Ekmekler bozulunca devrim olur!

Ekmekler bozulunca devrim olur!

Michael Ignatieff'in romanının kahramanı Asya için devrimin tek tanımı var: "Bir sabah sokaklarda bayraklar peydahlandı ve ekmek giderek küflenmeye başladı.

Ekmekler bozulunca devrim olur!
Sennur Sezer
"Soylu bir Rus ailesinin kızı olan Asya"nın öyküsünü anlatan bir roman yayımlandı bugünlerde.Yazarının adı Michael Ignatieff. Çeviren Zehra Savan. Yayınlayan ise Everest Yayımları.
Kitap kapağındaki tanıtımda şu satırlar da yer alıyor: "Dünya belki de hiçbir yüzyıla 31 Aralık 1899'da olduğu kadar şenlikli ve umutlu girmemişti. Kafalarında bin türlü sanat akımları, bilimsel buluşlar, toplumsal devrimler, ulusal kurtuluş projeleri taşıyan yüz binlerce insan, Paris, Viyana, Londra, Berlin, New York ve St. Petersburg gibi şehirlerde yeni yüzyıla kadeh kaldırırken, yenisinin daha özgür, eşit, kardeşçe ve ferah bir yüzyıl olacağını düşünüyorlardı. Herşey yenilenecekti.'Eski dünyaya ölüm, yaşasın yeni dünya ve yeni insan!' Slogan buydu....Fakat yirminci yüzyıl daha ilk yarısını tamamlamadan insanlığa iki dünya savaşı, astarı yüzünden pahalı bir büyük devrim, atom bombaları, gaz odaları, kitlesel yıkım ve sefalet getirecekti."
Biliyorum, belki de siz, arka kapaktaki "astarı yüzünden pahalı bir büyük devrim" tanımlamasını okuyunca, kitabı okumaktan cayardınız. Ben öyle yapmadım. Michael Ignatieff'in Kosova ile ilgili "Sanal Savaş" (2000) adlı incelemenin yazarı oluşu etkiledi belki beni. (Belki de kültür servisimizin bu kitabı değerlendirmem için yaptığı baskı).
Ignatieff, asıl adı Anastasy olan, bu adın kısaltılmasıyla Asya diye anılan bir kadının yaşam öyküsünü anlatıyor. Yüzyılın başında doğan bu kadın, küçük yaşta ölüm tehlikesini atlatmış ve ne yaşamın ne de ölümün ona zarar vereceğine inanan korkusuz bir kişilik kazanmıştır. Genç yaşta ölen annesinin "ben hayatımı yaşamadım, sen yaşa" öğüdü de, onun kişiliğini pekiştirmiştir. I. Dünya Savaşı günlerinden başlayarak Asya kendi seçtiği yolda yürür. Hemşirelik öğrenir. Devrim günlerinde beğendiği bir "beyaz" subayla sevişir. Karnında onun çocuğuyla, Avrupa'ya göçer. Fransa'da yaşamaya başlar.
Asya'nın güzel oluşu, yaşamını kolaylaştırır. Avrupa'daki göçmen sosyetesinin gözde bir kişisidir. O evlenme tekliflerini geri çevirerek (aşklarını ve sevişme isteklerini ıskalamadan) çocuğunu büyüterek, aşık olduğu kişiyi bekler. Sonunda ona kavuşur. Mucizevi bir biçimde zengin olurlar. Ancak Asya'nın oğlu, faşistlerle ilgi kurmaktadır. Bu ilgi ana-babasının ülkesindeki gidişi düzeltme, oraya gitme eğiliminden doğmaktadır. Asya'nın kocasının zenginliği ise Rusya ile yaptığı ticaretten ve kuşkulu yolculuktan doğmaktadır. Zaten Asya'nın çevresindeki dostlarının ilişkilerinde karanlık ve kuşkulu bir şeyler vardır hep. Asya ise hep "saf ve temiz" kalır. Bir gün kocası ortadan kaybolunca da, kendisine aşık kişilerle ilişkilerini sürdürerek, ülkeden ülkeye geçerek İngiltere'ye geçip ordaki erkek kardeşinin bulduğu radyo işinde çalışmaya başlar.
Yaşamına giren Rus asıllı bir Kanadalı subaydan oğlunun Rusya'da partizanlarca vurulduğunu, kocasınınsa büyük olasılıkla öldüğünü öğrenir. Kanadalı subayla evlenmeye karar verirlerse de, subay bir daha dönmez.
Romanın sonu süprizlerle dolu. Meğer Asya'nın kocası bir Sovyet gizli servis görevlisi değil miymiş. Bütün o zenginlik, Asya'nın sık sık "ben Rusum bu adam Sovyet" dediği insanlardan gelmiyor muymuş. Üstelik bu gerçek adı belirsiz Sovyet vatandaşı savaşta ölmemiş, bir başka sovyet vatandaşı ile evlenmiş bir oğlu olmuş. Yüksek kademede görevli bir delikanlı. Kanadalı subay da Asya ile evlenemeyeceği düşüncesiyle kendini öldürmüş. Onun oğlu, babasının aşık olduğu bu kadının yaşam tutkusundan bir şeyler öğrenmek için gelip onu kocamışken görmeyi göze almış. Bu delikanlısı da, Sovyetlerde üst kademede bir görevlidir. Asya, doğduğu topraklara döner, sevdiği ve yüreğiyle hep bağlı kaldığı kocasını arar ve onun mezarı üstünde ölür.
Ben her kitabı, arka yüzüyle okumaya çalışırım. Asya tipi beni hiç etkilemedi. Özlediği malikane, oğlunun bu malikanede vurulmuş olması, bir devlet bürosuna dönüştürülen evdeki anıları gözlerimi yaşartmadı. Aristokrasinin çevresini etkileyen havasının etkisine giren Sovyet vatandaşlarına kızdım bile. Yalnızca beyaz bir subaydan doğan "gizli görevli"nin ruh durumunu, güzel, seçkin Asya'ya tercih ettiği Sovyet kızını merak ettim.
Bir de Ignatieff'in 1916 ile 1990'ın aynı olduğunu, devrime hazırlık yılı olduğunu söyleyişine takıldım. 1991'de yaşanan devrimin sonuydu. Dünyayı değiştirdi ama ...nereye değiştirdiğini hep görüyoruz. Asya için devrimin tek tanımı var: "Bir sabah sokaklarda bayraklar peydahlandı ve ekmek giderek küflenmeye başladı. Devrim buydu işte." Ömründe yalnızca beyaz ekmek yiyen birinin, ekmekler bozulduğu için devrim yapılacağını aklı alamaz. O yalnız sonuçları görür.
Ben Selim İleri'nin öfkeyle anlattığı Osmanlı soylularını anımsadım. "Kılıç Artıkları" adlı uzun bir öyküsü vardı. Bir de "Pastırma Yazı". Rastlarsanız okuyun. Selim İleri, öfkesinde samimiydi. Ben aristokrasiye gözyaşı dökecek, ona hayran olacak saflıkta değilim.

*Asya, Michael Ignatieff, Roman, Çev: Zehra Savan, Everest Yayınları, 368 sayfa.

www.evrensel.net