IMF

IMF'nin 'deli gömleği'

Uluslararası sermayenin "koçbaşı" IMF, ülkelere sadece şartlar öne sürmekle yetinmiyor. Artık Meclis'inden özel sektörüne kadar her alanı denetleyen, istekleri yerine getirilmediği zaman cezalandıran bir ağ oluşturuyor.

IMF'nin 'deli gömleği'
Haber Analiz - Bahadır Özgür
Türkiye tam anlamıyla IMF tarafından köşeye sıkıştırıldı. Çok değil, bir kaç yıl önce IMF ile Türkiye arasındaki krizler, özelleştirme yapılmadığı zaman ya da sosyal güvenlik konusunda istenilen bir düzenleme yerine getirilmediğinde ortaya çıkardı. Ve hükümet bu düzenlemeleri zamana yayarak IMF'nin "gönlünü hoş tutmak" için çalışırdı. Şimdi kurumların başına atanacak kişiler dahi IMF'nin onayını taşımak zorunda. İsimler IMF'in onayını taşımadan üst kurullara atandığı zaman da Telekom'da olduğu gibi "para musluğu" anında kesiliyor. Deyim yerindeyse IMF Türkiye'ye bir "deli gömleği" giydirmiş durumda. Bu deli gömleği IMF'nin "yeni stratejisini" de özetliyor.
Uluslararası gözlemciler IMF'nin son yıllarda strateji değişikliğine gittiği konusunda mutabıklar. Özellikle ABD Başkanı George Bush'un yönetime gelmesiyle, IMF'nin de radikal bir değişim sürecine girdiği belirtiliyor. IMF böyle bir değişime neden gerek duydu? Bu sorunun cevabı ABD'nin uluslararası ekonomi politikasındaki değişimlerle yakından bağlantılı.
ABD eski Başkanı Bill Clinton döneminde, eleştirilmekle birlikte radikal bir değişim içine girmeyen IMF, Michel Camdesus'un ayrılmasının ardından Horst Köhler'in başkanlığa getirilmesiyle "yeniden yapılanma" faaliyetlerini hızlandırdı. Bush'un seçilmesiyle de, gerek IMF, gerekse Dünya Bankası, kredi vermede "yeni şartlar" benimsemeye başladı. IMF'deki bu değişimin üye ülkelere kabul ettirilmesinde ABD'nin kamuoyu oluşturmaya dönük faaliyetleri dikkat çekiciydi. Nitekim IMF üyeleri, kredilerin yanlış kullanıldığı ve Fon'un en büyük hissedarı olan ABD'deki vergi mükelleflerinin paralarının boşa gittiği tartışmasıyla sarsıldı. "Rusya ve Ukrayna'da merkez bankalarının IMF'den yeni temin ettikleri kredileri yanlış yolda kullandıkları" iddiaları karşısında, üye ülkelere açtığı kredileri garanti altına alma önlemlerini sıkılaştırma kararı aldı.
IMF 1. Başkan Yardımcısı Stanley Fischer, IMF'den borç alan ülkelerin merkez bankalarına yeni izleme-gözleme, denetleme koşulları konularak, IMF'in gelecekte açacağı kredilerin "doğru dürüst" kullandırılmasının amaçlandığını ifade ediyordu. Ve aynı dönem, gazetelerin manşetlerine yansıyan IMF kredilerinin "usülsüz kullanıldığı" yönündeki haberlerin büyük endişe kaynağı olduğuna dikkat çeken Fischer, "IMF kredi açtığında niyet edilen amaç için kullanılması hayati önem taşıyor, IMF'in güveni hiçbir şekilde istismar edilemez, bu kamunun güvenidir" diyordu. Bütün bu gelişmeler, ABD'nin daha etkin olmasını istediği IMF üzerindeki "değişim baskısını" artırırken, Türkiye'de ve Arjantin'de çıkan krizler konusunda, IMF'nin öngörüde bulunamadığı eleştirileri yoğunlaştı.
