Thames kıyıları

Thames kıyıları

Geniş güvertelere kıyıların görüntüsüyle birlikte gökyüzünün maviliği doluyordu. Güneş, ağır akan ırmağın dalgacıklarında yanıp sönüyordu. Bunu gezginlerin kaçı görüyordu. Belki de hiçbiri.

Thames kıyılarıAdnan ÖzyalçınerLondra'ya geldim geleli Thames'ı görmek istiyordum. Yolumuzun üstünde olduğu için altına oydukları uzun tünelden geçirdiler. Irmağın kendisini göstermediler. Bildiğim kadarıyla Londra'nın atan yüreğidir Thames.Bitpazarının dolambacından kurtulur kurtulmaz, Bayram'a:- Şimdi ne yapıyoruz, dedim.Vakit öğleyi bulmuştu. Londralılar, mevsim ne olursa olsun, pek alışık olunmayan güzel bir tatil havası yaşıyordu. Gökyüzünde ortalığı karartabilecek bulutlar görünmüyor, güneş, özgürce çevreyi aydınlatarak ısıtabiliyordu bugün.Soru sorarcasına:- Karnınız acıkmıştır, dedi Bayram.Sennur da ben de başlarımızı salladık.- Öyleyse Thames kıyısına gidiyoruz, orda oturup bir şeyler yeriz.Thames'i görecek olmamız beni bayağı sevindirmişti. Ama daha yürüyecek yolumuz olacağını bilmiyordum. Bir iki sokağa döndükten sonra Thames karşımıza çıkacak gibi gelmişti. Gerçekte koskoca bir semti, Hint Mahallesi'ni boydan boya geçmemiz gerekiyormuş.Mahalleye varmadan bir eskici dükkanının önünden geçtik. Bit pazarından artakalan eşyalarla içerisi tıka basa doluydu. Dükkanın önüne, güneş altına çıkarılan eski bir piyanoda, rüzgarlı kıyıları çağrıştıran bir adam, coşkulu bir şeyler çalıyordu. Sennur, çalınan ezgiye kendini kaptırmışçasına:- Bu bir denizci şarkısı olmalı, dedi.Adama baktım, gerçekten de bir denizciydi. Atlet ve şortla oturuyordu piyanonun başında. Derisi tuzla rüzgardan kararmıştı. Şarkı da piyano çalan denizci de Thames'i görme özlemimi büsbütün artırıyordu.Hint Mahallesi'ne Guacer sokağından girdik. Sokak tabelası Hintçeydi. Brick Lane caddesinden geçerken gene Hintçe yazılı belediye afişleri dikkatimizi çekti. Yerel yönetim Hintliler'in elinde olmalıydı. Cadde boydan boya kızgın yağ kokuyordu. evlerin altlarının hemen hepsi yiyecek içecek dükkanıydı. Buralardan fışkıran keskin baharatlarla kızaran etlerin ağır, olgun meyva ve sebzelerin kekremsi kokuları birbirine karışıyordu. İnsanın içini ezen bir havası var mahalenin. 1837'de yapılmış büyük bir fabrika binasının önünden geçiyoruz. Bacasına bile dokunulmadan olduğu gibi bir balık lokantasına dönüştülmüş o da. Cadde boyunca açılmış, açılacak olan yiyecek dükkanlarının el ilanlarını dağıtan boyunbağlı, tertemiz giyimli kara suratlı Hintli çocuklar yolumuzu kesti. Her şey buradan geçecek olan bizim gibi gezginler için ayarlanmıştı.Thames'a ulaşmak artık kaçınılmazdı. Gördüklerimiz, burnumuzu sürekli tırmalayan çeşit çeşit yiyecek kokusu iştahımızı kabarttı. Irmağı görme özleminin yerini almıştı midemizin kazınması.Hint bölgesinden büyük bir caddeye ulaştık. Tam "Artık yüreyecek halimiz kalmadı" diye yakınacakken Bayram bizi metroya bindirdi. Metrodan Embankment durağında indik. Yeraltının karanlığından yerüstünün aydınlığına kavuşunca büyük bir demir köprüyle karşılaştık. Köprü de indiğimiz durağın adını taşıyordu. Bizi koca ırmakla karşılaştıracak olan Thames'ın üstündeki bilmem kaçıncı köprüydü bu. Köprünün ortası gidişli gelişli tren yoluydu. Bitiminde koskoca bir istasyon yer alıyordu. Kenarındaki dar geçitler yayalar içindi. Buraya uzun merdivenlerle soluk soluğa tırmanmıştık. Köprünün üstünde serin bir rüzgar yalıyordu yüzümüzü. Buradan bakıldığında Thames gerilere doğru göz alabildiğine uzanıyordu. Buradan öteki köprüleri, kaleleri, kuleleri eski sarayları, pek az olan yüksek modern yapılarıyla ağaçlar içindeki yemyeşil Londra'ya bir kartpostala bakar gibi bakabilirdiniz. Bütün bunları yerinde bir bir izlemeye meraklı gezginlerin doluştuğu mavna bozması salapuryalar geçiyordu köprünün altından. Geniş güvertelerinin üstü açılır kapanır saydam plastikten yapılma tentelerle örtülüydü.Ne olur, ne olmaz. Londra'nın havası bir açar, bir kapardı. Şu anda plastik tenteler sonuna kadar açıktı. Geniş güvertelere kıyıların