Yapış yapış Amerikan milliyetçiliği

Yapış yapış Amerikan milliyetçiliği

ABD'nin savaş merkezi Pentagon'un büyük destek verdiği Pearl Harbor filmi, tam bir fiyasko. 1.6 katrilyon liraya mal edilen film, tek ve uzun bir çatışma sahnesinden ibaret adeta.

Yapış yapış Amerikan milliyetçiliği
Ian Buruma
Savaş filmleri alanında bunca para, çaba ve teknik uzmanlık, çok az durumda, Pearl Harbor'da olduğu kadar kötü bir sonuç vermiştir. Dijital teknoloji ve Yönetmen Michael Bay'in reklam filmleri ile rock müziği video kliplerinde edindiği uzun tecrübe sayesinde film müthiş görünüyor; çatışma sahneleri sizi sinema koltuğunda gerçek Pearl Harbor saldırısına olabildiğince yakın hissetiriyor. Ancak bu bom-bomların dışında, ki tekrar ediyorum bunlar cidden iyi bom-bomlar, gerçekten iyi, sakız gibi bir melodram ve tatlı ve utanmaz bir Amerikan milliyetçiliği dışında bir şey yok.
Temiz yüzlü, tamamıyla Amerikan
iki savaşçı ve her birine düşen birer kız ile ilgili melodramik hikâyeyi bir kenara bırakacağım. Beni asıl rahatsız eden milliyetçilik oldu. Kesintisiz, "cesaret", "Amerika'nın ruhu", "onur", "kahramanlık" "görev" ve "ülkesi için ölmek" patırtısı, askerlerin Riefenstahl-vari çekimleriyle beslenmiş; dar açılar; arkadan vuran güneş; uzun bacaklar; sarı saçlar; bronz tenler; kocaman kaslar; arsız sırıtmalar; amansız bir kararlılığın ifadesi çeneler. Ben Affleck ve Josh Hartness pekala Güney Kaliforniya Spartaküs Rehberi'nin kapağında da yer alabilirdi.
Milliyetçilik hem tiksindirici hem de şişirme. Tokyo saldırısına yollanan bombacılar, sevimli bir biçimde Mickey Mouse ile dekore edilmiş. Bitkin RAF subayı (soluk yüzlü, İngiliz), Affleck'e, eğer bütün yankiler onun gibi
ise tanrı Almanları korusun diyor. Kahramanların ulusunun kahraman bir başkanını, ayakları üzerinde dikilen sakat bir Roosevelt'i "alçaklık günü" hakkında kükrerken görüyoruz. Yaralı askerler hastanede ölürken ve kıymetli kan Coca-Cola şişelerine doldurulurken bir ağıt duyuyoruz. Bayrak güney rüzgârında ihtişamlı bir şekilde dalgalanırken Amerikan milli marşı olan Yıldız-Şeritli Bayrak'ı duymuyoruz ama bunun dışındaki tüm milliyetçi düğmelere, hiçbiri ıskalanmaksızın basılıyor. Subaylar adamlarını seviyor, kızlar adamlarını seviyor, adamlar kızlarını seviyor, adamlar birbirlerini seviyor. Aslında kızlar ikinci planda. Daha önceki pek çok film gibi bu da Amerikan ahbaplığını kutsuyor.
İroninin ölümü
Çocukların hâlâ bayrağa bağlılık yeminleri ettiği Amerikan eğitim sisteminin doğasına ve Amerikan siyasetinde milliyetçi uydurmaların taşıdığı öneme verildiğinde belki de bunların hiçbiri bizi şaşırtmamalı. Yine de bir ironi yoksunluğu dikkat çekiyor. Daha önce bu kadar da değildi. 1960'larda ve '70'lerde yapılan Hollywood savaş filmleri yergi, ironi ve yıkıcı bir zekâ ile doluydu. O zamanlarda, Vietnam ve Kent günlerinde, sinemaya gidenlerin bu denli büyük bir kısmı askeri şerefe dair vaazlar için bu denli delirmiyordu. Richard Nixon'ın favori filmi Patton bile eski bir savaşın belirsiz bir portresiydi.
50'lerde yapılan filmler de bu kadar bön değildi. Nasıl olabilirler ki? Film yapımcılarının ve oyuncuların büyük kısmı bizzat savaşa katılmıştı. John Wayne ve Ronald Reagan hiç aksiyon görmemiş olabilir ama James Stewart ve Robert Mitchum görmüştü. Amerikan cesaretini öven filmlerde dahi, karanlık bir yan, saf soylu duygulara dair bir belirsizlik vardı. Bunu Mitchum'un boş bakışlarında görebilirdiniz. John Wayne'in kahramanlıkları bugün bize modası geçmiş görünebilir, ancak Wayne çok az kere içli olmuştur. Pearl Harbor ile kıyaslandığında, Iwo Jima Kumları gibi sıradan bir John Wayne filmi daha derinliklidir. Onun kuşağının insanları, gerçek askerlerin kahramanlık hakkında çok fazla gevezelik yapmadığını; küfrettiklerini ve bir dahaki kanlı savaşa kadar hayatta kalmayı umduklarını bilirdi. Ama bunu Pearl Harbor'ı yapanlardan bekleyemezsiniz. Hiçbir savaş hakkında hatıraları yok. Savaş onlar için eski bir nostaljiyle süslü uzak bir rüya.
