Bir piyeste iki dost

O günlerde hapishane içinde "Adem babaların" durumu neyse, dışardaki yoksulların durumları da oydu. Kıtlık, açlık, hastalık, verem. Öte yanda savaş zengini, sonradan görme, ne oldum delisi kalpazanlar.

Bir piyeste iki dost
Aydın Aydemir
Bazı tarihler vardır.
Belleklere kazınır...
3 Haziran 1963.
Nâzım'ın ölümü!..

Dr. Neşati Üster'i tanır mıydınız?
Nâzım Hikmet'in güzel gözlü, al yanaklı doktorunu?
Neşati Üster 1906'da Gelibolu'da doğar.
1924'te Tıbbiye öğrencisidir.
Aynı yılın haziranında tutuklanır. İstanbul'dan Ankara İstiklal Mahkemesi'ne tutuklu olarak sevk edilir, yargılanır. Hükümeti silahla ele geçirmek savıyla 10 yıl küreğe mahkûm olur. Mahkemede bulunmadıkları için gıyaben yargılanan aynı davadan sanık Dr. Şefik Hüsnü, Hasan Ali Ediz ve Nâzım Hikmet'e 15'er yıl ceza verilir. Nâzım bir süre İzmir'de gizlenir. Sonra da bir yolunu bulur, dışarı kapağı atar.
Gel zaman, git zaman af çıkar... Neşati Üster aftan yararlanır, mapusaneden çıkar, öğrenimini bitirir, stajını yapar, doktor olur; Sivas'a atanır.
Yıl 1938.
Nâzım hapiste.
Yıl 1940. Nâzım, sağlık nedeniyle Çankırı Hapisanesi'nden Bursa Hapisanesi'ne nakledilir.
Aynı yıl, Neşati Üster de Bursa'ya doktor olarak atamasını yaptırır.
"Hastanenin idare binası... Jandarması yanı başında bir adam, banka oturmuş. Kasketini kaşının üstüne indirmiş, başını önüne eğmiş, öylece durur.
- Beni mi çağırdınız? dedim, gülümseyerek, oturan adama.
Başını kaldırdı, Nâzım!
Kucaklaştık!.."
Ben Neşati Üster ağabeyi 1970 yılında Ankara'da tanıdım.
Sağlık Bakanlığı'nca düzenlenmiş bir kongreye katılmak için gelmiş.
Sıhhıye'de bir kebapçı dükkânına oturduk. "Nâzım"ı yeni yayınlamıştık. "Buyurun, dedim, sizin." Uzattığım kitabı aldı. Kapaktaki Nâzım'ın resmine sevgiyle baktı, sayfaları okşarcasına araladı.
Sonra Samiye Abla'nın (Nâzım'ın kız kardeşi) yüz metre kadar ilerdeki evine gittik. Seyda Ağabey de evdeydi. Samiye Abla bize kendi yaptığı votkasından ikram etti. Nâzım'a kadeh kaldırdık.
Saatler süren bir söyleşi...
Dostluk, ağabeylik, kardeşlik...
Sonraki yıllarda Bursa'da, evinde, lokantalarda, İstanbul'da Maltepe'de Süreyya İstasyonu'na bitişik bizim kiralık evde gelişen, perçinlenen karşılıklı güven, sevgi... Ve '80'li yılın ev baskınları, aramalar, taramalar, gözaltılar, işkenceler... Soruşturmalar...
Ah bellek!..
Unutsan da olmuyor, unutmasan da...
***