görüntüsüyle birlikte gökyüzünün maviliği doluyordu. Güneş, ağır akan ırmağın dalgacıklarında yanıp sönüyordu. Bunu gezginlerin kaçı görüyordu. Belki de hiçbiri. Onlar, bindikleri gemiler gibi kulelerle kalelere yelken açmışlardı.Kendimi ırmağın doğasına kaptırmıştım. Karşı kıyıya Sauth Bank'a (ırmağın güney kıyısına) geçtiğimizde "Londra'nın Gözü" olarak bilinen dev çarkıfelek'i bile görmedim. Bayram, uyarınca baktım. Dönmeden olduğu yerde, gökyüzünün ortasını yuvarlak bir çerçeve içine almış olarak duruyordu. Çarkıfeleğe bağlı her vagon doldukça bir bir hareket ediyormuş. Duruyor gibi görünmesi ondan. En tepeye vardığında Londra'yı kuşbaşı görebiliyorsun. Ama oraya varıncaya kadar ne kadar bekleyeceğini, toprağa ayağını yeniden ne zaman basabileceğini Tanrı bilir. Londra'ya Belediye'nin milenium armağanıymış bu çark.Irmağın kıyısı, güneşli bir pazar gününün olağan kalabalığıyla dopdoluydu. Büyük konserlerin yapıldığı, uluslararası festivallerin gerçekleştirildiği Royal Festival Hall'de Quin Elizabeth Hall'in nodern görünüşlü yapılarının önünden hızla geçtik. Her iki yapının üstünde yükseldiği geniş terastaki tahta sıralarda güneşlenen insanlara bakmadan ilerledik. Bir köşede kavalıyla dokunaklı bir gezgi çalarak para toplayan Hintliyle bile ilgilenmedik.Kendimizi Waterloo Köprüsü'nün altındaki gölgeli kıyıya attık. Burada uzun tahta masalarla masalara sabitlenmiş tahta oturakları olan büyük bir birahane var. Hemen gidip sıraya girerek soğuk biralarla yiyeceklerimizi aldık. Karnımızı doyurup biralarımızı yudumladıktan sonra çevreye alıcı gözüyle bakıyorum: Arkamızda Hayward Galery yükseliyor. Uluslararası sergi salonları, Ulusal Sinema Merkezi ve Tiyatrosu'yla Londra'nın ünlü bir sanat merkezi. Şimdi iki ay süreyle Jean-Luc Godard filmleri gösterimi var. Önümüzde eski kitapların satıldığı büyüklü küçüklü sergiler sıralanıyor. Kitapları karıştıranların arasında zıplayarak güvercinler dolaşıyor. Kitaplara konup oradan yere atlayarak artıkları gagalıyorlar.Irmak kıyısı boyunca kestane ağaçları dikili. Serinlik hem ırmaktan, hem ağaçlardan sökülüp geliyor. Karşılıklı sıralanmış çınarların arasında ırmak kıyısı boyunca yürünecek upuzun bir yol var. Waterloo Köprüsü, Napolyon'un İngilizlere yenildiği savaşı anımsattı birden. O alan bu köprünün çok aşağısındaymış. Onun için Fransa'yla İngiltere'yi birbirine bağlayan Manch denizinin altındaki tünel (Euro Canal İnter) açıldığında İngilizler, son istasyon olarak Waterloo'yu seçmişler. Diyesiymişler ki siz, eskiden olduğu gibi, bugün de daha ileri gidemezsiniz. O zaman burada durdurulmuştunuz, bugün de varabileceğiniz son nokta burasıdır. Yoksa King's Cross gibi daha merkezi bir yere kadar uzatabilirlermiş yolu. Bayram'ın anlattıklarını "İngiliz kindarlığı" diye düşünerek kitapçıların önünde durup bira içenlere, yani bize akordeonla minik konser veren adamı izliyorum. Akordeoncu uzunca boylu, sarışın biri. Birkaç parçadan sonra şapkasını uzatıp para topluyor. Arada, bir bira içip yeniden çalmaya başlıyor. Kendisine para veren herkesle konuşup şakalaşıyor. Gülüyor, güldürüyor. Bu yüzden İngilizliğini kuşkulu gördük. Bayram sordu. Adam, yeniden çalmaya durduğuna bize de anlattı. Gerçi Sennur az buçuk İngilizce bildiğinden konuşulanları anlamıştı. Zaten adamın özel bir öyküsü olduğunu sezip konuşmak isteyen oydu.Adam, çaldıklarına bakılırsa iyi bir müzikçiydi. Akordeonla Fransız, Belçika parçalarıyla İngiliz folk dansı havalarını çalıyordu. Çaldığı kimi besteler de kendininmiş söylediğine göre.İngiliz asıllı olduğunu söylüyor. Ama uzun yıllar Fransa'yla Belçika'da yaşamış. Bu yüzden kendini Avrupalı saydığını belirtti. Waterloo'yu yanlışlıkla geçerek buralara kadar gelmiş. Konserlerden elde edeceği paralarla yeniden karşıya geçmek, Avrupa'ya dönmek dileğinde.İçimizden adamın söylediklerine hem inanmış, inanmamış olarak yerimizden kalktık. Onun ne yapacağını bilmem ama, biz karşıya geçerek Londra'nın içlerine gitmek için, geldiğimiz demir köprüye doğru yürüdük.
www.evrensel.net