Gelenekselin sınırları içinde

Gelenekselin sınırları içinde

Toplumculuk yerine benmerkezli duyarlılıklarla yetinen Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirinde farklı şairlerin etkileri vardır.

Gelenekselin sınırları içinde
Sinan Gündoğar
Cahit Sıtkı'nın şiirinin bir etkileşimler şiiri olduğunu belirtmek mümkündür. Bu birinci ayağını Ahmet Hamdi Tanpınar ve Necip Fazıl Kısakürek, ikinci ayağını ise, genelinde Fransız şiiri özelinde ise Baudelaire oluşturmaktadır.
Hem içerik anlamda hem de kullanılan kelimeler anlamında Ahmet Hamdi ve Necip Fazıl'ın etkisini örneklemek mümkündür. "Zaman, ölüm, aynalar" gibi, iki şairin de "sevdiği" bolca kullandıkları temaları Cahit Sıtkı'nın şiirinde de ağırlıklı olarak görebiliriz. Onun ilk şiirlerinin isimleri bile, bu etkiyi örneklemek için yetecektir: "Akşam Vakti", "Kuyu", "Aynalarda Gece", "Sen de Her Şey Gibi", "Akşamlayın", "Yağmur Yağadursun", "Sular, Ağaçlar, Kuşlar", "Hatıralar", "Sayıklayan Ağaç". Bu isimlerin yanı sıra, "Sayıklayan Ağaç"taki 30 yakın sözcükten "sonbahar, ağaç, hulya, gece, yıldızlar, gök, ürperme, bülbül.... Ahmet Hamdi'nin, "sayıklama, işkence, pırıl pırıl..." ise Necip Fazıl'ın pek çok kullandıkları sözcükler arasındadır.
1934 yılında yayımlanmış olan "Eşya", tam anlamıyla bir Necip Fazıl şiirini andırıyor:
"Gece oldum mu korkunç
Şekiller alan eşya

İçime ürpermeler
Korkular salan eşya.
.....
Ben sizi var sanırım
Sahiden var mısınız?"

