Hep göz önünde bir şair: Oktay Rifat

Hep göz önünde bir şair: Oktay Rifat

Oktay Rifat'ın ele aldığı konuları ne kadar yöntemsel işleyebildiğini. İşin bu yanı belki de hepsinden daha önemli. Ele aldığı bir soruna onun hangi yöntemle, nasıl yaklaştığı ve bunu kavratabilmesi.

Hep göz önünde bir şair: Oktay Rifat
Nihat Ateş
Bir şairi yazmaya başlamadan önce, o şairle nerde, nasıl ve ne zaman karşılaşmış olduğumu düşünürüm. Sandığınız gibi değil canım! Öyle yüz yüze, diz dize konumu falan değil söylediğim. Onunla ilk hangi şiiriyle karşılaştığımı anlatmak istiyorum. Çünkü nasıl başlıyorsa öyle gidiyor o şairle tanışıklığım. İlk oluşan yargım pek değişmiyor. Ama bazen -çok seyrek de olsa- bazı şairler için geçersizleşiyor bu yargım benim. Belki de böyle tanıştığım şairleri sonradan daha çok sevebiliyorum. Onun için başlangıçlar önemli. Hele siz de şiir yazıyorsanız daha da önemli.
Türkiye gibi devasa bir şiir geleneği olan topraklarda... Bu kadar önemli şairin yetiştiği topraklarda. İğne ucuyla onları arayıp bulmak, değerlendirmek anlamak gerekiyor. Bazıları da her zaman gözünüzün önündedir. Onları çok iyi bildiğinizi düşünürsünüz. Ama bir yerde öyle bir şiiri size çarpar ki neye uğradığınızı şaşırırsınız.
Oktay Rifat benim için böyle bir şair. Onu biliyordum canım! Hani şu "Garip" akımını oluşturan üç şairden biri değil miydi o? Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat. Hani şu "Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"in şairi. Bu ikincisi biraz daha şiirin tozunu yutmuş olanlar için geçerlidir belki. Ama ilki hemen herkesin bilincinde yer etmiş toptan bir yargı olarak durur. Orhan Veli erken öldüğü için belki "Garip"in şairi olarak kaldı denilebilir. Ama ya öteki ikisi... Yani Melih Cevdet ve Oktay Rifat için aynı şey söylenebilir mi? Tabii ki hayır. Belki son ikisinin de "kara talihi" oldu bu biraz. Halkın belleğinde Garip'in üç şairi olarak anılmak.Ya sonrası? Sonrası belki de daha da önemli.
Her neyse. Oktay Rifat'ı ilk nerde tanıdığımı anlatacaktım size. Oktay Rifat hep gözümün önünde olmuş bir şairdi, onu biliyordum. Ama bir de baktım ki hiç öyle değil. Onun üstüne bilgim "toptan bir yargı"nın ötesine geçmiyor. Bunu fark edişim ise Gülten Akın okurken gerçekleşti.
"Şiiri Düzde Kuşatmak"ı okuyordum ve bir alıntı yapmıştı ondan. Belleğim beni yanıltmıyorsa şöyleydi: "Evet, gerçekçi ama her zaman lirik." Yazdığı şiiri tanımlarken Oktay Rifat aynı zamanda şiirin de nasıl ve hangi yöntemle yazılması gerektiğini de öneriyordu. Ondokuz yirmi yaşında olmalıyım. Harıl harıl şiir yazıyorum. Şimdi bu sözün benim için ne kadar etkileyici olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Ben de tuttum Oktay Rifat'ın peşine düştüm. Az gittim, uz gittim ve "Elleri Var Özgürlüğün"e ulaştım ilkin. Ardından "Çobanıl Şiirler"e. Ama gelin görün ki öyle beklediğiniz gibi çetin bir Oktay Rifat yolculuğuna dönüşmedi bu yolculuk. Ne olduysa oldu, o hep gözümün önünde durmaya devam etti ama Kemal Özer'in sözüyle araya "başka görüntüler" girdi. Gözümün önünde duranı yitirmiştim yine. O görüntüler arasında, sis gibi, grimsi bir gölge gibi gördüm onu kitaplığımda. Yan yana bir sürü Oktay Rifat kitabı. "Çobanıl Şiirler"e gittim yine ellerim: Tekrar başladım. Aslında başa dönüyordum demek daha doğru. Birkaç yıl önce beni ateşleyen sözü bu kez şiir üzerine söylediği bir söz değil şair üzerine yazdığı bir şiirdi:

OZAN
Islak yol ve kırık dal
Bir güz adamın içinde

Bakınır bizden öte
Bir göz adamın içinde

Şıra şaraba dönüşmüş
Bir giz adamın içinde
(Çobanıl Şiirler. S. 134,
Adam Yay.)

