'Çağdaş' üniversitede işçi pazarı

İstanbul Üniversitesi'nde yasalar hiçe sayılarak ağır sömürü koşullarında çalıştırılan işçilerinsanlık dışı uygulamanın son bulmasını ve kendilerine bir an önce kadro verilmesini istiyorlar.

'Çağdaş' üniversitede işçi pazarı
Sinan İmrek
İstanbul Üniversitesi'nde çalıştırılan işçilere köle muamelesi yapılıyor. Üniversite bünyesindeki yemekhane, temizlik, büro, bahçe vb. işlerde şimdiye kadar kadrolu olarak çalıştırılan işçilerin yerine artık 8 aylık sözleşmeli (vizeli) ve 29 günlük yevmiyeli işçiler çalıştırılıyor. İşçilerin çalıştığı bu bölümler rektörlüğün sorumluluğu altında. Sendikalı olan kadrolu ve sözleşmeli işçiler toplu iş sözleşmesinden yararlanırken, '390' denilen çalışma yöntemiyle 3x1 ay sistemiyle çalıştırılan işçiler ise üç yıldır hiçbir sosyal haktan faydalanamıyor. Üç defa 29 günlük periyotlar halinde çalıştırılan 260 işçi, üç aylık geçici işçi olarak işe alınıyor. Ama bir yılda bir işçi üç aydan fazla çalıştırılamayacağı için işçiler gün dolmadan işten atılıyor. Bunun yerine o işçi fiilen çalıştırılabiliyor, ya da o işçinin bir yakını işe alınmış gibi gösterilmekte, kayıtlarda da resmen çalışan işçinin yakını olarak gösteriliyor. Uygulamada ise işçinin kendisi çalışıyor.
Sömürüde sınır yok
Bu işçiler 29 (toplam 87 gün) günlük üç ayrı periyotlar halinde yevmiyeci daha doğrusu amele şeklinde çalıştırılıyor. 260 işçinin, sigorta, tazminat, ikramiye, yol, giyim parası, izin gibi hiçbir sosyal hakkı yok. Pazar günleri ve bayramlar iş günü sayılmıyor, işçilere bayram parası verilmiyor. Özellikle bayramların çok olduğu dönemlerde işçiler 87 günden çok daha fazla çalışmış oluyorlar. İşçilere ödenen ücret ise 175 milyon TL. İşçilerin paraları da ancak 35-40 günün sonunda ödeniyor. Avcılar Fen Fakültesi'nin yemekhanesinde çalıştırılan işçilere, akşamları ve cumartesi günleri yemek çıkartmalarına rağmen mesai parası verilmiyor. İşçilere çalışmaları karşılığında bordro bile verilmiyor.
Tez Koop-İş Sendikası'na üye olan işçiler ise yemekhanelerden sorumlu kişiler tarafından tehdit edeldiklerini belirtiyorlar. Hak arayan işçilere adeta, "Siz buraya gelirken bunu bilmiyor muydunuz? Hak filan aramaya kalkmayın" deniliyor. Yevmiyeci işçilerin çalışma süreleri 20 Nisan'da sona eriyor. 15 Nisan'da ise onların yerine alınacak yeni işçilere işbaşı yaptırılacak. Sözleşmeli olarak çalışan işçilerin sözleşme akitleri ise yaz döneminde askıya alınıyor ve kendilerine ücret verilmiyor. Çapa ve Cerrahpaşa hastanelerinin yemekhaneleri de ihaleye verildi. Cerrahpaşa Hastanesi'nin temizlik işleri ise taşeronda.
İşçiler kadro istiyor
Yaşadıkları sorunları gazetemize aktaran 29 günlük işçiler, kendilerine kadro verilmesini istiyorlar. İşçiler, kendilerine "Adam değilsiniz, hiçbir hak iddia edemezsiniz" denildiğini belirterek, 'eğitim yuvasında' böyle bir uygulamanın insanlık dışı olduğunu söylediler. Çağdışı koşullarda çalıştırıldıklarını ifade eden işçiler, öğrencilerin kendilerine destek verdiğini, ancak öğrencilerin kendileriyle ilgili dağıttığı bildirilere el konulduğunu dile getirdiler. İşçiler her gün basın ve medya da kayıtdışı ve sigortasız çalışmayla ilgili açıklamalar yapan ve çağdışı çalışma koşullarına müdahale edeceğini söyleyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan'ın devletin kendi kurumuna niye müdahale etmediğini soruyorlar.
