Gecekondu savaşları!

Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Necati Uyar, yıkımdan yıkıma hatırlanan gecekondu gerçeğini ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğini irdeliyor.

Gecekondu savaşları!
Necati Uyar *
Su havzalarının ve doğal kaynakların tüketilmesine yol açacak her tür yapılaşma (planlı ya da plansız) engellenmelidir. Acı ve kan meraklısı süslü medyanın üzerine atladığı, dakikalarca ekranlara taşıdığı İstanbul'da su havzasında yer alan gecekonduların yıkımı sırasında yaşanan acı görüntüleri ve bu alanları koruma görevini "ara sıra" hatırlayan devletin "askeri güç kullanarak" yaptığı bu uygulamayı izleyince bir soru gelip yerleşiyor: Yıkım bir çözüm mü?
Bu sorunun yanıtını verebilmek için öncelikle devletin görevleri, gecekondu, gecekonducu, kaçak yapılaşma, barınma sorunu ve planlama kavramlarının ne anlama geldiğini bir kez daha düşünmek gerekiyor. Bu kavramları ele almadan önce de Anayasanın bazı maddelerini hatırlamakta yarar var.
Madde 21- Kimsenin konutuna dokunulamaz.
Madde 23- Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir.
Madde 57- Devlet şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır.
Devlet olarak adlandırılan kurumlar bütününün kentlerde kaçak yapılaşmanın önlenmesi, sağlıklı bir çevre oluşturulması görevlerini öncelikle yerine getirmesi gerekiyor. Bu kapsamda yerleşme hürriyetine sahip olan halkın kentlerde yaşamasını ve yerleşmesini, barınmasını sağlayacak tedbirlerin alınması görevi ilk yapılması gereken görevlerdendir.
Var olan sistem irdelendiğinde devletin bu desteğini büyük kentlerde ve çevresinde yer seçen sanayiciler ve sermaye güçleri için kullandığı, bu kesimlerin desteklendiği, kredilendirildiği ve diledikleri yere yerleşmelerinin sağlandığı görülüyor. Adapazarı ve İzmit'te birinci sınıf sulu tarım alanlarında yer seçen sanayi tesisleri, fidanlıklarda araç üretme meraklısı Ford benzeri sanayi tesisleri, orman alanlarında, "yeşillikler içinde" eğitim vermek isteyen Koç, Sabancı ve Bilkent benzeri sermaye üniversiteleri, göl havzalarına yapılan "Tahkim destekli" Cargill benzeri yabancı sermaye yatırımları bunun en güzel örnekleridir.
Devlet sermaye yatırımlarına(!) (işgallerine) karşı olanca sevecenliği ile ve "Anayasal görev" bilinciyle desteğini sürdürürken, Organize Sanayi Bölgeleri, çıkarılan bir yasa ile kendi içinde bağımsız devletçikler haline getirilmekte, bu yasayı yürürlüğe soktuktan sonra da hızını alamayan hükümet Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı'nı da gündeme getirerek hizmetlerini sürdürmektedir.
Devlet desteği ile kentlerin çevresinde yer seçen sanayi tesislerinde, ucuz işgücü olarak kullanılan yoksul halk kesimleri, yerleşme ve barınma gereksinimlerinin karşılanmasında herhangi bir destek alamamaktadır. Devletin anayasal görevini yerine getirecek tedbirleri almaması, kent çevresinde kendi konut sorununu çözmeye çalışan "gecekonducular" olarak adlandırılan insanları ve bu insanların içine sığındıkları konutları "gecekondular" kentlerimize hediye etmektedir.
Gecekonduları çeken, gecekonducuyu sömürerek büyüyen sermayenin kaçak yapılarını yasallaştırmak için insan üstü gayret sarf eden yöneticilerimiz, gecekondu halkı ile ilişkisini "Tam Teçhizatlı Jandarma" aracılığı ile kurmayı tercih etmektedir.
Yoksul halkın konut sorununa çözüm olarak geliştirdiği gecekondular, yöneticilerin gözünde seçim öncesi politika malzemesi, boşaltılan banka kasalarını dolduracak para kaynağı olarak görülmektedir. Bu gözle bakılan gecekondular, izlenen plansızlık politikasının da bir sonucu olarak yapım aşamasında engellenmemektedir. Her biri birer "dev gecekondu" olan sermayenin tesisleri korunup kollanırken, halkın sığındığı yapılar başlarına yıkılmaktadır.
1950'li yıllarda başlayarak hızla artan kente göç, bugün olduğu gibi önümüzdeki yıllarda da etkisini sürdürecektir. Yakın bir gelecekte ülke nüfusunun % 80'i gibi büyük bir oranının kentlerde yaşıyor olacağını söyleyen yöneticiler, bunun gereği olan politikaları ve planlama araçlarını devreye sokmaktan, görevini yapmaktan ısrarla kaçınmakta, plansızlığı tercih etmektedirler.
Su havzaları içinde oluşan Sultanbeyli benzeri kaçak yapı cennetlerini, ormanların içindeki işgalci "gündüzkondu" olan villaları, üniversiteleri, sanayi tesislerini görmeyen yöneticilerin gecekondu halkı ile onların çocuklarından oluşan askeri güçleri karşı karşıya getirmesi ve birbirine kırdırması kabul edilemez. Ülkeyi yönetenleri, 27 Mart 2001 günü İstanbul'da yaşanan yıkımın görüntülerini bir kez daha izlemeye çağırıyorum. Konutu yıkılan yoksul halkın barınması için bugüne kadar nasıl bir çözüm önerisi geliştirdiklerini sorgulamaları gerekiyor. Aldıkları asgari ücretle gecekondu yapımını bile gerçekleştiremeyen, gecekondularda kiracı olmaktan öteye gidemeyen halk kesimlerinin, hangi koşullarla konut sahibi olabileceğinin yanıtının verilmesi gerekiyor.
Yöneticilerin çoğunlukla kendilerine engel olarak gördükleri Anayasayı, bir kez daha okumaları ve anlamaları gerekiyor. Devletin Anayasal görevi halkın konutunu başına yıkıp onları ortada bırakmak değil, "şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almaktır".
* TMMOB Şehir PlancılarıOdası Genel Başkanı
www.evrensel.net