Ana kucağından atılmış bir çocuk gibi...

Yaşadıkları topraklarda kökünü sımsıkı salmış çınar gibiydiler; yaşadıkları topraklarından göçe zorlanıncaya kadar.

Ana kucağından atılmış bir çocuk gibi...
Jülide Kalıç
Topraklarından göçe zorlanmış milyonlarca göç mağduru büyük şehirlere göçtüler. Onları bekleyen yokluktu. Açtılar... Yoksuldular... Dilsizdiler... Yurtsuzdular... Yaşadıkları toprakların kökünü sımsıkı salmış çınarları, yerlerinden sökülmüştü. Çoğu kez, son bir kez arkalarına bakacak zamanları bile olmadı.
Göç Edenler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği (Göç-Der)'nin "Göç Haftası" nedeniyle düzenlediği etkinlikler kapsamında İstanbul'da göç alan mahalleleri ziyaret ettiğimizde, zorunlu göç nedeniyle yaşanılan acıları göç mağdurlarından dinledik. "Annesinin kucağından atılmış bir çocuk gibiydim" diye anlatıyorlardı göçe zorlanmalarını.
İlk gün Bağcılar'ın Fatih ve Demirkapı mahallelerindeyiz. Tatvan'a bağlı köylerden yıllar önce göç etmiş aileler tek odalı derme çatma evlerinde misafir ediyorlar bizi. Kaygılı gözlerle dışarıyı kolluyorlar önce. Etrafın tekin olduğunu anlayınca bizi içeri davet ediyorlar. Daha önce de yaşadıkları sorunlara ilişkin görüşmeye gelenler olmuş. Sonrasında polis basmış evlerini. "Ne sordular size? Ne anlattınız?" gibi sorular yöneltmişler. Adlarını dahi öğrenemiyoruz bu yüzden.
Çocukların yüzü gülmüyor
Diğer bir evde çocukların yüzü gülmüyor. Küçük yaşta bir sürü çocuk. Biri emzikli. Ağladı mı, annesi sütünü dayıyor ağzına. Biri sinmiş en köşeye. Konuşmuyor. Annesi doğuştan zekâ özürlü olduğunu söylüyor. Diğer çocuklar da sokakta. Zaman zaman içeri doluşup kayboluyorlar.
Çevirmen arkadaşlar aracılığıyla dinliyoruz anlattıklarını. Koruculuk dayatması onları göçe zorlayan. Bir gün, (Kıyamet günü olarak tanımlıyorlar o günü) ateşe verilmiş köyleri. Yatağı, yorganı her şeyi tutuşturmuşlar o gün. Hayvanlar dağa salınmış. Kimisi ise ateşe verilmiş canlı canlı. Hayvanların bağırışlarının kulaklarından bir türlü silinemediğini anlatıyorlar.
'Ekmek getiremediğim çoktur'
Akrabalarının yanlarına yerleşiyorlar ilk önce. Günlerce günlerce iş aranıyor. Bugün göç edişlerinin üzerinden 10 yıl geçmiş. Geçici işlerde çalışarak karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Evin babası anlatıyor: "Kürt olduğum için işe giremedim. 'Nerelisin' diye soruyorlar. Bitlisli olduğumu söylediğimde geri çeviriyorlar beni. Evime ekmek getiremediğim çoktur".
Şimdi oturdukları tek odalı eve 25 milyon kira veriyorlar. Bir yandan çocuğunu emzirirken, komşuları tarafından nasıl hor görüldüğünü anlatıyor evin annesi. Anlattığı hep açlık hep sefalet. Köylerine geri dönmek istediklerini söylüyorlar ama bir göç daha yaşamaktan korkuyorlar. Köylerindeki baskıların kalkacağına inanmak istiyorlar.
Yoksul daha yoksul
Bir başka eve gidiyoruz ziyaret için. Bir oda bir mutfaktan ibaret oturdukları gecekondu. Sekizi çocuk 10 kişi yaşıyor bu evde. Mutfak aynı zamanda oda olarak kullanılıyor. Yatak yorgan, kapkacak iç içe. Çocukların en büyüğü 18 yaşında. Küçükken ayağını taş kesmiş. Doktora götürememişler yokluktan. O nedenle sakat kalmış ayağı. Çocuklardan biri dere dedikleri kanalizasyon çukuruna düşmüş, kafası yarılmış.
