Defne

Defne'nin izinde bir ömür

Nehir Tanrısı Peneos'un kızı Defne (Daphne); Artemis gibi hiç evlenmek istemeyen, sürekli erkeklerden kaçan bir kızdı. Günün birinde çok güzel olan bu kızı Tanrı Apollon görmüş ve beğenmiş, onu elde etmek için peşine düşmüştü.

Defne'nin izinde bir ömürYusuf KaradaşNehir Tanrısı Peneos'un kızı Defne (Daphne); Artemis gibi hiç evlenmek istemeyen, sürekli erkeklerden kaçan bir kızdı. Günün birinde çok güzel olan bu kızı Tanrı Apollon görmüş ve beğenmiş, onu elde etmek için peşine düşmüştü. Defne kaçmış, Apollon kovalamıştı. Bu kovalamacadan yorgun düşen Defne, tam Apollon kendini yakalayacağı sırada Nehir Tanrısı olan babasına yalvarır ve Peneos, kızını ağaç şekline sokar...İşte bu mitolojik olayın gerçekleştiği varsayılan yerde; Hatay'ın eski adı Defne olan Harbiye beldesinde, yaprakları barışın sembolü olarak kullanılan defne ağacının kokusu karışır esen yellere... Harbiye; Hititlerden Büyük İskender'e, Romalılardan Araplara, Haçlılardan Osmanlılara kadar farklı kültürlerin, kavimlerin buluşma noktası olmuş bu kentin, gerek doğal ve gerekse tarihi güzellikleriyle, adeta açık hava müzesi gibidir. Sadece yağmadan kurtarılabilmiş mozaiklerin bile dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi olmaya yettiği Antakya Müzesi'nin mozaiklerinin büyük bölümü Harbiye'den çakarılmıştır.

Defne'nin gözyaşları Bugün Apollon'un, Defne'yi kovaladığı yerden defne ağaçlarının güzel kokusu yayılır. Az ötede ise şelaleden akan suyun şırıltısı duyulur. Rivayet odur ki, şelaleden akan su, Apollon'dan kurtulmak için ağaç haline dönüşen talihsiz Defne'nin gözyaşlarıdır... Bir zamanlar Harbiyelilerin suyunun içine kurulmuş masalarda rakılarını yudumladıkları şelalenin dört bir yanı bugün turistik işletme haline getirilmiştir. Kâr güdüsü nedeniyle, Defne'nin gözyaşları bile kapitalist çarkın dümenine su taşır hale gelmekten kurtulamamıştır.Defne ağaçlarıyla kaplı yeşil bir vadi içinde bulunan şelaleye doğru inerken; suyun başladığı yerde, bir defne ağacının altında karşılaşırsınız onunla; önünde heykelciklerin, kolyelerin dizili olduğu bir tezgâh, elinde yontarak şekil verdiği bir taş ile. Kırlaşmış sakalları, seksenini devirmiş yaşı ile bilge bakışlı bir ihtiyar... Mavi gözlerini muhtemelen Hellenlerden, bilge bakışını Arap Filozof Muhyittin El Arabi'den alan bu ihtiyarın adı Şıh Ali Özalp'tir. (Bölgede Arap, Alevi, Nusayri dedelerine Şıh denilmektedir.) Öğleden sonraları yaptığı heykelcikleri, kolyeleri turistlere satmak için şelaleye inen Şıh Ali'yle görüşmek için sabah evine gidiyoruz.