Kibar askerler!
Pearl Harbor'ı eski savaş filmlerinden belirgin bir şekilde ayıran başka bir şey de; karanlık, ya da hafif yollu da olsa karanlık karakterler barındırmayışı. Lee Marvin veya Jack Palance kalıbında kötü adamlar yok. Herkes iyi kalpli. Japonlar bile iyi adamlar: Tuhaf ama iyi. Çatışmaların sıcağında Amerikan kahramanların söylediği en kötü söz, "Şapşallar" oluyor, o dönemde çok yaygın olan "Sarı piçler" değil. Zamanımızın ruhuna uygun bir biçimde (ve Japon pazarına kurnaz bir bakışla) başka bir kültürden geldikleri için Japonların bizimkilerden farklı değerlere sahip olduğu kabul ediliyor. Affleck'in gözlediği kadarıyla Japonlar "belirli bir bakış açısına sahip onurlu insanlar."
Bu kulağa hoş geliyor ancak hepsinin böyle onurlu olduğunu nereden biliyor? Çin'i işgal edip milyonlarca Çinli sivili öldürmek onurluca mıydı? Bu bağlamda bazı Amerikan kahramanları ne kadar onurluydu. Büyük Amiral "Bull" Halsey'in ünlü sözünü düşünün: "Caponları öldürün, caponları öldürün, daha fazla capon öldürün." Ya da Tokyo'da 100 bin kişinin bir gecede "kaynayarak, haşlanarak, pişerek öldüğünü" zevkle anlatan Tokyo bombacısı (daha sonra Kuzey Vietnam) General Curtis LeMay'i. Savaşta faydalı insanlar olabilir, ama
onurlu insanlar?
Japonların egzotik olduğu fikri Pearl Harbor'dan üretiliyor. Aslında pek çoğunu görmüyorsunuz, ama gördüğünüzde de, en garip mekânlarda tuhaf, hırıldayan (genellikle de gerçek bir Japon aksanıyla değil) adamlar olarak karşınıza çıkıyorlar. Dev Yükselen Güneş bayraklarının her Japon amiralinin arka planında yer alması zorunluluk gibi. Filmdeki Japonya sokak sahnelerinden birinde de, içinde gülümseyen, birbirlerine selam veren kimonolı kadınlar olan bir tapınak var. Japon Havayolları'nın '50'lerden kalma takvimindeki resimler gibi.
Eski bir Japon filmi
Filmin yarısında, aniden 20 sene önce Tokyo'da izlediğim başka bir Pearl Harbor filmini anımsadım. Hawaii'den Malaya'ya Denizde Savaş; Yamamoto Kajiro tarafından 1942'de saldırının yıldönümü vesilesiyle yapılmıştı. Şimdiki Amerikan filmi gibi o da sinema tekniği açısından muhteşem bir başyapıttı. O zamana dek yapılan en pahalı Japon filmiydi, Kajiro, daha önce görülmedik efektler kullanmıştı. Minyatür modellerle çekilen savaş sahneleri o denli gerçekçi, o denli becerikli bir şekilde yapılmıştı ki, filmi daha sonra gören Amerikalılar gerçek sandılar.
Ancak bana filmi hatırlatan başarı sahneler ya da milliyetçi mesaj değil, filmin Pearl Harbor ile nedereyse aynı olan ruhu idi. Batılı örneklerinin aksine Japon savaş propagandası, düşmanın alçaklığını vurgulamama eğilimindeydi. Kısmen teknik nedenlerden ama daha çok düşmanın karakteri asıl konu olmadığından Pearl Harbor'da gerçekten olduğu gibi, düşman az gösteriliyordu. Asıl tema "görev", "cesaret" ve "feda" idi. Yine savaş zamanı batı filmlerinin aksine Japon filmleri savaşın zorluğunu hatta dehşetini gizlemek için çaba harcamaz. Aksiyon ne kadar sert olursa, savaşçıların görev ve fedakârlık ruhu bize o kadar onurlu gelir. Japon propagandası bu nedenle Batılı rakiplerine göre daha gerçekçi olmuştur. Hollywood, şimdi Japonları yakaladı.