Köy yakılmalarına ilişkin benzer bir hikâyeyi de onlardan dinliyoruz. Köylerinde bolluk içindelermiş. Tarlaları varmış ektikleri, otlattıkları hayvanları varmış. Köy basılmış, ateşe verilmiş... Köyün kadınlarından biri korkudan ölmüş. Onun cenazesini dahi alamamışlar. Sonra İstanbul'a göç.
Ne iş buldularsa çalışmışlar. "Durumumuz biraz iyiydi ama kriz sonrası artık iş bulamaz olduk" diye anlatıyor evin babası. Ekonomik krizin yoksulu daha yoksul zengini daha zengin yaptığını söylüyor. "Köyüne dönmek istiyor musun?" sorusuna, "Evet" diyor, ama hane halkını ikna edemiyormuş. Köyleri henüz yerleşime açılmamış. Köye dönüşün sağlanması için köy halkının büyük bir çoğunluğunun köye dönüş talebinde bulunması lazım. Yoksulluğuyla bir başına kalmışlığının çaresizliği beliriyor gözlerinde.
Yokluk da göç nedeni
Bodrum katında bir eve giriyoruz. Genç bir kadın karşılıyor bizi. Kocası yok evde. Çekinip konuşmak istemiyor önce. Bir bebeği var uykuya dalmış. Uyanmasın diye pışpışlıyor bir yandan. Onun göçü köy yakmalardan, baskılardan değil, yoksulluk. Geleli 3 yıl olmuş. Eşi hastalanmış, çalışamaz olmuş. Kiralarını da ödeyememişler. Çoğunlukla susuyor. Anlatabildikleri anca bu kadar.
Bir başka evde bu sefer karnı burnunda bir kadın karşılıyor bizi. Kucağında küçücük bir bebeği daha var. Eteklerine yapışmış bir sürü çocuk etrafında. Hepsi onun. Kendi dilinden başka bir dil bilmiyor. Onlar göçeli de yıllar olmuş, dışarısı diye bildiği yalnızca evinin önü.
Onca çocuğun arasında biri gözümüze çarpıyor. Saklanıyor annesinin arkasına. Nedenini bilmedikleri bir hastalığı var çocuğunun. Tüm vücudu kurumuş, derisi dökülüyor. Damar damar çatlamış toprak gibi teni. Bu nedenle saklanıyor. Hastalığı doğuştanmış. Doktora götürememişler yokluktan.
Bakkala alışmak dahi zor
Göç mağdurlarının arasında bir de kendi topraklarında göçer yaşayanlar var. Ziyaretin ikinci günü İkitelli semtinde Şahintepesi denilen bir mahalledeydik. Hakkâri'den, Bitlis'ten, Diyarbakır'dan göç almış bu mahalle. Kendi topraklarında yayladan yaylaya göç ederlermiş. Yayla yasağı getirilince, İstanbul göç ettikleri son durak olmuş. Şahintepesi, kayalıkların üzerine kurulu yükseklerde bir mahalle ama kendi toprağının dağına, yaylasına benzemiyor burası.
İstanbul'la gelince bakkaldan yaptıkları ilk alışveriş çok zorlarına gitmiş. "Biz her şeyimizi kendimiz yetiştirir, kendimiz yapardık. Pazara gittik. Fasülye alacağız. O zaman "kilo" ne demek öğrendik. Bir kilo fasülye tarttı verdi pazarcı. Bir avuç bir şeydi. Şaşırdık kaldık." diye anlatıyorlar, kendilerine kâbus gibi gelen bu yaşadıklarını.
Özgürce yaşamak istiyorlar
Gençler ise köylerine geri dönmek istiyorlar istemesine de iki arada bir derede kalmış durumdalar. Bir türlü ayak uyduramadıkları bu şehirden köylerine geri döndüklerinde, yeni başlayacak olan yaşamlarına uyum sağlayamayacakları endişesini taşıyorlar bir yandan. Gençlerden biri mesleğini anlatıyor: "Garsonum ben. Ayıptır söylemesi iyi yaparım işimi. Şöyle bir fiziğime baktıklarında, beğeniyorlar beni. Bir iki kelime konuştuğumda 'Türkçen bozuk' diyorlar, almıyorlar işe. Ben Doğuluyum. Dilimi nasıl değiştireyim. Birçok baskı ile karşılaşıyoruz İstanbul'da".
Bir dokunsan bir ah işitiyorsun göç mağdurlarından. Bir şartla dönmek istiyorlar köylerine. Zararlarının karşılanmasını istiyorlar. Topraklarında baskısız, zulümsüz yaşamak istiyorlar. İstedikleri gibi...
www.evrensel.net