Artık, hep gözümün önünde olan ama bilincime çıkaramadığım bir şaire doğru uzun sürecek, kesintisiz yolculuğum başlamıştı. Ondan öğrendiğim "her zaman lirik"in yanına bir de ama bu kez sadece şiiri ve şiirini tanımlayan sözcükleri değil onu da tanımlayacak olanlarını da eklemeye başlamıştım: Hüzün, duyarlılık, zaman ve bu zamanın evrimsel dönüşümüne alabildiğine bir tutku.
Tam bunların ardından "Şiir Konuşması" geldi. Benim akranlarımın, belki de bende bir kuşak öncekilerin de zar zor ulaşabileceği 'Yeditepe'de, 'Esi'de, daha birçok dergide kalmış yazıları bir araya gelmiş, düzyazı olarak da bana şiirin, şairin, anlamın, biçimin, sanatın, sanatta yararın, daha ne olduğunu anlatıyordu: Şöyle diyordu örneğin: "... Teşbih, eğer düşüncemizi daha kuvvetle anlatmaya yarıyorsa makbuldür. Mısra içinde, üstüne basmak istediği kelimeye kafiye düşüren, böylece kafiyenin sırtına bir de vazife yükleyen ustalık makbuldür." (Şiir Konuşması, s. 45, Adam Yay.)
Örneğin Nurullah Ataç ile "Yeditepe" dergisinde 1 Aralık 1952'de girdiği polemik. Şiirde anlam sorunundan, biçim sorununa, sanatın toplum için mi, sanat için mi olduğuna, sanatta "güzel"in ne olduğuna ya da ne olması gerektiğine kadar düşüncelerini sıraladığı yazılar. "Çeşitli çağların, çeşitli şiirlerine bağlı güzellikler birbirine benzemiyor. Şiire bağlı bir değil, bir sürü güzellik var. Yanlış olan sanki değişmeyen bir şiir varmış, yani şiir görece değilmiş gibi buna bir öz yakıştırıp o özü çözümlemeye kalkmak." (Şiir Konuşması, s.94)
Burada sanırım "görecelik" kavramı dikkatinizi çekmiştir. Görecelik kavramı daha çok bilimsel bir kavramdır. Bir sanat, estetik yazısında bu kavramın ne işi var diye düşünmeyin, çünkü yazının alıntıladığım bölümünün öncesinde o kavramın neden orda olduğunu çok güzel anlatıyor Oktay Rifat. Bu da şunu gösteriyor: Oktay Rifat'ın ele aldığı konuları ne kadar yöntemsel işleyebildiğini. İşin bu yanı belki de hepsinden daha önemli. Ele aldığı bir soruna onun hangi yöntemle, nasıl yaklaştığı ve bunu kavratabilmesi... Devam edeyim aynı yazıdan: "Sanat eserinin kalması, içindeki düşüncelerin doğruluğundan, eğriliğinden ileri gelmez diyorsunuz. Niçin üstadım? Niçin güzel biçime tanıdığınız ölümsüzlüğü, kendi çağı için, hatta bazen bizim çağımız için de doğru olabilecek öze tanımıyorsunuz? Hem yukarda da özle biçimi böyle bıçakla keser gibi nasıl arıyorsunuz?" (Şiir Konuşması, s.97) Oktay Rifat'ın 1952'de Nurullah Ataç'a sorduğu sorulara dikkatinizi çekerim.
Bugün de bu can alıcı sorular estetik alanında önemli tartışmalara neden olmuyorlar mı? Bu soruların aslında bugün de bir sonuca bağlanmamış sorular olduğunu göstermiyor. Oktay Rifat'ın bastığı yerden verdiği yanıtlar çoktan soruların yanıtlarını verip, tartışmaları sonuçlandırdı. Bugün hâlâ sürmesinin altında o günlerde Nurullah Ataç' ın bakış açısının, aslında egemen ideolojinin sorulara yaklaşımı olarak görmek gerekiyor.
Böylece zincirleme sürüp gitti Oktay Rifat ile serüvenim. Onun da çelişkileri oldu -hadi olmuş diyeyim- elbet. O çelişkilerden bile benim çıkardığım o kadar çok sonuç var ki. Oktay Rifat Türkiye şiirinin hemen her türünde ürünler vermiş, çeviriler yapmış, bu ürünleri verirken neyi nasıl yaptığını da bilen, şiir geleneğimiz içinde çok önemli şairlerden biri. En azından benim için öyle olmaya da devam ediyor:

KELEPÇELİ KADIN
Gözleri sürmeli benzi soluk
kötü bir lavanta kokuyor
yanında ikiz kardeşleri
açlıkla orospuluk
yırtıcı kuşlar gibi dizilmişler
mahkeme kapısındaki sıraya,
karanlık ve keder bastırıyor
mahkeme kapısı kalabalık.
(Koca Bir Yaz, s. 80, Adam Yay.)
www.evrensel.net