Ya konuşacak ya da...

St. Simeon Stilit Manastırı, bir üniversite ya da Kültür Bakanlığı bütçe ayırana ve duyarlı bilim adamları gelip onu doğrultana dek, rüzgârların dilini konuşacak. Bir zaman daha... Olmazsa da sonra artık o bile değil. Susacak!

Ya konuşacak ya da...Ender Özbay Büyük bir yalnızlıktır 'tanrı'. Yalnız kendine mahsus olan... Özyalçıner'in bir öyküsündeki gibi, büyük yalnızlığının ayırdına varınca "tanrı", kendi anlamsızlığını da duyumsar; gider bir uçurumun en uç kenarında oturur, kendi bedeninden tüyler koparıp boşluğa salar, salar durur. Yitişlerini seyreder usul... İşte o gün bugündür böyle, kendi kendini tüketir durur, tüketmeye uğraşır.O gün bugündür, metanın 'tanrılaşmasıyla' manastırlar da dağ başlarında bir başına, harap ve hüzünlüdür. "Tanrı" artık başka tanrı; gökte, gizlide değil, kentte, ceplerimizde, ellerimizde, banka hesaplarımızda, kasalarımızda "anlamın ta kendisi" olarak bulunmaktaysa, manastırlar artık rüzgârlarındır, yağmurlarındır, çakırdikenlerinin, yılanların, bir de kaçak kazıcılarındır. Define avcılarının hoyrat ellerinde, zamana vermedikleri serlerini vermededirler.Aziz Simeon Stilit, 12 metre yüksekliğindeki sütun biçimli o kayanın tepesine tırmanıp orada ölmecesine bir oruca, inzivaya ve duaya çekildiğinde, belki, tanrının bir koca yalnızlık olduğunu ayırt etmişti. Bu yüzden, bu dağ başındaki manastırın yalnızlık ve ıssızlık kokan havası bile yetmemişti ona. Oruç, asıl, sosyal oruç olmalıydı. Ve işte en ucundayken kayanın, "tanrının" içindeydi. Giderek, yalnızlık artık kendisiydi. Ve kırk beş yıl sonra öldüğünde, o, tanrının kendisiydi.Ya manastırlar niçin ıssız dağ başlarında?.. Veya niçin her biri tanrının gölgesiydi; yalnızlığın kendisiydi?..Sonra şimdi artık rüzgârların diliyle konuşur ancak.
***
Antakya-Samandağ yolu üzerinde, Aknehir Beldesi'nin yüksek tepelerinden birinde, Asi Irmağı'nın çok yakınında durur bu manastır, MS 6. yüzyıldan beridir. O yüksekliğin ve ıssızlığın, yalnızlığın verdiği heybet bir yana, insan emeğinin bir anıtıdır da... Çünkü, büyük oranda, kayalık olan tepenin düşey olarak oyulmasıyla oluşturulmuş bir mekândır burası. Dahası, rastgele değil (!), üstten bakıldığında, haç şekli verilmiştir. Daha sonra kesme taşlarla iç mekânlar ve üst örtü biçimlendirilmiştir. Bir mimari ustalığı da işaret eder bu yanıyla. Bunun yanında, kayalık yapıda olmalarından ötürü kuyu sistemi geliştiremeyen bura sakinlerinin, manastırın altının neredeyse tamamını oyarak (hacimleri 50 m³'ten 582 m³'e kadar değişen, toplam hacimleri 2000 m³'e ulaşan 11 sarnıç...) sarnıçlar elde ettiğine tanık oluruz. Bu da emeğin (o günde) mimari alanda yetkinleşmiş bilgisini gösteriyor. Yapıda ilginçliği belirgin olan şeyse, manastırın tam ortasında bulunan, muhtemel olarak tepenin düşey yönde oyulması işlemi sırasında özellikle oluşturulan, yüksekliğinin 9.50 veya 12.50 m. olduğu düşünülen (şimdi sadece 4 m.'lik kaidesi ayakta) ve St. Simeon'un üzerinde 45 yılını geçirdiği sütun. Bu, buranın simgesi olmuştur artık; ve St. Simeon'un bu hikâyesinin efsaneleşip yayılmasını ve baki kalmasını sağlayan bir anıttır.Yapıda başkaca, Stilit Sütunu'nun içinde bulunduğu merkezi sekizgen avludan; bunun etrafında, bazilikal yapılı üç kiliseden; vaftizeryumdan misafirhane, mutfak ve kiler odalarından ayrıca 3 giriş kapısından söz etmek mümkün.
***
Bu manastırı son ziyaretimizde, muhtemelen define heveslilerinin yaptığı, kaçak kazı izleri karşıladı bizi. Kazılan kimi yerlerin örtülmemiş olması bir tanıklığı kazandırdı bize: Bunu onlara borçlu olmak hoşnutsuzluğu ile kiliselerin zeminlerinin, olduğu gibi mozaiklerle kaplı olduğunun ve bu mozaiklere zarar verildiğinin ayırdına vardık.Durumla ilgili görüşme yaptığımız Antakya Arkeoloji Müzesi'nden bir yetkili, burada en son 1930'lu yıllarda yabancı bilim adamları tarafından kazı yapıldığı, mozaiklerin kayıtlarda yer aldığı, bilindiği doğrultusunda bilgi verdi. Ancak manastır, yeni kazıların ve restorasyonların yapılarak kültür mirasına kazandırılması ve turizme açılması bir yana, "tasarruf politikaları" doğrultusunda geçen yıllarda görev yapan bekçisinin de işinden alınmasıyla, tamamen korumasız olarak harap olmaya terk edilmiş durumda. Üst yapısı tamamen çökmüş olan, çok kötü durumdaki yapı, bu haliyle bile çok sayıda ziyaretçi çekiyor. Oysa durum böyle kalırsa, belki bir on yıl sonra kayda değer hiçbir şey kalamayacak. St. Simeon Stilit Manastırı, bir üniversite ya da Kültür Bakanlığı bütçe ayırana ve duyarlı bilim adamları gelip onu doğrultana dek, rüzgârların dilini konuşacak. Bir zaman daha... Olmazsa da sonra artık o bile değil. Susacak!
www.evrensel.net