Gidecek yerimiz kalmadı

Mardin'li Öztekin ailesinin, son 14 yıldır baskının ve yoksulluğun damgasını vurduğu yaşamları aylardır çadırda sürüyor. Yıkımla tehdit edilen çadırlarını "Gidecek yerimiz kalmamıştır.

Gidecek yerimiz kalmadı
Serpil İlgün
Kavacık'ta, Anadolu Yakası'ndan Avrupa Yakası'na Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinden geçenleri İngilizce yazılarla uğurlayan tabelanın karşısına düşen çukurluktaki derme çatma çadır, OHAL'in dört bir yana savurduğu ailelerden birinin son adresi... Mardin'in Yukarı Mezra Köyü'nden "kuru canlarını zor kurtarıp" önce Diyarbakır'ı, ardından İstanbul'u mesken eyleyen Öztekin ailesi, işsizlik ve artan yoksulluk karşısında isyan ediyor.
Mehmet Öztekin, geniş aralıklı tahtaların kartonlarla desteklenip, dışardan naylonlarla kaplanan ve elden geldiğince bir ev görünümü verilen çadırı 5 ay önce kurmuş. 50 milyon tutarındaki kirayı ödeyemeyince, "En büyüğü 19 yaşındadır, o da kızdır. En küçüğü 5 yaşındadır" bilgisini verdiği 7 çocuğuyla birlikte "çadıra çıkmaktan" başka seçeneklerinin kalmadığını anlatıyor. 39 yaşında olduğunu söylediğinde, komşudan alınan elektiriğin mum ışığını andıran voltajının gizleyemediği yüzünün derin çizgilerinde ve yıpranmış bedeni üzerinde gezinen bakışları ikna etmek istercesine, nüfus cüzdanını çıkararak, "Hep acı görmüşüz biz. Ondan böyle çökmüşüz" diyor İstanbul'da öğrendiği Türkçesiyle...
Önce Diyarbakır
Mardin'in Derik ilçesine bağlı Yukarı Mezra Köyü'ndeki evleri '86'da yakılınca, umutlar önce Diyarbakır'a bağlanmış. "Kuru canımızı zor kurtardık. Yanımıza bir kaşık bile almadan Diyarbakır'a vardık" diyen Mehmet Öztekin, 6 yıl kaldıkları Diyarbakır'ın yoksul semti Bağlar'da at arabacılığı yaparak geçinmeye çalıştıklarını, ancak artan yoksulluğun her türden baskıyla birleştiği Diyarbakır'da barınamadıklarını anlatıyor. "En çok da çocukları düşündüm, okusunlar istedim. Bir yere gideceğim, levha okuyamıyorum. Bir gazete okuyamıyorum. Benim düştüğüm hale çocuklarım düşmesin dedim" diyen Öztekin'in bu asgari beklentilerinin gerçekleşmesini umduğu İstanbul'da da, ekmek kavgasının düşündüğünden zor olacağını kavraması uzun sürmemiş.
Sürekli bir iş bulamadığı bu büyük şehirde, kâh gündelik işlerde, kâh sokaktan topladığı demir, plastik ve kağıtları satarak geçindirmeye çalışmış ailesini. "Tembel değilim" diyor kaşlarını çatarak: "Vallahi billahi sabahtan akşama kadar köpek gibi çalışıyorum. Ekmek zor eve yetişiyor. Un alacağız, paramız yok. Sabahtan akşama kadar en çok 5-6 milyon çıkarıyorum. Öyle günler oluyor bir şey çıkaramıyorum. Bilmiyorum ne yapacağız".
Kriz depremden beter
Öztekin'in üç çocuğu okula gidebiliyor. 17 yaşındaki Leyla ile 19 yaşındaki Hasibe okul yüzü görememiş. Okula giden çocuklarının öğrenimlerini sağlayamamaktan kaygılanıyor. Devletin halkını gözetmesini istiyor.
Öztekin, ithal bakan Kemal Derviş'den habersiz. Ama "depremden beterdir" diye tanımladığı krizi biliyor. "Devlet de benim gibi açtır aç. Parayı dağıtmaktan elinde birşey kalmamış.Devlet böyle yapmasın, milletin evini yıkmasın, işsiz bırakmasın. Fabrikaları kapatmasın. Millet dükkânını kapatmasın. İşçiler, memurlar haklıdır. Böyle giderse millet perişan olur. Milletimiz de birlik olsun, birbirine yardımcı olsun. Bu paralar nereye gidiyor. Bu millete baksa, perişan etmese olmaz mı? Artık yeter". Konuşması boyunca, "Kusura bakmayın, Türkçe bu kadar biliyorum" demekten vazgeçmeyen Öztekin, istemlerini böyle sıralıyor.
Çadırı da yıkılacak
Türkçe konuşmakta zorlanan Behiye Öztekin de, durumlarının her geçen gün zorlaştığını söylüyor. Kolunu bir trafik kazasında kaybeden Behiye Öztekin, "gün yüzü göstermeyen" İstanbul'a öfkesini dile getirirken, "Bilmiyorum ki biz ne yapmışız bu devlete?" diye soruyor. Çaylar dağıtılırken, söz yeniden çadıra geliyor. Gecelerinde titreyerek yatılan kışın geride kalmasına seviniyor Mehmet Öztekin, "Yazın da sıcak olur ama sıcaktan zarar gelmez" diyerek.
Yıkım fermanı veren belediyenin, çevredeki gecekondularla birlikte, kendi çadırlarına da okul tatiline kadar süre tanıdığını belirten Öztekin, 39 yıllık yaşamının bu son adresini kaybetmemek için ölümüne direneceğini söylüyor. "De nereye gidelim. İsterse bizi öldürsün. Gidecek yerimiz kalmamıştır. Biz burdan teprenmiyoruz".
Mehmet Öztekin, içinde her türden acının ve baskının barındığı bir inkâr politikasının oradan oraya savurduğu yaşamının yeniden dağıtılmasına izin vermeyeceğini ifade ediyor. Geleceğe ilişkin beklentiler "Para olursa alınacak" olan bir torba una indirgense de Öztekin, büyükşehre bir ucundan dahil olmaya başlayan çocuklarının okur yazar olmanın ötesine geçebilmeleri için canını dişine katmaya devam edeceğini söylüyor, "en büyük isteğim budur" diyerek.
Bir de, "Allah izin verirse" köyüne varıp, ağaç gölgesinde yorgunluk çayı içmek. Gerilerde kalan huzuru duyumsayarak...
www.evrensel.net