Japon filmindeki karakterler ve savaş sahnelerinin geçtiği mekânlar da Pearl Harbor'a benziyor. İki filmde de kahramanlar taşrada yetişen gençler. Ukala şehir züppeleri değil, toprağın uçmak için can atan gerçek oğulları. Pearl Harbor'da olduğu gibi onların da eğitimlerini izliyoruz. İki filmde bir ahbabın daha zayıf durumdakine her zaman nasıl baktığını anlatıyor. Kültürel farklılıklar var elbette. Japon filminde, kardeşlik hiyerarşisini takdis etmek amacıyla bir kahraman diğerinden daha genç yapılmış. Amerikalılar daha eşit. Dişi aşk nesnesi Amerikan filminde genç ve güzel bir hemşireyken, Japon kahraman kalbini annesine vermiş. Ancak bunlar yalnızca detaylar.
Savaş bittikten sonra dahi Japonlar Pearl Harbor'daki zaferlerinin uçup gitmesine izin vermediler. 1956'da Savaş Tanrısı: Amiral Yamamoto ve Birleşik Filo filmiyle bir kez daha kutladılar. ABD'li film tarihçisi bu filmin "ölmeyi arzu eden zayıf aktörlerine" dikkat çekmişti. Şöyle yazan bir Japon eleştirmenden alıntı yapıyordu: "Ölümleri şerefliceydi."
Bu bir Japon'a kamikazeyi hatırlatabilir. Ama aslında Pearl Harbor'u yapan Japonların verdiği mesaj da aynı. Filmlerinin Pearl Harbor'un yıkımı ile sonlanmasını istememişler. Daha yüce, daha kahramanca bir şey istemişler. Ve sonu ölümle geleceği belli bir görevden daha kahramanca ne olabilir ki? 1942'de Yarbay James H. Doolittle'in yönettiği Tokyo saldırısı da böyle bir görevdi. Gerçek hiçbir askeri anlamı yoktu. Doolittle'ın filmde dediği gibi, sadece bir "iğne darbesiydi" ama saf bir düşmana saldırma kararlılığı ulusun moralini yükseltecekti. Zafer, en kararlı olan ulusa aittir. Yine filmde pilotlardan biri ona uçağı Japonlar tarafından vurulursa ne yapması gerektiğini sorduğunda Doolittle asla esir düşmemesi, uçağını bir intihar bombası gibi kullanması gerektiğini söylüyor.
Doolittle bunları gerçekten söylemiş midir bilmiyorum ama bu kamikaze ruhu değil de nedir? Japon askeri liderlerini etkisi altına alan şey, savaşların saf irade ile kazanıldığı fikriydi. Genç çiftçi çocuklarını gidip kendilerini ulusun morali için öldürmeye yollamak için gereken şey de fedakârlığın yüceltilmesiydi.
Doolittle saldırısı büyük bir maharetti ama gerçek şu ki ABD'ye savaşı endüstriyel üstünlüğü, insan gücü ve doğal kaynakları kazandırdı. İrade, cesaret ve fedakârlık belirleyici faktörler değildi. Yine de insanlar ölmeye hazır değilse bir savaşı kazanamazsınız. Öyleyse propagandanın da bir rolü vardı. Ama şimdi? Biz -ya da Amerikalılar- neden bu milliyetçi tantanaya ihtiyaç duyuyoruz? Dış operasyonlarda kayıp vermekten bu kadar korkan bir ülkenin ulus için ölmeyi yüceltmesi tuhaf. Clinton akşam haberlerinde görünen "ceset torbalarından" o denli korkuyordu ki asker gönderilemeyecek kadar yüksekteki kentleri bombaladı. Bush'un da farklı olduğuna dair hiçbir kanıt yok.
Neden şimdi?
Öyleyse neden böyle bir mide bulantısı çıkardılar? Belki de bu bir çelişki değildir. Hollywood, gerçeği yansıtan bir şey yerine arzu edilen gerçeği üretme işinde. Ekonomik zorluk dönemlerinde, Hollywood bize iyi yaşam koşullarını gösteriyor. Göreli barış zamanlarında Hollywood bir kahramanca fedakârlık filmi öneriyor. Ulus için ölme çağrıları yapıldığı zamanlara dair bir nostalji duymamız isteniyor gibi. Savaştaki kişilerin daha iyi insanlar olduğun bizim de onlara daha fazla benzememiz gerektiğine inanmamız bekleniyor. Belki de yeni bir savaş kişisel gelişimimiz açısından yararlı olacaktır.
Bu aynı zamanda sinsice. En azından öyle görünüyor. Ama bana durum daha da vahim gibi geliyor. Bu garip töreni yapanların samimi olduğunu hissediyorum. Kendi maharetlerine inanıyorlar çünkü bu bizim iyi hissetmemezi sağlıyor, dolayısıyla onların da daha iyi, daha güçlü zengin. Öyleyse gerçeğe kimin ihtiyacı var? Yalnızca arkanıza yaslanın ve şovu izleyin. Bir dahaki savaşa kadar. O zaman belki ölürüz, şerefsizce.
www.evrensel.net