Bir keresinde Neşati Ağabey:
- Aydın, dedi. Nâzım; Bursa Hapishanesi'nde çok şey yazdı. 12 yıl geceli gündüzlü yazdı. Bu yazdıklarının ne kadarı poliste kaldı, ne kadarı da dışarı çıktı, ne kadarı emin ellerde, açığa çıkmaya uygun ortam bekliyor; bilinmiyor. Sürekli çalışan, düşünen, düşündüklerini yazan bir ozanın (Nâzım gibi doğurgan bir ozanın) şu anda yayınlananların çok üstünde ürünleri olması gerekirdi, diye düşünüyorum. Benim en büyük endişem ve korkum yakma, yok etme eylemi. Tek böyle olmasın. Umut ya, Y. Kadri Karaosmanoğlu'nun "Yaban" romanının ortaya çıkışı gibi, taşların altından Nâzım'ınkiler de çıkabilir, ya da duvarların içinden ses verebilir...
Hapishanenin dışındaki dünya ile ilişkisini hep taze tutmak isterdi Nâzım. İsterdi ama olanakları sınırlıydı. Radyosu, kitapları, dergileri ve günlük gazeteleri... Mahkûmlardan bazıları, hapishaneye girebilme şansı olan ben, bazı özel kişiler; tanınmış sanatçılar... Hepsi bu kadar.
Her buluşmamızda beni adeta tutuklardı Nâzım. "Anlat Neşati.. Neşati anlat.. Dışarda neler oluyor? Savaşın bıçağı, yoksulun kemiğine dayanıyor mu?"
İkinci Dünya Savaşı'nın insanımızda somutlaşan görüntülerin, açlığın, kıtlığın, hastalıkların, buna bağlı ölümlerin resimlerini istercesine sıkıştırıyordu beni.
Benim uğraşı alanım veremdi. Şimdi de öyle. Yalnız koşullar değişti, bilim ilerledi... Hapishanede olduğu gibi mi dışardakiler?
O günlerde hapishane içinde "Adem babaların" durumu neyse, dışardaki yoksulların durumları da oydu. Kıtlık, açlık, hastalık, verem. Öte yanda savaş zengini, sonradan görme, ne oldum delisi kalpazanlar. Bunların birinci işleri kapkaç ticareti, ikinci işleri ise gammazcılıktı.
Nâzım, içerde tutulan hedefti, dışarda ben tehdit altındaki hedef... Bu nedenle bana belge, şiir vermezdi..
Nâzım bunun bilincindeydi. Ve beni sık sık uyarıyordu. Ona göre dışarda cana kıymak, içerde kıymaktan daha kolaydı. İçerdekilerin kimliği belliydi, ya dışardakilerin? Kim vurduya giderdi insan.
Ne yazık ki, Sabahattin Ali'nin öldürülüşü Nâzım'ı doğruladı.
"Bak Neşati, diyordu, bu anlattıklarını yazıya aktaracağım. Şiir olacak, piyes olacak. Sahneye çıkarmayılız bu insanları. Seyirci kendi gerçeğini görmeli. Onların dili biz olmalıyız, sosyalistler olmalı."
***

Sormuştun Neşati Ağabey'e:
- Peki, sizin anlattıklarınızın yapıtlaştı mı, bir yerlerde yayımlandı mı?
- Bilmiyorum ki.. Ne elime geçti, ne de gördüm.
- Ya "Angine Pektoris?" dedim.
- Bu şiiri yazacağını da bilmiyordum. Sözünü etmemişti. Yine bir ziyaretim sırasında, hapishane revirinde okudu bana. Hem heceleri uzata uzata; yaşayarak. Çok duygulanmıştım!..
- Bir de şimdi okusak, sakıncası var mı? dedim.
- Sevinirim, oku, oku...

Angine Pektoris
Yarısı burdaysa kalbimin
yarısı Çin'dedir, doktor,
Sarı nehre doğru akan
ordunun içindedir.
Sonra bir şafak vakti, doktor
Yunanistan'da kurşuna diziliyor.
Sonra bizim burada,
mahkûmlar uykuya varıp, revirden
el ayak çekilince,
kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır,
her gece, doktor.
Sonra şu on yıldan bu yana
benim fakir milletime ikram edebildiğim
bir tek elmam var elimde, doktor,
bir kırmızı elma:
Kalbim.
Ne arteryo-akleroz, ne nikotin, ne hapis,
işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
bende bu ANGİNE PEKTORİS.
Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya
rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor.
1948

Bu duyarlı yüreğin koruyucu meleği Dr. Neşati Üster artık yaşamda değil. 1986'da yitirdik.
Nâzım öldükten sonra arkadaşı Ekber Babayef'in yoğun bir emek ve titizlikle bir araya getirip yayımladığı "Nâzım Külliyatı" eline geçmemişti. O yayında çıkan piyeslerinden 'Sabahat' isimlisini okuma olanağı olmamıştı. Piyesin kahramanlarından güzel gözlü, iyi insan, yoksul dostu Neşati'yi okuyamamıştı. Oysa olayı Nâzım'a anlatan kendisiydi.
Neşati Üster'e 'öldü' demek de uygun düşmüyor.
Nâzım Hikmet, Türk yazınında, dünya yazınında okunduğu sürece zor günlerinde kendisine sevgiyle, içtenlikle, dost elini uzatanlar unutulmayacaktır. Özellikle Bursa Hapishanesi'nde koğuş ağalarının ona hazırladıkları ölüm tuzağını bozan dostları...
Lütfen 'Sabahat'ı okuyunuz. (De yayınevi; 1978)
Bu piyese konu olan ikinci dostunu da başka bir yazıya bırakıyorum.
Dostlukları, anıları, gömütleri ışık içinde olsun.
www.evrensel.net