Türkiye'yi savaşa çekmeye geliyor

İsrail Başbakanı Ariel Şaron, bugün Türk yetkililerle masaya oturacak. En önemli gündem, iki ülke arasındaki 'stratejik ortaklık.' İsrail böylesi bir ittifakın açıkça ilan edilmesi için bastırıyor.

Türkiye'yi savaşa çekmeye geliyorHABER ANALİZ / Taylan BilgiçTürkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler, bir insanlık düşmanını Ankara'da kırmızı halılarla karşılama noktasına kadar gelişti. 1991 sonunda, ikili ilişkilerin büyükelçilik düzeyine yükseltilmesi kararıyla başlayan bu kendine özgü ittifakın, hem de Filistinlilere yönelik katliamların tüm hızıyla sürdüğü bir dönemde bu noktaya ulaşabileceğini, belki de kimse tahmin etmiyordu. Ama işte "o" noktadayız ve eli kanlı faşist lider, Ankara'da daha da ötesini talep edecek: Şaron'un çantasında, "dostun-düşmanın" resmen saptandığı bir "stratejik ittifak ilanı" var.

İki taraflı oynamak zorTürkiye egemen sınıfları, böylesi bir "resmi ittifak"a ilke olarak karşı değiller; ancak bu durum, bölgesel ilişkilerde Ankara'nın takınageldiği ikiyüzlülük politikasına zarar verecek. İlan edilecek "potansiyel düşman"lar Suriye, İran ve Filistin halkı olunca, devletin "Filistin'in haklarını savunduğunu" ilan etmesinin ne anlamı kalır ki? Bu nedenle, Şaron'un teklifi, ittifakın geldiği noktayı göstermek açısından önemli, ancak olumlu karşılık alıp almayacağı bilinmiyor.

Filistin'in önemi yokTürkiye-İsrail ilişkilerindeki gelişme 1991'de başladı ama, Ankara'nın tutumu, bu tarihi 1993'e çekmekten yana. Devletin ajansı tarafından geçilen haberlerde bile, 1993'te İsrail ile Filistin arasında Oslo Anlaşması'nın imzalandığı hatırlatılarak, "Türk devletinin Filistin'e karşı olmadığı" ima ediliyor. Ancak 28 Eylül'den bu yana süren İsrail terörü, bu "resmi tarih" pozisyonunu zora soktu. Eğer Türk-İsrail ilişkileri'nin temelinde Oslo yatıyorsa, bu kölelik anlaşmasının bile İsrail tarafından tanınmaması sonucu ortaya çıkan bugünkü koşullarda, ilişkiler neden "stratejik" seviyelere yükseltiliyor? Tek başına bu durum bile, Filistin'in çektiği acıların, Türk devleti için en fazla bir "diplomatik kart" olduğunun göstergesi.

Konya muharebeleriAriel Şaron'un bugün başlayan Ankara ziyaretine uzanan yoldaki temel köşe taşlarının "askeri tatbikatlar" olduğunu söylemek abartı olmaz. Daima ABD katılımıyla yapılan bu tatbikatlar, "Güvenilir Denizkızı" gibi deniz kurtarma operasyonlarıyla başladı. Ancak meşhur "Konya muharebeleri", durumu değiştiriverdi. İsrail ve ABD uçaklarının Konya üzerinde günler boyunca manevralar yaptığı, kimilerine göre "düşük yoğunluklu uranyum silahları"nın kullanıldığı bu tatbikat, ittifakın giderek saldırganlaştığının bir ifadesi oldu. Türk yetkililerin söylediği gibi, Konya tatbikatının temeli "savunma" değil "saldırı"ydı ve bu durum, "düşman"ın yavaş yavaş belirlenmekte olduğunu gösteriyordu.

Casus foederisŞaron'un talebi, bugüne dek "stratejik ortaklık" olarak tanımlanan ikili ilişkileri "geleneksel bir askeri ittifak"a dönüştürmek. Yani; iki devlet bir "casus foederis" (devletlerden birinin, askeri olarak diğerinin yanında yer almasına neden olacak durum) belirleyecek, askeri alandaki ilişkiler üst seviyelere tırmanacak ve en önemlisi, "düşman"lar saptanacak. Oysa daha birkaç yıl öncesine kadar, hükümet yetkilileri, "İlişkilerimiz üçüncü bir tarafa karşı değildir" yalanını hiç utanmadan söyleyebiliyorlardı!