Devletin bir eğitim kurumunda böyle bir uygulamanın olmasının eğitime, bilime ve üniversite anlayışına aykırı olduğunu belirten işçiler sorunlarının çözülmesini bekliyorlar.
Üniversite topu bakanlığa atıyor
Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Tez Koop-İş Sendikası İstanbul 2 No'lu Şube Başkanı Hulusi Uğurcan, işçilere kadro verilmesi için çalışmalarının sürdüğünü belirtti. Uğurcan, üniversite yönetimiyle yaptıkları görüşmelerde, yönetimin, uygulamadan Maliye Bakanlığı'nı sorumlu tuttuğunu ifade etti. Üniversite yönetiminin bakanlıktan birçok defa kadro istediğini, ancak bakanlıktan buna olumlu yanıt verilmediğini kendilerine aktardığını belirten Uğurcan, sendika olarak üniversite ve bakanlık nezdinde girişimlerinin sürdüğünü söyledi.
Uğurcan, Maliye Bakanlığı'nın üç yıldır bu uygulamaya göz yumduğunu ve kadro vermediğini hatırlattı. Yasadışı şekilde yevmiyeci olarak çalıştırılan işçilere önümüzdeki günlerde kadro verilmemesi durumunda sendika olarak mücadeleyi farklı boyutlara taşıyacaklarını söyleyen Uğurcan, yetkilileri bu çağdışı uygulamaya son vermeye çağırdı. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Savunma saldırı altında
Hacer Yücel / Jülide Kalıç
Avukatlar, savunmanın yargı içinde hak ettiği yeri alması savaşımıyla bugün, Dünya Avukatlar Günü'nü kutlayacaklar. Ancak, savunmayı temsil eden avukatlar, mesleklerinin gerekliliklerini yerine getirebilmelerini engelleyen sorunlar yumağıyla yüz yüzeler.
Yargı sisteminde halkı temsil eden avukatlar, adliye koridorlarında, duruşma salonlarında, karakollarda, cezaevlerinde, resmi kurum ve kuruluşlarda pek çok saldırı ve engellemeye maruz kalıyor, hakarete uğruyor, dayak yiyor. Avukatlara yönelik saldırıların başında, kolluk kuvvetlerinin saldırıları geliyor.
Savunmayı temsil eden avukatlar, mesleklerinin gereğini yerine getirmeye çalışırken pek çok baskıyla da karşılaşıyorlar. Mahkemeye delil sundukları için yargılanıyor, cezaevlerine silah sokmak ve ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülerin sayısının artmasına neden olmakla suçlanıyorlar, müvekkilleriyle özdeşleştiriliyorlar. Adalet Bakanlığı yaptığı açıklamalarla, zan altında bıraktığı avukatlara toplumun güvenini sarsmaya çalışıyor. Somut uygulamalar, kolluk kuvvetleri ile Adalet Bakanlığı'nın avukatlara bakışı arasında fark olmadığını gösteriyor.
Kolluk kuvvetleri saldırıyor
İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi'ne, 2000 yılında, saldırıya uğradıkları gerekçesiyle 118 avukat başvurdu. Bu başvurulardan 35'i hakkında açılan dava dosyaları Avukat Hakları Merkezi tarafından izleniyor. Açılan 15 dava dosyasında avukatlar şikayetçi durumdayken 1 dava dosyasında ise doğrudan baro tüzel kişiliği şikayetçi durumda. 19 dava dosyasında ise avukatlar sanık olarak yargılanıyor.
Başvurulara bakıldığında avukatların en çok kolluk kuvvetleri tarafından saldırıya uğradıkları ortaya çıkıyor. Merkeze ulaşan bilgilere göre, 46 avukatın uğradığı saldırının kaynağı kolluk kuvvetleriyken, 24 avukatta adliye binasında saldırıya maruz kaldı. Haciz işlemleri sırasında saldırıya uğrayan avukat sayısı 14 olarak açıklanırken diğer kamu kurum ve kuruluşlarında meydan gelen saldırı sayısının 9 olduğu belirtiliyor. Bütün bunların dışında çeşitli grup, çete, ya da sanık yakınları tarafından yöneltilen saldırıların sayısı ise 16 olarak açıklanıyor.
