Pasaportun rengi

Stuttgart'ta hava sıcaklığı otuz dereceydi. Parktaki gençlerin güneşlenmek için ne kadar soyunduklarını bilemiyorum. Havaalanında kucağı çocuklu bir kadına verdim sıramı.

Pasaportun rengi
Sennur Sezer
Stuttgart'ta hava sıcaklığı otuz dereceydi. Parktaki gençlerin güneşlenmek için ne kadar soyunduklarını bilemiyorum. Havaalanında kucağı çocuklu bir kadına verdim sıramı. Elindeki çantalarla başa çıkacak hali yoktu. Mızırdanan bebeği "anneannem, anneannem" diye sakinleştirmeye çalışınca biraz daha dikkat ettim. Kırk yaşlarında olabilirdi ancak. Batı ölçülerine göre anne olmak için hiç de geç yaş değil. Uçakta yerleşme telaşıyla gözden yitirdim. Konuşamadım. Pasaport kontrolündeki kargaşada yine yan yana düştük. İşaret ettim önüme geçmesi için. İki ayrı pasaport çıkardı. Biri Alman biri Türk pasaportu. Pasaport polisi benim kadar bile şaşırmadı. Benzeri olayları her gün yaşıyor olmalıydı.
Öyküyü kurmak kolay. Çalışan bir genç anne, annesiyle yurda göndermişti bebeğini. Belki de yüzlerce benzeri olan bir öykü. Yıllar sonra çocuğunun ilk adımlarını, ilk diş çıkarışını görmemenin, ilk sözcüklerini duyamamış olmanın burukluğuyla, onu hiç başıboş bırakmamış olmanın, özenle büyütme adına özlemini duymanın kıvancını birlikte duyumsayacaktı. Kendisi Alman yurttaşıydı, çocuğu da. Annesi Türk vatandaşı. (Öyküyü başka türlü kurabilir miyim bilemiyorum). Türkiye'li emeğin toplu olarak dışa göçünün kırkıncı yılında çok yaşanmış öykülerden biri bu. Elbet, olumsuz öyküler de var. Çocuklarını arabanın arka koltuğunda uyutup, işten çıkan eşine devreden ana babaların öyküleri bugün yarı acı yarı tatlı öykülerden sayılıyor. O bebekler bugünün gençleri. Onların geleceği özelleştirmelerle işsiz kalanların durumu kadar heyecanla izleniyor. Bu arada Türkiye'deki gelişmeler de.
Şu günlerde "Dışgöç"ü değerlendirmek için projeler üretiliyor. Almanya'da sergiler, toplantılar yapılacak. DİDF'te bu işle görevlendirilenler harıl harıl çalışıyor. Sanırım güze doğru herşey hazır olur.
Bu arada benzerini hiç duymadığım bir öykü de işittim. İlk yabancı işçilerin evlerini dolaşmış birileri, resimleri, fotoğrafları toplamış. Sonra bunlar için yayın hakkı almışlar. Bu resimleri kullanmak isteyenlerden telif alıyor, vermek istemeyenleri yargıya havale ediyormuşlar. Ailelerin bundan ne kadar haberi var belirsiz. Arşivcilerin para kazanması güzel elbet de... Yine de pek şık bir iş değil. Hele ailelere hiçbir şey ödenmiyorsa. Nasıl bir arşiv telifi pek anlamadım.
Şimdilik Türkiye'deki sanat olaylarını kavramaya çalışacağım. "Ben Almanya'dayken" diye başlayan yazılar da yazabilirim elbet.
www.evrensel.net