Londra'nın bit pazarı

Pazarın gürültüsü kulaklarımızı doldurdu. İçerdeyken tıs çıkmıyordu kimseden. Oradaki satıcılar sağır dilsizler gibiydi. Almak istediğin malın fiyatını parmaklarını ışığa tutarak belirliyorlardı.

Londra'nın bit pazarıAdnan ÖzyalçınerPazar günü, sabahtan Bayram, sırtından hiç eksik etmediği çantasıyla eve damladı. Tekin yoktu. Bayram, çantasından, pazar olduğundan mektup çıkaramayacağına göre, kahvaltı için aldığı susamlı taptaze bir ekmek çıkardı. Birlikte bir şeyler atıştırıp kahvelerimizi yudumladıktan sonra evden çıktık. Londra'nın güneşli günlerinden biri.Caddeye vardığımızda oradan geçen 142 ya da 342 numaralı iki katlı otobüslerden birine aceleyle bindirdi bizi. Bir süre yol aldıktan sonra duraklardan birinde indirdi. Uzun yürüyüşümüz ya da pazar gezintimiz yaya olarak buradan başlıyordu. Onun için aceleyle otobüse bindirilişimizin nedenini anlayamadım. Herhangi bir yere yetişmeyecektik. Otobüsten indiğimiz yerden bir posta dağıtıcısına yakışacak biçimde Bayram bir adım önde yürümeye başladık. Ne de olsa yol göstericimizdi.Yürüye yürüye Bishopsgate yoluna ulaştık. Upuzun olan bu yol, boydan boya bitpazarıydı. Çoğu çizilmiş eski plaklarla belki de bozuk eski model pikapların yanında onarım görmüş daktilolar, parlatılmış Nuh nebiden kalma abajurlarla eski kitap ve dergilerin arasında duvağı sararmış beyaz bir gelinlik yer alıyordu.Bir başkası bir kamyonete koyduğu emayesi yer yer dökülmüş çamaşır makinesi, elektrikli fırın, buzdolabı gibi eşyaları elden çıkarmaya çalışıyordu. Yerde sergilenen ufak tefek eksikleri olan pek çok kullanılmış oyuncak vardı. Kalabalığın içinde kızlı erkekli Kosovalılar göze çarpıyordu. Onlar da bir zamanlar bizde olduğu gibi, neredeyse yarı fiyatına kaçak sigara satıyordu.Yolun başında büyük bir taş han gözüme çarptı. Bayram, oranın da çarşı olduğunu söyledi. İçersi karanlık, tozlu ve nemliydi. Tavandaki elektrik tellerine asılı floresanlar, ortalığı yer yer aydınlatabiliyordu. Satıcılar, eşyalarını bu aydınlık alanların ortasına yığmışlardı. Eski eşyalar yarı aydınlıkta yeniymişler gibi parlıyordu. Mahzenin içinde aydınlık yerleri seçmek için ya da yerlere yayılmış eşyalara basmamak uğruna sekerek yürümekten yalpalıyoruz. Eşyaların dizildiği yol kıyısının ardında, biraz yüksekte derin dehlizler var. İnce bir rüzgârla karışık küf kokusu geliyor karanlık diplerden. Acaba hücre hücre ayrılmış bu bölümler, zindan mıydı eskiden?Dışarı çıktığımızda aydınlık gözlerimizi kamaştırdı. Pazarın gürültüsü kulaklarımızı doldurdu. İçerdeyken tıs çıkmıyordu kimseden. Oradaki satıcılar sağır dilsizler gibiydi. Almak istediğin malın fiyatını parmaklarını ışığa tutarak belirliyorlardı. Üç ya da beş paund gibisinden. Pazarlık etmeye kalktın mı eliyle kovuyordu seni. Dışarıdaki gerçek satıcıların gölgeleriydiler bunlar sanki. Oradayken içimi hafakanlar basmıştı. Gene de şuna buna bakalım derken bayağı oyalanmıştık.Gökyüzüyle karşılaşır karşılaşmaz derin bir soluk aldım. O zindandan kurtulduğumuza sevindiğimi söyledim. Bayram, yol boyunca uzayıp giden taş yapının duvarlarını gösterdi. Çoğu yerleri yosun bağlamıştı. Bizim çıktığımız yer ilk bölümlerden biriymiş. Daha bunun gibi onlarca bölüm varmış. Kral VIII. Henry döneminden beri kullanılan bir marketmiş burası. Kapalıçarşı yani. Zindan sandığım hücrelerse çarşının dükkan bölmeleri. Gözümde birden Mısır Çarşısı canlandı. Hint'ten Yemen'den gelen her türlü baharatın satıldığı yerler diye düşündüm bu dükkan bölmeleri. Ya da kumaş, pamuk, yün gibi nesnelerin alışverişi yapılıyordu.Thames ırmağı üstüne kurulmuş ilk köprü olan London Bridge (Londra Köprüsü) yakınında olduğumuza göre Manş'ı aşarak Fransızlarla Belçikalıların da geldiği büyük bir pazar mıydı burası o zamanlar bilmem. Bana öyleymiş gibi geldi. O zaman Shakespeare, kumpanyasıyla ilk oyunlarını