Karlı bir günde...Zeytin, sarmısak ve ekmekten oluşan kahvaltısını kaldırtıktan sonra, "Türkçe mi anlatayım, Arapça mı?" diyerek başlıyor söze. Terhici kendisine bırakınca, anadiliyle, Arapçayla anlatmaya başlıyor. Kendi soyağaçlarını dayandırdıkları ve 1165'te Endülüs'te doğup 1220'de Şam'da ölen Muhyittin El Arabi'den giriyor söze; El Arabi'nin felsefesini anlatıyor. Ama sorularımızı asıl merak ettiğimiz konudan, kendi hayatından, 70 yılı aşkın sürdürdüğü heykeltıraşlığından soruyoruz. Hatay'da karın yağması sık rastlanan bir durum olmadığından olsa gerek, 1920'nin karlı bir gününde doğduğunu söylüyor. Hattat olan babası Şıh İbrahim, beş yaşına gelince kendine okuma yazma öğretmeye başlıyor. "Babam bana okuma yazmayı öğretirken, hem kelimeyi yazıyor hem de yanına kelimenin karşılığı olan varlığın resmini yapıyordu. Arapça at, horoz yazdığı zaman, onların resmini de yapıyordu. Böylece hem okumaya hem de resme merak sardım. Daha 7 yaşımda çobanlık yaparken bu meraklılığımdan dolayı gördüğüm taşlara, eğer üzerleri şekil yapmaya uygunsa elimdeki bıçakla yazı yazmaya, şekil vermeye başladım." O zamanlar bu merakının, taşlarla, hayatı boyunca sürecek büyülü bir birlikteliğin başlangıcı olduğundan habersizdi."O tarihlerde burası İskendurun sancağına bağlıydı. İskendurun sancağı Fransız işgali altındaydı. Harbiye'nin adı, daha Defne'ydi. Defne, tarihi eserleri, ama özellikle mozaikleriyle ünlüydü. Fransızlar buraya gezmeye gelirlerdi. Bir gün ben dere kenarında topladığım taşlarla oynarken, burada gezen bir Fransız subayı, elimdeki bıçak ve taşlarla ne yaptığımı sordu. Elimde üzerine resim yaptığım taşı gördü. Onun için ne kadar para istediğimi sordu ve istediğim parayı verip taşı aldı. Eğer böyle başka taşlar yaparsam onları da satın alacağını söyledi. O günlerde Beyrut'tan gelen bir Fransız şirketi, buradaki tarihi eserleri toplayıp götürüyordu. Ben de çıkarılan tarihi eserlerin benzerlerini yapıp Fransızlara satıyordum. Bu, Fransız işgali boyunca böyle devam etti..."

Elli yıllık emek Şıh Ali'nin anlattığı sadece kendi öyküsü değil, aynı zamanda bir işgalin, bir talanın öyküsüydü."Fransız işgali bittikten sonra da ben bu işime devam ettim. Yaptığım heykelleri şelalede satmaya başladım. Bir gün, Türkiye yönetimi döneminde yaptığım heykelleri satmak için şelalede dolaşırken, beni bir bayan gördü. Heykelleri nereden getirdiğimi sordu; ben yaptım, dedim. Ben Antakya Müzesi'nin müdiresiyim, yarın yanıma gel dedi. Ertesi gün müzenin müdiresi Süheyla Hanım'ın yanına gittim. Beni 'Hitit Çift Aslan' heykelinin bulunduğu salona götürdü. 'Bunların benzerlerini yapabilir misin' dedi, yaparım dedim. O günden sonra Antakya Müzesi'yle çalışmaya başladım. Hitit Aslanı, Hitit Savaş Arabası, Asur Kralı, Zeus heykeli ve daha birçok heykeli yapmaya başladım. Askerlik yaptığım 33 ay hariç 50 yıl boyunca Antakya Müzesi için bazen taklit, mazen kendi tasarımım olan heykeller yaptım." 1980'de müzedeki işini büyük oğlu İbrahim'e devreden Şıh Ali, eski mekânına, şelale başındaki tezgâhına dönmüş. Gün öğleden sonraya evrilirken atölyeden ayrılıp Şıh Ali'ye şelale basındaki mekânına kadar eşlik ediyoruz. Şıh Ali, belki yılların alışkanlığıyla eline aldığı bir taşı yontmaya başlıyor...
www.evrensel.net