Sorunun kaynağı devlet
Avukatlar, mesleklerinin gereğini yerine getirmeye çalışırken maruz kaldıkları bu saldırıların kaynağı olarak devleti gösteriyorlar. Yaşanan bu saldırıların son bulmasının, savunmanın yargılamada hak ettiği yeri almasıyla mümkün olacağını söyleyen avukatlar, gazetemize, karşılaştıkları sorunları, nedenlerini ve çözüm önerilerini aktardılar:
İstanbul Barosu Genel Sekteri Ali Saydı
Avukatlara yönelik saldırıların temel nedeni, savunmanın yargılamada halkı temsil ediyor olmasıdır. Türkiye'deki yargılama biçimi devletin siyasi bir tasarımıdır. Devlet adil ve demokratik bir yargılama yerine, kendisini temsil eden bir yargılamayı tercih ediyor. Bu halkı zapturapt altına almanın yollarından biri olarak kullanılıyor. İşte savunmanın ya da avukatlığın cezaevi kapısında, adliye koridorunda, mahkeme salonunda, karakollarda maruz kaldığı saldırıların temel nedeni budur. Bu bir siyasi tercihtir.
Savunmayı temsil eden avukatlara yönelik saldırılar yargılamadaki etkisizleştirmeyle başlıyor. Örneğin bir ceza yargılamasında avukatın oturduğu yer ile hakim ve savcının oturduğu yerin farklı olması, savunmaya bir saldırıdır. Ya da hakim karar verirken savcının hakimle birlikte içerde kalması ve avukatın dışarı çıkarılması. Yargılamada hakimin avukata güvenmeyerek dosyanın aslını istemesi de bir saldırıdır. Cezaevinde avukatın cinsel organına kadar varan bir aramaya maruz kalması, baroların verdiği kararların Adalet Bakanlığı tarafından denetlenmesi de bir saldırıdır. Yargılama içindeki göstermelik konumumuz da savunmaya dönük bir saldırıdır. Avukatın sanıkla özdeşleştirilmesi de bir saldırıdır. Ve şunu söyleyebilirim; Adalet Bakanlığı'nın "Avukatlar cezaevine telefon sokuyor" demesiyle bir karakol amirinin avukatı aşağılayarak "Çık dışarı" demesi arasında fark yoktur.
Ancak devlet böyle bir yargı istiyor. Demokratik ve adil bir yargı istiyorsanız, hakimleri, savcıları siyasi oteriteden bağımsız kılacaksınız. Polisin oyuncağı olmayan güçlü bir savcılık kurumu oluşturacaksınız ve mutlaka aynı ölçüde güçlü bir savunma örgütü kuracaksınız. Bağımsız ve tarafsız yargıçlar yetiştireceksiniz. Bunlar olmadan yukarıda saydığımız şeylerin düzelmesi mümkün değil. Buna uygun yasal değişiklikler yapacaksınız.
Avukat Fevzi Saygılı
İstanbul'da adliyelerin çok dağınık olması avukatı etkiliyor. Bununla birlikte avukatların saatlerce duruşma kapısında beklemek zorunda kalması da genellikle günde bir duruşmaya girebilmelerine neden oluyor. Aynı zamanda evrak ve delil toplama konusunda hiç bir yetkisi bulunmayan avukat, bürokrasinin insafına kalıyor. Cezaevlerinde, Üçlü Protokol'ün imzalanmasıyla avukatın evraklarının çok rahat aranması ve yapılan onur kırıcı aramalar da savunmayı etkiliyor. Çünkü bu uygulamalardan dolayı avukatlar mümkün olduğunca cezaevine gitmemeye çalışıyorlar. "Terörist"lerin avukatı olarak görülüyor ve taciz edici sözlerle karşılaşıyorlar. Özellikle F tipi cezaevlerinin açılmasıyla, yıldırma amaçlı olarak avukatlar sıkça gözaltına alınıyorlar. Edirne F Tipi Cezaevi'ndeki müvekkillerimle görüşmeye giderken iki kez keyfi olarak gözaltına alındım. Askerlik bahanesiyle gözaltına alındığım iki olayda da askerlik yaptığıma dair belgeyi göstermeme rağmen keyfi olarak gözaltında tutuldum.
