Düğmeye Özal bastı

Düğmeye Özal bastı

Bugün ortaya çıkan krizin temelleri 24 Ocak Kararları'nda yatıyor. "Döviz krizi"nin aşılabilmesi için TL devalüe edildi. Ancak bu politika aynı zamanda yüksek bir rant gelirinin de kaynağı oldu.

Düğmeye Özal bastı
Krizin nedenleri üzerine bir yandan tartışmalar sürerken, diğer yandan da krizden nasıl çıkılacağına ilişkin politikalar gündeme gelmeye başlıyor. Medyada da ilk günkü "Fakirleştik" manşetleri yerini "Bundan sonra ne yapmalıyız" türünden haberlere terk etmeye başladı. Gerek sermye kesimlerinde gerekse hükümet cephesindeki tutum, IMF politikalarının devam ettirilmesi yönünde. Bu da Türkiye'nin daha çok kriz yaşayacağını şimdiden gösteriyor. Çünkü krizin nedeni ne bir yıllık politikalar ne de Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasındaki tartışma. Asıl neden 1980 darbesi sonrasında IMF'in dayatması sonucunda uygulamaya konulan 24 Ocak Kararları ve bu kararların Türkiye'ye yerleştirdiği, "yeni ekonomik düzen" adı verilen piyasa mantığı.
24 Ocak Kararları
1980'li yıllar, dünyada sermaye akımlarının önem kazandığı ve ülkelerin bu sermayeyi çekebilmek için "yeni bir ekonomik rejim" uygulama yarışlarının miladı durumunda. 1979 yılında ortaya çıkan "döviz krizi"nin aşılabilmesi için yabancı sermayenin Türkiye'ye gelmesi hedef olarak belirlendi. Bunun ilk yolu TL'nin değerinin devalüe edilmesiydi. Hesaba göre böylece ihracat artacak, ülkeye döviz girişi sağlanacaktı. Ancak bu politika aynı zamanda yüksek bir rant gelirinin de kaynağı oldu. Düşük TL yüksel dolar arasındaki fark, yabancı ve yerli spekülatif sermayenin cazibe unsuru haline geldi. Ardından faiz hadleri hızla yükselişe geçti. Sermaye birikimi üretim sektörlerinden hızla koparak bu kârlı alanlara doğru kaydı. Alınan her kredi, teşvik ve dış borçlar yüksek faiz ortamında değerlendirildi. Sonuçta para piyasaları kontrolden çıktı. Bu dönem uygulanan politikaların en rafine ifadesi "banker krizi" oldu.
Tefeci piyasası
Dönemin yüksek enflasyon koşullarında ve geçim sıkıntısının sonucu olarak nakit paraya duyulan ihtiyaç, banka kredilerinden yararlanamayan geniş kesimleri "tefeci piyasası"na itmişti. Talebin yüksekliği karşısında, gazete ilanlarıyla ipotek karşılığı yüksek faizler vererek fon toplayan bu "örgütlenmemiş para piyasası", tasarruf pastasından giderek büyük bir pay almaya başladı. Yaşadıkları evi satanlar, emekli ikramiyesini kapanlar bankerin verdiği aylık yüzde 10 faizin peşine koştular. Ancak faiz yarışı hızlandıkça tek tek bankerler de ortadan kaybolmaya başladı. O dönem her şeyini kaybeden bankerzedelerin sayısı 135 bin idi. Bunların 105 bini ise küçük tasarrufçulardı.
Ama bankerciliğin bir de öteki yüzü vardı. Bu yüzü en iyi örnekleyen ve en büyük vurgunu da vuran isim kuşkusuz ki, "Banker Kastelli" adıyla bilinen Cevher Özden'dir. Kastelli'nin diğerlerinden farkı, o dönemde tasarruf havuzundan daha fazla fon toplamak isteyen sermaye kesimlerinin önemli bir aracı konumunda olmasıydı. Kozanoğlu-Çavuşoğlu Grubu'nun Hisarbank'ından Pamukbank'a, Yapı Kredi'ye ve daha sonra banker kiriz ile birlikte iflas eden İstanbul Bankası'na kadar birçok banka, Kastelliye mevduat sertifikası pazarlatıyordu. Bu sermaye kesimleri Kastelli'nin aracılığıyla küçük tasarrufçu kesimden para topluyorlardı. Bütün bu yaşananlar ise, Özal ile başlayan "yeni ekomik düzenin" istenmeyen sonuçları değil, bizzat kendisiydi. Rantiyelik, bir sektör haline geldi. Mevduat, tahvil, gayrimenkul gibi üretken olmayan ve nakde çevrilebilen varlıkların değer artışlarından varlıklarını sürdüren rantiyeler bu dönemin en parlak yıldızları idi.
Faizlerin yüksek ve sağlam getirisi, döviz kurunun günlük ayarlanmaya başlanması, devlet tahvillerine enflasyonla birlikte artan bir faiz uygulanması, vb. hemen bütün sermaye kesimlerinin ranta yönelmesine neden oldu.
Rantiye kurumsallaştı
Bu yıllarda bankalar, gerek kendilerine yüklenen işlevler, gerekse yeni yasal düzenlemeler ile birlikte "kurumsal rantiyeler" haline getirildi. Asli işlevleri tasarrufçular ile yatırımcılar arasında aracılık etmek olan bu kurumlar, özellikle 1985'ten sonra, topladıkları kısa dönemli mevduatlarla hızla sermaye ve döviz piyasalarına girerek spekülatif kazançlara yöneldiler. Devletin artan iç borçlanma talebi, bankaların rantiyeliklerini pekiştirdi. Vergisiz ve yüksek faizli devlet tahvilleri ile Hazine bonoları, bankalara büyük kârlar sağladı. 1989 yılında 32 Sayılı Karar olarak bilinen değişiklik ile "dalgalı kura" geçilmesi rantiyeliğin artık ekonomik rejimde belirleyici bir konuma geldiğinin de kanıtı oldu.
www.evrensel.net