İstanbul'un kıyısında bir köy garipçe

Garipçe'de kadınlar, sabahın ilk ışıklarıyla kalkıyor. Hayvanlara bakıyor, bahçeleriyle uğraşıyor, çamaşır yıkıyor ve ot topluyor; erkekler balıkçılık yapıyor.

İstanbul'un kıyısında bir köy garipçe
Rojda İldan
Garipçe, Sarıyer'in ilerisinde bir balıkçı köyü. Seferberlik yıllarında Karadeniz kıyılarından gelen balıkçı ailelerinin emekleriyle oluşturdukları bu köy, onlarca yıllık geleneklerini hâlâ sürdürüyor. Dağlara yaslanan, denizlere açılan Garipçe'nin erkekleri, baba mesleği olan balıkçılığı; kadınları da Karadeniz'deki çileli yaşamlarını devam ettiriyor.
Garipçe, yedi tepeli İstanbul'un eteklerine kurulmuş bir balıkçı köyü. Rumeli Feneri'ni ve binlerce ağacın devlet izniyle katledildiği Koç Üniversitesi'ni geçerek gittiğimiz Garipçe, İstanbul'da doğanın renklerinin solmadığı ender yerlerden biri. İki tepenin arasında kıvrımlı yollar. En fazlası iki katlı olan evler tepelerde başlıyor. Tepelerden denize doğru indikçe çoğalıyor.
Surları ayakta bir kale
Garipçe'nin tepeleri, bakımsızlıktan yıkılmış, yalnızca surları ayakta kalmış bir kaleye, 226 yıllık Garipçe Kalesi'ne sahiplik ediyor. 1937'de kale içinden deniz kenarına taşınan köy meydanı ise; balkonlu, yıllanmış köy kahvesine, balıkçı ağlarına ve içinde kimsenin oturmadığı eski ahşap evlere mekân oluyor.
Garipçe, bozulmamış. Karmaşanın hakim olduğu koca kentin bu eteğinde huzur var. Etrafta koşturan, bağıran, çağıran yok. Korna sesleri, polis sirenleri yok. Garipçe'nin sıcaklığı, doğasının bozulmamışlığının bir nedeni, tüketim çılgınlığının buraya ulaşmaması. "Süper, mega, ultra" gibi marketler yok Garipçe'de. Krizden sonra İstanbul'un dört bir yanında görülen "Herşey yarı fiyatına" gibi yazılar, hele hele garip garip dükkân adları hiç yok. Garipçe'deki tek alışveriş mekânı omuzunda taşıdığı kaplarıyla süt satan amcayı saymazsak- köy bakkalı. Köyün hemen girişinde yer alan bu bakkal, ufak. İçine tam güneş girmiyor, gerekebilecek herşey de mevcut.
Huzurun misafiri çok
Bu sakinlik, bozulmamışlık ve huzuru keşfedenler Garipçe'ye sık sık uğruyor. Özellikle pazar günleri Garipçe birçok misafir ağırlıyor. Kimi misafirler deniz kenarında oturup, dalgaların kumsala vuruşunu izliyor; kimileri kahvede artık tanıdık olan köy sakinleriyle sohbet ediyor; kimileri ailecek piknik yapıyor; kimileri de surlardan İstanbul'un kıyılarına tepeden bir bakış fırlatıyor. İstanbul'un dört bir yanında musluktan su içmeyi unutanlar Garipçe'ye gelerek, kaynak sularının aktığı çeşmelerden bidonlarına, testilerine su dolduruyorlar. Doğanın renklerinin soldurmak istendiği bir dünyada doğma şanssızlığına sahip olan çocuklar, tatil günlerinde geldikleri Garipçe'nin mekânlarında çocuk olduklarını hissediyorlar.
Köy meydanı, kapının önü gibi birçok yerde karşınıza çıkan ağlar, köylünün mesleğinin balıkçılık olduğunu açığa vuruyor. Mesleği ise köylünün memleketini.
'Denizde doğduk, denizde öleceğiz'
Garipçe Halkı, Garipçe gibi yeşil ve mavinin bol olduğu bir memleketten gelmiş buraya, Karadeniz'den. Köy halkının hemen hemen hepsi Karadenizli, hemen hemen hepsi de Trabzon Sürmeneli. Onlardan biri ismini, "Ne yapacaksın ki?" diyerek vermeyen yaşlı balıkçı. Yaşlı balıkçı, ismini söylemiyor, ama doğduğu yılı "Sen hesapla" diyerek söylüyor; 1937. 1937'den bu yana 64 yıl geçmiş, yaşlı balıkçının 64 yılı Garipçe'de geçmiş. Biz ona ağlarını örerken rastladık. O, deniz tutkunu. Tutkusunu "Annem denizin ortasında doğurmuş beni affedersin, denizde doğduk denizde büyüdük, denizde öleceğiz" diyerek anlatıyor.
Yaşlı balıkçı, ana ve babasının Karadeniz'den seferberlik zamanında Garipçe'ye geldiğini, Garipçe'yi seçmelerinin nedeninin ise Karadeniz'e olan benzerliği olduğunu belirtiyor. Balık mevsimine hazırlık yapan yaşlı balıkçı, ağlarını örerken anlatıyor: "Balıkçılık mevsimi martta açılır. Tabii küçük balıkçılar için. Büyük balıkçılar şimdi denize açılabiliyorlar, ama küçük tekneler açılamıyor. 120 kulaçlık ağ alıyoruz biz. Kulaç yani metre. Balıkçı diliyle anlatıyorum ben. 120 kulaç tek kat. Biz onu işliyoruz, üç kat yapıyoruz. İşlememek olmaz, o ağla anca lüfer tutulabilir. İşliyoruz ki ağla lüfer de kefalde tutasın."
Bir ayakları şehirde
Karadeniz erkeklerinin baba mesleklerini sürdürdüğü Garipçe'de kadınlar da, Karadeniz'deki çileli yaşamlarını yaşıyor. Her evin penceresinde bir peştemal asılı. Kimi zaman kadınlar peştemallerini bellerine bağlayıp bahçede çalışıyor, kimi zaman da başlarına takıp usulca kayboluyorlar köşebaşlarından. Suzan Abla, Karadeniz'in çilesi bitmemiş kadınlarından biri. Sürmene'den 36 yıl evvel gelin gelmiş Garipçe'ye. Bir gününü soruyoruz, anlatıyor. "Bahçeye bakıyoruz" diyor; bahçede kara lahana, salatalıklar yetiştiriyorlar. "İneklere bakıyoruz" diyor, sabahın köründe kalkıp süt sağıp, peynir yapıyorlar.
"Odun topluyoruz dağlardan" diyor, dağlarda odun kırıp, kendi yaktıkları sobalarını tutuşturuyorlar. "Çamaşır yıkarız, ineğe ot toplarız" diyor, çamaşırları kazanda kaynatıyorlar, çocuklar gibi koca gibi hayvanlarını da kadınlar besliyorlar. Suzan Abla, yaşantısında bir değişiklik olmadığındandır ki "Sürmene gibi burası da" diyor ve Garipçe'yi anlatıyor:
"Biz geldiğimizde burası gelişmemişti. Şimdi şimdi gelişmeye başladı. Önceden araba filan da yoktu buralarda. Otobüs gelince bir ayağımız şehirde, bir ayağımız köyde oldu."
www.evrensel.net