Meltzer raporu
IMF ve Dünya Bankası hakkında eleştiri dozu epey yüksek bir raporu geçen yıl ABD Kongresi'ne sunan danışmanlık kurulu başkanı Allan H. Meltzer, Türkiye ve Arjantin'i "kurtarma operasyonlarının", çok şeyin yapılması gerektiğini gösterdiğini söylemişti. Bush yönetimi, bu komisyonun raporunu dikkate aldılar.
Bugün IMF politikaları konusundaki açıklamalarda Fon'un başkanından çok ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill'in ismini duyuyoruz. O'Neill, IMF ve Dünya Bankası için bir dizi reformları hazırladıklarını ve bunu yakında ortaya koyacaklarını belirtiyor. Bu da ABD'nin IMF'nin yeni misyonu için kolları sıvadığını gösteriyor.
IMF ve Dünya Bankası konusundaki uzmanlar da ABD Hazine'sinin de baskısıyla IMF'nin yeni amacının, kredi vermekten çok, ülkelerin uyması gereken şartları ve bu şartların uygulanmasını içeren kontrolları ağırlaştırarak, "yapısal reformları" zorla enjekte eden bir politikalar demeti olduğunu belirtiyorlar. Bu şartların daha da ağırlaşacağını söyleyen uzmanlar, bundan sonra, üye ülkelerle yapılacak düzenlemelerde, ülkelerin yapısal önlemlere zorlanacağı ve çok kısa aralıklar yapılacak kontroller sonucunda, gerçekleştirilen taahhütler kadar kredi verileceğini, taahhütlerin de çok üst düzeyde alınacağını, kredi faizlerinin yüksek olacağını, kredi vadelerinin daha kısa vadeden oluşacağını kaydediyorlar.
Model ülke Türkiye
IMF'nin Arjantin, Brezilya, Meksika gibi ülkelerdeki Telekom yönetimlerinin "hatalarından" da ders çıkartarak, Türkiye'deki uygulamalar üzerinde daha hassasiyetle durduğu belirtiliyor. IMF'nin önceliğinin "mali sektör ve iyi yönetim" olduğu belirtilerek, bu şartların, yapılacak anlaşmaların "olmazsa olmaz" koşulu olacağını, IMF'nin bundan böyle, sadece kamunun değil, özel sektörün de performansını denetleyeceği vurgulanıyor. Değişen IMF'nin, Türkiye ve Arjantin gibi ülkeleri yakından takip ettiğini, bu ülkelere yönelik politikalarının "test" niteliğinde olduğunu ve uygulamaların, diğer ülkelere örnek oluşturacak şekilde belirlendiğine dikkat çekiliyor.
IMF artık ülkelerin sadece para politikasını belirlemekle ve bunun karşılığında da uluslararası finans kuruluşlarına "yeşil ışık" yakmakla görevli değil. Fon, 1997 Asya krizinden sonra stand-by imzaladığı ülkelerin ekonomi politikalarını "yakından izleyerek", hatta bizzat kendi uzmanlarını göndererek yönlendiriyor. Sıkı bir "denetim-gözetim" ağı oluşturuluyor. Bu ağın bir ucunda stand-by'ın gerekleri olarak belli bir miktar kredi dilimi ile bunun karşılığında hangi politikaların uygulanacağı yer alıyor. Hükümet de bu politikaları "niyet mektupları" ile IMF'ye bildirerek taahhüt ediyor. Ancak IMF'nin kurduğu ağın asıl önemli yanı, istenilen ekonomi politikalarını uygulayacak bir "yönetici elitler" grubu oluşturmak. İşte IMF'nin bu yeni stratejisinin ilk uygulama alanı Türkiye oldu.
