Orta sınıf sendromu

Orta sınıf sendromu

Hollywood'ta orta sınıftan, kariyer sahibi, erkek ve yakışıklı kahramanların konu edildiği filmlerde artış var. Ve her filmde kahramanımızın başına öyle bir musibet geliyor ki, hayatları değişiyor.

Orta sınıf sendromu
Şenay Aydemir
"Bir musibet, bin nasihattan yeğdir" demiş atalarımız. Ama Hollywood'un ataları da bu minvalde bir kaç söz etmiş olacaklar ki, son iki yıldır vizyona giren filmlerin bir kısmı bu atasözümüzü doğrulamak için çekilmiş sanki.
Meşhur Amerikan orta sınıfına ait, iyi para kazanan, iyi giyinen, işini iyi yapan, kariyerini hayatının merkezine oturtan, erkek ve ortayaşlı karakterlerle kurulu filmler birer birer giriyor vizyona. Ama filmlerde kariyer peşinde koşan, insanlara güvenmeyen, günübirlik ilişkiler yaşayan bu yakışıklı adamların başlarına öyle bir musibet geliyor ki, bir anda hayatın anlamını kavrıyorlar. Değişiyorlar. Örneğin şu anda gösterimde olan Bruce Willis'li "İçimdeki Çocuk"; Mel Gibson'lu "Kadınlar Ne İster"; Nicholas Cage'li "Aile Babası" hep bu adamcağızların hayatlarını sorgulatacak musibetlerin ortaya çıkmasıyla kuruluyor ve en sonunda hayatın ne kadar da güzel olduğuna dair bir tez ile bitiyor. Kahramanlarımız bu filmlerde çocukluklarıyla yüzyüze geliyorlar; kadınların düşünceleri okuyabilme yeteneği kazanıyorlar, ya da bir anda kendilerini evli ve çocuklu olarak buluyorlar. Bu musibetle adam etme modası, gizli bir 'aile' vurgusu taşısa da ille de Amerikan orta sınıfının nasıl 'sağlıklı ve sıhhatli' olacağını telkin ediyor.
Gündelik hayatın 'küçük çıkarları' peşindeki kahramanlarımız filmin sonun aradığı huzuru bulmuş, yeni bir dünya görüşü zuhur etmiştir.
Belli ki, Holywood sinemasında yeni bir dönemin kapıları da aralanıyor. Filmlerin kahramanlarının özellikleri bizlere yabancı olsa da, Amerika'daki orta sınıfın erimesi üzerine sürüp giden tartışmaların popüler ürünleri birer birer ortaya çıkıyor.
Bu orta sınıf sendromlarının Holywood'u sarıp sarmalamasının yolunu açan iki filmi de anmak lazım: "Dövüş Kulübü" ve "Amerikan Güzeli".
Bir musibetle aklı başına gelerek 'yeni hayat'larına başlayan kahramanlarımızdan birisi de cuma günü gösterime giren Tom Hanks'ın oynadığı Yeni Hayat (Castaway) isimli film.
Bir uçak kazası sonucu hayatta kalan ve çıktığı adada yalnız başına dört yıl geçiren bir orta sınıf erkeğinin adadan kurtulduktan sonra hayatının nasıl da değiştiğine tanık oluyoruz.
Hanks'in daha önce "Forest Gump" filminde de birlikte çalıştığı Robert Zemeckis'in yönettiği filmde, yukarıdaki orta sınıf filmlerinin temel kriterlerine rastlamak mümkün. Bu bakımdan William Broyles Jr. tarafından kaleme alınan senaryonun, kahramanı bir adaya düşürüp musibet yaratmak dışında yeni bir tarafı yok.
Chuck Noland (Tom Hanks) çok yoğun olarak çalışan, Federal Express'in dünya çapındaki merkezlerindeki problemleri gidermeye çalışan bir yetkilidir. Chuck için zaman çok önemlidir ve kız arkadaşı Kelly'e (Helen Hunt) fazla vakit ayıramamaktadır.
Chuck, yeni yıl öncesi kız arkadaşı ve ailesiyle yemek yerken Malezya'ya gitmesi gerektiğini bildiren bir telefon alır. Hemen yola çıkar, ancak uçakları Pasifik Okyanusu'nun güneyinde arızalanır ve düşer. Kazadan tek kurtulan Chuck kendini ıssız bir tropik adada bulur.
Kahramanımız, bu adaya düştükten sonra, doğaya karşı yeniden üstünlük sağlama mücadelesine girişiyor. Barınak yapıyor, ateşi keşfediyor, kendisine voleybol topundan bir totem yaratıyor.
Adada geçen dört yılın ardından yeniden modern dünyaya döndüğünde ise, kaçınılmaz bir sorgulama başlıyor. Daha önce yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını kitabını yapıyor.
Film, bir taraftan modern hayatın metayı fetişleştiren karakterine 'ince' göndermeler yaparken, diğer yandan da onun olanaklarından vazgeçilmeyeceğini de belirtmekten yeni durmuyor. Kullandığımız eşyaların hayatımızı kolaylaştıran birer alet olmaktan başka bir anlamı olmadığını söylerken, diğer yandan hayatımızı kurtaracak formülün de bu hayatın olanaklarıyla olabileceğini anlatıyor.
Philadelphia ve Forrest Gump ile üstüste iki Oscar kazanan Tom Hanks bu filmlede, "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Altın Küre kazandı. "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Oscar'a da aday.
Hanks, Chuck Noland karakterinde bu filminde de iyi bir oyun çıkarmasına rağmen, Chuck'un hikayesi bütün bu yaşanılanlara rağmen başladığı yerde bitiyor. Ya da bittiği yerde başlıyor. Filmin hemen hemen yarısında gözlerimizin içine sokulan kargo şirketi Fedex'te çalışan kahramanımız, filmin başında işine sıkı sıkıya bağlı ve herşeyi dakika dakika planlamaktadır. Kariyer ve iş düşkünü bu genç adam, kız arkadaşına ve dostlarına yeterli zamanı ise bir türlü bulamaz. Ama adada geçen zaman mefhumunun anlamını yitirdiği yılların ardından geri döndüğünde yeni bir yol ayrımındadır. Ve final sahnesinde dört ayrı yönün ortasında duran kahramanımız, bir tercih yapar. Tercihi başladığı yerle aynıdır aslında, şirketinin ambleminin olduğu bir kamyonetin ardına takılır. Tek fark ise kamyonetin içinde bir de kadın olması. Bu yeni yol, hem işlerin yolunda gitmesinin olanaklarını yaratacak, hem de 'aileye' giden sürecin başlangıcı olacaktır.
www.evrensel.net