Amerikan patentli kaygılarTürkiye-İsrail ittifakının üzerinde yükseldiği temel, bir dizi kritik sorunda varılan görüşbirliği. Ortadoğu'nun askeri açıdan en güçlü bu iki devletinin geleceğe dair "kaygıları" aynı: Suriye, İran, Irak, kitle imha silahları, şeriat tehlikesi ve Orta Asya'nın jeopolitik şekillenişi. Bu sıralananlar, "her nedense", ABD'nin bölge ile ilgili "kaygıları" ile tam olarak örtüşmekte. Dahası var: İki devlet, Avrupa Birliği ile sorunlu ilişkilere sahip ve Rusya'nın güçlenmesinden "hazzetmiyorlar". Bütün bunların toplamı, ittifakın askeri ve saldırgan özüne gerekçe oluyor ve Yeni Dünya Düzencilerinin tüm iddialarına rağmen, Ortadoğu politikasının hâlâ "kaba kuvvet" üzerinden yürüdüğünü kanıtlıyor. Oysa daha birkaç yıl öncesine kadar, başını şimdiki İsrail Dışişleri Bakanı'nın çektiği "liberal" diplomatlar, "Yeni Ortadoğu'da artık önemli olanın askeri güç değil, ekonomi olduğunu" öne sürüyorlardı!

Stratejik demeçlerStratejik ittifakın köşetaşlarının oluşturulduğu dönem boyunca, iki tarafın sözcüleri de, bölge devletlerini kaygılandıran açıklamalardan geri durmadılar. Daha Kasım 1993'te, dönemin dışişleri bakanı Hikmet Çetin, İsrail dönüşünde "Türk-İsrail ilişkilerin tüm alanlarda gelişeceğini ve iki devletin Ortadoğu'nun yeniden yapılandırılmasında işbirliği yapacağını" söyleyebiliyordu. Ağustos 1997'de, Başbakan Mesut Yılmaz, "Türk-İsrail işbirliğinin bölgedeki güç dengesi açısından şart olduğunu" ilan etti. Ertesi yıl, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, iki devletin "Sovyet rejiminin çöküşünden sonra ortaya çıkan hassas güvenlik ortamında birlikte çalışmaya zorunlu olduğunu" öne sürdü. Netanyahu, bunun, "istikrarsızlığın egemen olduğu yerde istikrarı sağlamak için gerekli olduğu" görüşündeydi. Onun Savunma Bakanı İzak Mordeçay ise, daha açık konuştu: "İki devlet ellerini birleştirdiğinde, güçlü bir yumruk oluşuyor. Bu ilişki stratejiktir."

İstikrarsız istikrarOysa, oluşmakta olan bu yumruk, karşısına dikildiği diğer bölgesel oyuncuları da hızla bir araya getirerek, tehlikeli bir kutuplaşmaya yol açıyor. ABD için "istikrar", Balkanlar, Orta Asya ve diğer bölgelerde olduğu gibi Ortadoğu'da da, bir gün sonrasının kestirilemeyeceği bir istikrarsızlık durumu demek! Diğer yandan, istikrarsızlık yaratan kriz ve sorunların sürmesinden yana olan İsrail'in eli güçleniyor ve "Yeni Ortadoğu" palavraları daha doğmadan ölüyor. İsrailli stratejist Efraim Inbar, bu durumu şu sözlerle ifade etmekte: "Türkiye ve İsrail arasındaki stratejik ortaklık, iki devlet de diğer bölge ülkelerinin herhangi bir kombinasyonundan askeri olarak daha güçlü oldukları için, klasik bir güç dengesi eylemi değil. Bu ortaklık, esas olarak ortak tehditleri savuşturmak ve bölgesel statükoyu korumak için işbirliği yapan iki güçün işbirliği." (Meria, Haziran 2001)

