ve Odeon gibi büyük sinemalarla çevrili. Buranın Londra'nın sinema ve tiyatro merkezi olduğu anlaşılınca parktaki Şarlo heykeli, simge olarak bir anlam kazanıyor.Parkta yere çakılı birçok pirinç levhaya buradan dünyanın dört bir yanındaki ülkelere olan uzaklıkları, kilometre olarak kazınmış. Sennur'la dikkat ettik, hepsi de İngiltere'nin eski ya da bugünkü sömürge ve dominyonları. Bugün hemen hepsi kendi başına bağımsız cumhuriyetler. İngilizler, sökmedikleri levhalarla topraklarında güneşin batmadığı imparatorluğu bu parkta hâlâ sürdürüyor.Alanda kendilerini heykel kılığına sokmuş gösteri yapan mim sanatçılarıyla gitar ya da Hint çalgısı sitar eşliğinde konser verenler var. Hepsi de o dallardaki öğrencilermiş, okul harçlığı toplamak için bu işi yapıyorlar.O arada bir iki Kosovalı göçmen gelip yere acele acele büyükçe kartonlar serdiler. Üstlerinde fal kâğıtları vardı. Gelen geçeni çevirip isteyene fal bakıyorlar. Bu iş çok sürmedi, Şarlo'nun filmlerindekine benzer ufak tefek gençten bir polis geldi. Kendinden daha iri yapılı delikanlılara eşyalarını alıp gitmelerini söyledi. Kosovalılar, polisi küçümseyerek diklendi. Ben, bir Şarlo'nun heykeline bir de kafasına demir miğfer geçirilmiş, yerden bitme gibi duran ufak tefek İngiliz polisine bakıp gülüyordum. Onlar diklendikçe polis bastırıyordu. Sonunda polis mi uzaklaştı, onlar mı dağıldı bilmiyorum. Biz, oradan ayrılıp Çin Mahallesi'nin sokaklarına daldık. Çinlilerle Japonlar doldurmuş sokakları. Hint Mahallesi'nde olduğu gibi her yan, Çin lokantaları, egzotik bitki ve meyvelerle şifalı ot ilaçları satan dükkânlarla dolu. Hollywood'un herhangi bir film setinde dolaşıyormuşsunuz gibi geliyor. Eğlence, şamata gırla gidiyor bu sokaklarda. Her an köşelerden birinden bir karatecinin fırlamasını bekliyorsunuz. Neyse, biz daha fazla beklemeden, yönetmenin "Stop" diyerek çekimi kesmesine fırsat bırakmadan oradan ayrıldık.Buradan Londra'nın ünlü eğlence merkezlerinden Soho'ya yöneldik. Çin Mahallesi'nden bir iki sokak ötedeki Soho, genelevlerle barların bolca bulunduğu bir sokaktı. Uzunca bir caddeyle bu caddeye bağlı yan sokaklardan oluşuyor. Lezbiyenler, homoseksüeller kaldırım kenarlarına oturmuş bira içiyor. Burada eşcinseller için özel bir kilise bile var.Dickens'in romanlarında batakhane olarak anlattığı, Marx'ın oturduğu bina uzun caddenin üstünde. Epeyce büyük. Belli ki o zamanlar pansiyonerlere oda oda kiraya veriliyormuş. Şimdi koskoca bir eğlence yeri olmuş. Hemen altındaki dükkânda striptiz gösterileri yapılıyor. Marx'ın iki pencereli odası üst katlarda araya sıkışmış. Şimdi boş mu, dolu mu bilemiyorum. Yalnız küçük bir tabelada Marx'ın burada oturduğu yazılı. Hepsi bu. Başka bir iz yok.Marx'ın odasının pencereleri "Soho'nun Nellisi"nin dükkânına bakıyor. O günlerde de bu dükkân var mıydı? Sahibinin adını yaşattığına göre vardı. Bugün de çalışıyor. Kapıları açık, içerden müzik sesleri geliyor. Marx, odasının pencerelerinden ara sıra bu dükkâna, kimi zaman da dükkâna girip çıkan Nell'ye bakıyor olmalıydı. Bir bardak bir şey içmek için çalışmalarından başını kaldırıp dükkâna gittiği de olmuştur belki. Nelli'yi de tanıyordur. Çünkü o da, dükkânını karşısındaki küçük odasında, çalışmasını yaptığı Kapital'iyle bugün de yaşıyor.Soho'dan Oxford Street'e çıkılıyor. Burası, her gün 2.5 milyon kişinin alışveriş yaptığı büyük mağazaların karşılıklı sıralandığı upuzun bir cadde.Caddeye çıkar çıkmaz biz de 2.5 milyonun arasına katılarak yüzde 50 indirim yapan bir mağazanın kapısından içeri daldık.
www.evrensel.net