Cahit Sıtkı'nın yetiştiği yıllar Nâzım Hikmet'in serbest şiirin sınırlarını zorladığı, yeni bir şiir diliyle kavramları, temaları, coşkuları ve "insana yeni yönelim"leri sunduğu yıllardır. Ancak bunlar, Cahit Sıtkı'nın pek dikkatini çekmemiştir. O, böyle koşullar içerisinde, toplumsal yerine "benmerkezci" duyarlılıkların altına girmeyi ve çoğunlukla bunların altında kalmayı tercih etmiştir.
Geleneği tercih etti
Cahit Sıtkı, hece ölçüsünde farklı kalıpları denemiş, ölçüye egemen olan bir şairdir. Beğenisi, duyarlılığı olmasına rağmen, toplumu göz ardı eden dünya görüşü ve kendiden önceki birçok şairin bireysel yönelimleri, Cahit Sıtkı'nın yeni bir şiir oluşturmasına engel olmuştur. O sadece, öncekilerin bir sürdürücüsü olmuş, bazı temaları sunmada, kullandığı kimi benzetmelerle daha ileriyle gitmiştir. Ancak "arada kalan bir şair" olmaktan kurtulamamıştır.
Cahit Sıtkı, şiiri geleneksel biçimiyle algalamakta, ürettiklerini, var olan kalıplara uydurmaya çalışmaktadır. Şairin, ortaya çıkışı ve kendi kimliğini bulmak aşamasında, ö döneme kadar var olanı öğrenmesi hem ulusal hem de uluslararas şiirin ortak birikimlerinden yararlanması, kendi sanatını onlarla hesaplaşarak, konumlandırması gereklidir. Ancak Cahit Sıtkı, sadece birinci aşamada kalmıştır. Başka bir deyişle, aşk, ölüm, acı gibi tüm insanlığın ortak konularını, geleneksel biçimlerle sunmakla yetinmiştir. Onun gelenekten kopmak, ya da geleneği yıkmak gibi bir derdi olmamıştır.
Batı etkisi
Genç yaşında Fransız şiiri ile tanışan Cahit Sıtkı Tarancı'nın ilk dönem şiirlerinde Lamartine'in etkisi vardır. Galatasaray Lisesi'ndeki öğrenimi sırasında Baudelaire'i keşfetmesi, onun tüm yaşamını değiştirmiştir. Cahit Sıtkı'nın bu konudaki görüşleri kendisinde ortaya çıkan değişimi ortaya koyuyor: "Baudelaire'i okuduktan sonra düşünüşüm, duyuşum, görüşüm değişti. Daha doğrusu Baudelaire' elinde tuttuğu canlı meşale ile bana tutacağım, tutmam gereken yolu gösterdi. Baudelaire bana suyun dibine inmeyi öğretti: İçimle dışım arasındaki farkı 'Kötülük Çiçekleri'ni okuduktan sonra idrak ettim. Baudelaire bana kendi kendimi buldurttu ve ben hayatımı, Baudelaire'i okuduktan evvel, Baudelaire'i okuduktan sonra diye iki fasla ayırmaktayım."
Cahit Sıtkı'nın bu değerlendirmelerine karşın, onun, Baudelaire'e hayranlığının sadece dili kullanma ve biçimle sınırlı olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü Fransız şiirinin genelinde var olan "itirafçı" şiire yönelmemiştir. Baudelaire'nin şiiinde ön plana çıkan "insanın kötü, şeytani yönlerinin" ortaya konulduğu bir şiir oluşturamamasında, o dönemin eğilimlerinin, sosyal ve kültürel koşulların da etkili olduğu düşünülebilir.
Cahit Sıtkı'nın şiirinde, aslında böyle bir şiiri oluşturmak için gerekli koşullar bulunmaktaydı. Başka bir deyişle, yalnızlık, kadınsızlık, fiziki çirkinlik ve alkol. Günlük yaşantısındaki bu öğeler, kimi şiirlerinde ipuçları olarak beliriveriyor, ancak hiçbir zaman Baudelaire'inki kadar, açık ya da sınır tanımaz değildir. Bir yönüyle kendini sınırlamaktadır: "Uykusuz gecemde bir kadın / Gözlerinin ay ayışığında / Vücudu kar beyazlığında / Saçları bir hazine altın". Ondaki istek ve arzular ve aşk anlayışı, kurumsal öğelere döner: Eş, aile, çocuk.
Sığınağı alkol
Tarancı, dünyanın dayanılmazlığı karşısında, çözüm olarak kendine bir sığınak bulmuştur. Kendi içinde güzelliklerle, sevinçlerle dolu düşsel bir evren kurabilmek için yöneldiği bir sığınaktır bu: Alkol. "Haydi Abbas, vakit tamam / Akşam diyordun işte oldu akşam / Kur bakalım çilingir soframızı / Dinsina artık bu kalp ağrısı..." dizelerinde olduğu gibi, kimi şiirlerinde, bu yönelimini yansıtmıştır. Ancak kimi zaman da alkolun yarattığı sanal dünyadan kurtulmak, kendisini soyutladığı topluma dönmek ister: "Paydos bundan böyle çılgınlıklara / Sert konuşmaya başladı aynalar / Yetişir koştum aşkın peşi sıra / Bitirdi beni bu içki, bu kumar". Ancak bunu hiçbir zaman yapamaz.
Farklı duyarlılıklarŞiirlerinde çoğunlukla bireysel yönelimlerini, benmerkezli sorunlarını ya da özlemlerini işleyen Cahit Sıtkı, kimi zaman, tüm insanların özlemlerini dillendirdiğini fark edebilseydi, bu ondaki toplumsal duyarlılığın artmasına, bunun sonucunda da, yaratıcılığının çoğalmasına yol açabilirdi. Onun toplumsal duyarlılık olarak algılanabilecek şiirlerinden biri de "Memleket İsterim"dir. Bu şiir, hem tüm insanlık için özlemi duyulan "yeni dünya"nın tasviri, hem de bu şiirin yazılmasına yol açan ve dile getirilen özelliklerin olmadığı bir dünyada yaşandığının göstergesidir.
Onu farklı kılan ne
Şu ana kadar anlatmaya çalıştıklarımız, onun şiirimize büyük yenilikler ya da duyarlılıklar getirmediğini yeterince ortaya koymuştur. Peki ama, Cahit Sıtkı'yı, şiirimizde ortalamanın üstüne çıkaran nedir, diye düşünülebilir. O, sadece kendi şiirini düşünürek yaşamış ve sadece yaşadıklarını yazmıştır. Bu da, şiirlerindeki doğallığı okuyuculara duyurabilmesini sağlamıştır. Sabahattin Kudret Aksal'ın "yaşamı bir kadehin karşısında, şiir düşünmek, şiir konuşmakla geçen şair" hakkındaki düşünceleri yeterince aydınlatıcıdır: "Şimdi Cahit Sıtkı'nın şiirinin niteliklerinden en belirgininin hangisi olduğunu düşünsem ne diyebilirim? Öyle sanıyorum ki, önce, o şiirin doğanın gerçeğiyle uyumlu olduğunu, bu nedenle mantığın düzenini koruduğunu söylemek gerekir. Gerçeği büyük duyarlılıkla öykünür, böyle olduğu için de okurunu şaşırtmaz."
Ve ölüm...
Birçok şiirinde yer alan "genç insan ve ölüm" olgusunun kendisinde yarattığı bunalım, onun bir anlamda "ölüm" şairi olduğu izleniminin doğmasına yol açmıştır. Birçok insanın kafasında yer eden ve bunu örnekleyen bir şiir vardır: "Otuz Beş Yaş". Hem bu şiirde hem de, aynı isimli kitaptaki birçok şiirde karşımıza çıkan temadır ölüm. Abartıya kaçma olarak değerlendirilmezse, kimi zaman, içinde ölüm kelimesi olmayan ya da, ölümü çağrıştıran kelimelerin bulunmadığı şiirleri bulmakta hayli zorluk çekildiğini belirtebiliriz. Necip Fazıl'dan etkilenmiş olmasına rağmen, Cahit Sıtkı'daki "ölüm" anlayışının mistik bir yönü yoktur. Tam tersi, onun şiirinde ölüm, "dünyadaki maddi güzelliklerin" kaybolması, yaşamı değerli kılacak öğelerden uzaklaşma anlamıyla kullanılır. Yani onun şiirindeki ölüm, mistik yönüyle bir "başlangıç" değil, tam anlamıyla bir "bitiş"tir.
Yararlanılan Kaynaklar:
1) Çağdaş Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Dönemi, Şükran Kurdakul
2) Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, Ahmet Oktay
3) Otuz Beş Yaş, Bütün Şiirleri, Cahit Sıtkı Tarancı.
www.evrensel.net