Üç temel işlevBölgesel statükonun korunması, en başta, Filistin'deki İsrail işgalinin devam etmesi anlamına geliyor. Yani Türkiye'nin bu ittifakı ilerleten her hareketi, İsrail'in Filistin halkının karşısına daha acımasızca çıkmasına yardımcı oluyor. Nitekim Inbar, "İsrail-Türk antantı, iki devleti de ayrı ayrı güçlendirerek onun bölgesel statüsünü pekiştirmektedir" diyor. Inbar'ın da aralarında olduğu burjuva stratejistlere göre, bu ittifakın üç temel stratejik işlevi var:

1. Caydırıcılığın artırılması

2. Caydırıcılığın yayılması

3. Saldırgan potansiyelÜçü de askeri nitelikli olan bu işlevlere yakından bakalım.

1. Caydırıcılığın artırılmasıİsrail; 1991 Körfez Savaşı, "düşman" gördüğü diğer ülkelerin askeri gücünü artırma girişimleri ve Filistin ile imzalanan sözde barışın ardından, askeri caydırıcılığını artırma ihtiyacı duydu. Türkiye'nin de ABD tarafından aynı yola "ikna edilmesi", ittifakın en önemli gerekçesi. Bu "caydırıcılık", Türk Genelkurmayı tarafından Öcalan krizinde Suriye'ye karşı etkin bir biçimde kullanıldı. İttifak uyarınca, Irak ve İran sınırları üzerinden uçabilen İsrail savaş uçakları, bu ülkelere yönelik bir tehdit durumunda. Bu uçuşlar, bir "kriz" durumunda, İsrail uçaklarının Türk hava sahasını ve hatta üslerini kullanarak; İran, Irak veya Suriye'ye daha etkili saldırılar yapabileceğini gösteriyor. Şubat 1998'deki Irak krizi sırasında, Türkiye'nin Washington Büyükelçisi, "Irak'ın İsrail'e füzelerle saldırması durumunda Türkiye'nin İsrail'e, misilleme için Türk hava sahasını kullandırabileceğini" söylemekten çekinmedi.

Gazze saldırısının anlamıİttifakın İsrail'e getirdiği ikinci bir olanak, denizin daha etkin bir biçimde kullanılabilmesi. Türk limanları ve karasularının kullanılması, İsrail denizaltılarının bölge ülkelerine saldırılarını kolaylaştıracak. Bu saldırıların yıkıcılığı, denizaltılardan Gazze Şeridi'ne fırlatılan füzelerle sergilenmişti. Onlarca Filistinli'nin ölümüne yol açan bu saldırının ardında yatan asıl neden, Filistin'i "değişiklik olsun diye" bu kez denizden vurmak değil, Mısır ve Suriye gibi bölge ülkelerine "Bu işe karışmayın, Filistin'e ne yapacağıma ben karar veririm" mesajı vermekti.

Filistin'e silah yasak!Yine "caydırıcılık" kapsamında, istihbarat alanındaki işbirliğine değinmek gerek. İsrail, geniş Türk sınırlarını kullanarak İran, Irak ve Suriye'ye karşı istihbarat elde ediyor ve bu bilgileri Türk hükümeti ile paylaşıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında, Türk jetlerinin bir İran yolcu uçağını Diyarbakır'a inmeye zorlaması ve uçakta "bagaj kontrolü" yapması, muhtemelen böylesi bir istihbarat ilişkisinin sonucuydu. İttifakın gelişmesinin Ortadoğu'yu ne kadar gerginleştireceğine iyi bir örnek olan bu olayın gerekçesi, İran'ın Suriye aracılığıyla, Filistinli ve Lübnanlı örgütlere silah göndermesinin önlenmesiydi. İşine geldiğinde "Filistinli kardeşler"den bahseden Başbakan Bülent Ecevit onun ikiyüzlü ortakları, Filistin'in kendini savunma, işgal altındaki topraklarında İsrail saldırılarına yanıt verme hakkının önünde dikilen bir engel haline gelmişlerdi. Görüldüğü gibi, caydırıcılığın artması, iki devletin saldırgan tutumunu artırıyor ve diğer bölge ülkelerinin aleyhine, tehlikeli bir durum yaratıyor. Bu durum, Türkiye'nin komşularıyla zaman zaman patlak veren sorunların tehlikeli kapışmalara dönüşme olasılığını da artırıyor.