İşbirlikçiler-satılmışlar
IMF Türkiye'de "denetim-gözetim" ağını oluştururken Meclis'ten Merkez Bankası'na, Hazine'ye kadar bir dizi görevler biçti. Meclis'in önüne konulan menü, kamu alanına giren her türlü etkinliğin serbest piyasaya açılmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri gerçekleştirmekti. Bu milyonlarca emekçinin sefalete sürüklenmesi, işsizliğin artması pahasına yapıldı. Adeta IMF yasalarından oluşan yeni bir "anayasa" hazırlandı. Merkez Bankası ve Hazine'ye ise piyasayı besleyen, ihtiyaçlarını gözeterek gerekli müdahaleleri yapan bir işlev yüklendi. İngiltere'nin 19. yüzyılda kurduğu Sömürge Fonu'nun çağdaş versiyonu olan Para Kurulu bu iki kurumun merkezine yerleştirildi.
Ancak IMF'nin "yeni stratejisi"nin asıl önemli ayağını üst kurullar oluşturuyor. Bankacılık, telekomünikasyon, tütün, elektrik vb. alanlarda kurulan bu üst kurullar, "elit bürokratlar"dan oluşturuluyor. Memur statüsünde olmalarına rağmen bu bürokratların aldıkları maaşlardan yargılanma usulleri, sorumlulukları diğer memurlardan farklı. En önemli farklılık ise IMF'nin onayıyla atanmaları.
Ve bu memurlar; uluslararası sermaye ile çıkarları paralel gittiği müddetçe uluslararası sermayeye boyun eğen işbirlikçilerin konumunu dahi aşan bir misyon üstlenmiş durumdalar. IMF Türkiye'de uluslararası sermayenin "koç başları"nın emrinde çalışan bir satılık bürokrasi tabakası oluşturuyor! Kemal Derviş de bu bürokrasinin "bakanı" olarak karşımıza çıkıyor. Derviş'in bu konuda maharetli olduğunu hatırlatmak gerekir.
Yugoslavya'nın G-17 örneği
Nitekim Derviş'in son görev bölgesi olan Yugoslavya'da yönettiği IMF- Dünya Bankası programı, "Türkiye modeli" hakkında çarpıcı ipuçları taşıyor. Derviş, 1989-1991 yılları arasında Dünya Bankası'nın Yugoslavya'nın serbest piyasa ekonomisine geçişini sağlayacak programın başında bulundu. Bu program Yugoslavya'da "G-17" adıyla ve "ulusal bir program" propagandası eşliğinde yürütüldü. G-17'nin önde gelen üç üyesi, IMF ve Dünya Bankası'nın kadrolu, Washington merkezli elemanlarıydı.
Program; bir dizi iktisatçının, akademisyenin, eski bürokratin oluşturduğu tartışma platformunun ardına "gizlenen" kapsamlı bir ağa bağlanıyordu. G-17'nin amacının "sosyal hayatın her alanında gereken değişiklikleri yaratabilecek, bunları pratik olarak yerine getirebilecek uzmanlardan oluşan ve tüm Sırp kentlerine yayılmış bir ağ oluşturmak" olduğu belirtiliyordu. IMF ve Dünya Bankası, bu ağı kendi politikalarını Yugoslavya'ya empoze etmek amacıyla kullanıyorlardı. Aynı esnada, Yugoslav kamuoyuna G-17'nin yerli malı olduğu kurmacasından söz ediyorlardı.
Türkiye'de uygulanan program tam da böyle bir ilişkiler ağının üzerine oturuyor. Medyasından iktisatçılar grubuna, elit bürokrasisinden yasal altyapısına kadar her türlü gelişme IMF'nin yakın takibi ile parça parça oluşturuluyor. IMF tahakkümünden kurtulmayı aklının ucundan dahi geçirmeyen bir hükümetin yapabileceği tek şey de iyiden iyiye giydiği "deli gömleğini" biraz olsun gevşetmeye çalışmaktan öteye geçemiyor.
www.evrensel.net