Son zamanlarda İstanbul'da yapılan yasal eylemlerde eylemcilerin keyfi olarak gözaltına alınması ve karakolda kötü uygulamalara maruz kalmaları nedeniyle avukatlar eylemlere gözlemci olarak katılıyorlar. Ancak, polisin hukuk tanımaz tutumundan avukatlar da nasibini alıyorlar. Son olarak, böylesi bir olayda avukat kimliğimle gözaltına alındım ve götürüldüğüm karakolda ellerim arkadan kelepçelendi.
Savunmaya karşı yapılan tüm bu saldırılar, devletin demokrasiye ve hukuka karşı tahammülsüzlüğünü gösteriyor. Devlet kendi dediğini harfiyen yerine getiren bir toplum yaratmak istiyor. Bu anlayışın değişmesi için de sistemin değişmesinden başka yol yok. Bunu yapacak tek güç ise halktır. Avukatların kendilerini bu gücün bir parçası olarak görerek, onlarla birlikte hareket etmesi gerekiyor.
Avukat Mihriban Kırdök
Savunmayı temsil eden avukatlara yapılan saldırılar, Türkiye'de demokrasi geleneğinin yerleşmemesinin bir sonucudur. Toplumu baskı altına almak isteyen devletin savunmaya siyasi bir yaklaşımı söz konusu. Bunun en tipik örneği F tipinin cezaevlerinin gündeme gelmesinin ardından özellikle bayan avukatların cinsel organlarına kadar aranması gibi onur kırıcı uygulamalardır. İnsan onuruna uygun olmayan bu aramanın nedeni savunmayı susturmaktır, halkı susturmaktır. Savunmayı bu şekilde susturmaya çalışanlar unutmamalıdır ki savunmaya bir gün onların da ihtiyacı olacaktır. Çünkü savunmanın toplumun gelişmesi önündeki engelleri kaldıran, demokrasi ve hukuk devleti anlayışının gelişmesini sağlayan işlevleri bulunuyor.
Adliye koridorlarında her hangi bir saldırıya maruz kalmamakla birlikte 12 Eylül döneminde de avukatlık yapmış biri olarak şunu söyleyebilirim; yaşadığınız baskılar 12 Eylül'e göre 10 kat artmış durumda. Avukatlığını yaptığımız tırnak içinde söylüyorum terörist olduğu iddia edilen kişilere uygulanan muamelelere bizde maruz kalıyoruz. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Alın kasanızı!..
Artık bıçak kemiğe dayandı. IMF paketi altında ezilen emekçiler kendi programlarının uygulanmasını isterken, dün de binlerce esnaf sokaklara çıkarak hükümeti ve IMF'yi protesto ettiler. Başbakanlık Merkez Binası önünde bir esnafın iflas eden işyerine ait kasasını Başbakan Bülent Ecevit'e fırlatması ise milyonlarca esnafın düşürüldüğü durumu özetledi.
Başbakan Bülent Ecevit TBMM'ye gitmek üzere Başbakanlık binasından ayrılırken elindeki yazar kasayı yere fırlattı. Başbakan Ecevit, DSP Grup Toplantısı'na katılmak üzere Başbakanlık Merkez Binası'ndan ayrılırken, merdivenlerden indiği sırada, adının Ahmet Çakmak (34) olduğu öğrenilen bir esnaf, basın mensuplarının görüntü almak için bulunduğu bölümden, elindeki yazar kasayı yere fırlattı. Mamak'ta çiçekçilik yaparken, kahvehane açan ve dövizde dalgalı kur sistemine geçilmesinden önce 6 bin dolar borç aldığı öğrenilen Çakmak'ın, yazar kasayı fırlatırken, "Sayın Başbakanım... Bir esnafım ben, kasa artık işime yaramaz" diye bağırdığı duyuldu. Ahmet Çakmak, Başbakanlık Koruma Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alındı. Çakmak, "Bunu hak etmişlerdi" dedi.
www.evrensel.net