2. Caydırıcılığın yayılmasıCaydırıcılığın yayılması, kısaca, Türk-İsrail ittifakının bölgede kendi etrafında bir birlik yaratması dileğini ifade ediyor. Ancak bu dileğin gerçekleşmesi oldukça güç. Geçmişten beri bölgede ABD politikalarının bekçiliğini yapan, Filistin halkına yönelik baskılarıyla zaman zaman İsrail'i aratmayan Ürdün, bir istisna durumunda. Türk-İsrail-ABD tatbikatlarına gözlemci statüsünde katılan, ancak bu zamana dek bir türlü "aktif katılımcı" olamayan Ürdün Krallığı, yine de ittifaktan dolaylı olarak faydalanıyor. İsrail ve Türkiye'ye yakınlığı nedeniyle; Şam, Bağdat ve Tahran'a karşı eli güçlenen Ürdün Krallığı, böylece "iç tehditleri" ile rahatça ilgilenebiliyor. Monarşiye yönelik en büyük iç tehdit ise, parya muamelesi gören yüzbinlerce Filistinli, Kısacası ittifak, burada da Filistin halkının aleyhine işliyor.

3. Saldırgan potansiyelTürk-İsrail ittifakının "savunma" kılıflı saldırgan özü, geçmişte yaşanan iki gerginlik ile, Türkiye kamuoyuna onaylatılmaya çalışıldı. Bunlardan biri Öcalan'ın Suriye'den çıkarılması, diğeri ise Yunanistan'ın Kıbrıs'a S-300 füzeleri konuşlandırılmasının engellenmesiydi. Bu iki olay, şoven bir propaganda eşliğinde, ittifakın "Türkiye'nin çıkarına olduğu" illüzyonunun güçlendirilmesini sağladı. Oysa Ortadoğu batağında böylesi bir saldırganlığın hiç de halkların çıkarına bir sonuç doğurmayacağı önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak. Bilindiği gibi ittifakın güncel hedefi, ABD desteğinde bölgesel bir "füze savunma kalkanı" oluşturmak. İsrail'in Arrow füzelerinin Türkiye'ye konuşlandırılmasını öngören bu "kalkan", İran ve Rusya başta olmak üzere geleneksel güçleri bir "karşılık vermeye", ABD-Türkiye-İsrail eksenine karşı işbirliği yapmaya zorluyor. Ortadoğu'nun şimdilik güçten düşmüş görünen, ancak Avrupa Birliği, Filistin gibi faktörler nedeniyle sonsuza dek böyle kalmayacak olan Irak ve Suriye gibi devletlerinin, böyle bir "tehdit" karşısında aralarındaki sorunları unutarak güç birliği yapma olasılığı giderek güçleniyor. Ortadoğu'da meydana gelecek böylesi bir kutuplaşma, Türkiye için "fırtına biçmek" anlamına gelecek. Füzeler, en küçük bir gerginliğin bile çatışmaya dönüşebileceği bir siyasi ortamın yaratılmasında etken olacak.

Bir koyup üç almakGörüldüğü gibi, Türk-İsrail ilişkilerinin stratejik düzeye yükselmesinden en büyük zararı, Filistin davası görecek. İsrail'in önümüzdeki yıl için "bölgesel savaş" kehanetlerinde bulunduğu, Mısır gibi ABD müşterisi bir devletin dahi İsrail karşısında konumlandığı bir ortamda, Türkiye'nin de bu işten "kârlı" çıkacağını söylemek mümkün değil. Şaron'un "stratejik düzey" talebinde, Türkiye'yi bu savaşta kendi yanında görme isteği belirleyicidir. İsrail'in Filistin üzerindeki baskısını sürdürmesi pahasına; Mısır, Suriye ve İran gibi bölge devletlerine savaş açmak, Türkiye insanının çıkarına olmasa gerek. Bu ülke, Özal gibi "Amerikan dostları"nın, "bir koyup üç alma" hedefiyle Irak ile savaşın eşiğine gelmesini unutmuş değil. Özal takımı, Irak'a düşmanlık politikasını başlatarak "bir koymuş", karşılığında ise, diğer sonuçlar bir yana, ülke ekonomisine onmilyarlarca dolar zarar vermişti. Ekonomide olduğu gibi, bölge politikasında da Özal'ın izinden giden bugünkü hükümetin, koyacağı "bir"in karşılığı ise, bundan çok daha ciddi olabilir.
www.evrensel.net