bu pazarın ortasında oynamış olamaz mıydı?Biraz yürüdükten sonra kalabalık artıp sıkıştı. Yüzlerce kişi küçük bir alanda toplanmıştı. Sahne gibi önü açık TIR büyüklüğündeki bir kamyonun üstünde iki kişi ellerindeki oyuncak bebekleri evire çevire ezgili bir sesle bir şeyler anlatıyordu. Bana kalsa bir ortaçağ şarkısı derdim. Bir masal anlatıldığını söylerdim. Sandığım gibi çıkmadı. Bu bir eşya piyangosu çekilişiymiş. Her yarım saatte bir dağıtılan numaralara buzdolapları, elektrikli fırınlar, çamaşır makineleri isabet ediyormuş. Hem de en ünlü markaların yeni modelleri.Kaçıncı yarım saatin ortasına geldik bilmiyorum ama çekiliş sonunda koltuğunun altında basit bir bez bebek sıkıştırılmış yaşlı birinden başkasını görmedik. Kamyonu tıka basa dolduran buzdolapları, çamaşır makineleriyle elektrikli fırınlar, biz ordan ayrılırken numara alacak yeni sahiplerini bekliyordu. İnsanlar, aynı ezgi dolu sesle aynı şeyleri anlatan adamı, bir ortaçağ seyircisinin sabırlı merakıyla gittikçe sıkışarak gözlerini kırpmadan izliyordu.Bir başka köşede, kepini ters giymiş, kulağı küpeli, seyrek sakallı uzun boylu bir delikanlının başına ayrı bir kalabalık toplanmıştı. Küçük, açılır kapanır bir masaya serili beyaz kağıdın üstünde yuvarlak üç kara lastiğin yerini el çabukluğuyla değiştirerek "bul karayı al parayı" oynatıyordu. Ama onunkinde beyazı bulmak gerekiyordu. Delikanlı kara lastiğin birinin altında bulunan küçük beyaz yuvarlağı göstere göstere lastikleri karıştırıyor, ha budur diye parayı bastın mı boş çıkıyordu. Yanındaki Hintli yardakçılarsa nedense her kez parayı bastıkları yerde beyaz yuvarlağı bulup paralara kondular. Buna aldananlarsa paralarını altı boş lastiğe basmayı sürdürdüler. Bu kandırmaca ne kadar sürerdi bilmiyorum ama, dünyanın her yerinde, değişik nesnelerle aynı şey yapılıyordu. Havadan para kazanmanın özendirildiği bir dünyada, bunun bir anlık hayali bile insanları böyle bir aldatmacaya göz göre göre katılmaya sürüklüyordu.Ben, bunları düşünürken Bayram, tezgahlardan birinden ele geçirdiği video kamerayla çeşitli açılardan bizi çekmeye başladı. İçinde film olmadığı için yalancıktan çekim yapıyordu. Belli ki kamerayı çok beğenmişti. Üzüntülü bir sesle:- Dört yüz paundmuş, dedi.Yanında o kadar para bulanmadığına hayıflandı. Kamerayı yerine bırakırken:- Yenileri bin paundun üstünde bunların, diyerek yeniden iç geçirdi.Aynı yerden Sennur kendine küçük bir takı aldı. Parası da küçük elbet. Fotoğrafları sararmış eski aile albümleri de vardı orada. Kimi gülerek kimi hüzünlü bir bakışla onları karıştırdıktan sonra geri döndük.Pazardan çıkmak için bir yan sokağa saparken üç kağıt açan delikanlıyı, başına topladığı yeni bir kalabalık arasında gördük. İki yanında iki Hintli yardakçısı. Elindeki üç yuvarlak kara lastiği kalabalığın başları üstünden hava kaldırıp birinin altındaki beyaz yuvarlağı göstere göstere masanın üstüne bırakıyordu.Bayram da ben de durup uzaktan baktık. Bayram elinde olmayarak bir an için cebindeki cüzdanını yokladı. Kalabalığa yaklaşmak istiyormuş gibi geldi bana.- Ne oldu? diye sordum.- Hiç, yerinde mi diye cüzdanıma baktım. Bu kalabalıkta belli olmaz.Ben de aynı şeyi yaptım. Sanıyorum ikimizin de asıl amacı bu değildi. İkimiz de yerimizden kıpırdayamamıştık. Sennur, ikimizi de ellerimizden tutup çekti.- Haydi bakalım, oyalanmayın daha göreceğimiz çok yer var.Hızlı hızlı yan yola sapıp pazar yerinden ayrıldık.Vakit öğleyi bulmuştu. Hava oldukça sıcaktı. Ara sokaklar boştu. Ortalıkta herhangi bir canlılık yoktu. Sokaklarda ne bir kedi ne de köpek vardı. İki yandaki evlerin perdeleri kapalı, hepsi de aynı sessizlik içinde uykuda gibiydi. Yalnızca pencere pervazlarını boydan boya kapatan saksılardan sarkan renk renk nakış gibi çiçekler, içeride, gölgeli odalarda birilerinin yaşamakta olduğunu belli ediyordu.
www.evrensel.net