Suakacağı

Suakacağı'ndan Matuçina'ya

Kemal Anadol bir ayrılığın romanını yazdı: "Karşı yaka memleket". Bu anı roman, bir yerde "Türkiye'li üçüzler"in yaşam öyküleri.

Suakacağı'ndan Matuçina'ya
Bülent Habora
18 Eylül 1949 Pazar günkü Yeni Sabah Gazetesi'nin manşeti şöyleydi: "Türk-Bulgar sınırında esrarlı bir hadise"... Haberin girişinde ise şunlar yazılıydı: "Edirne: 17 (telefonla)- İstanbul matbuatına mensup iki gazeteciyle, arkadaşları olan Ziya isminde bir genç, bundan on gün evvel, esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuşlardır. Şimdiye kadar yapılan bütün araştırmalara rağmen, kayıpların izlerine tesadüf edilmemiş olması, hadise etrafında bazı dedikoduların çıkmasına sebep olmuştur.(..) Eylülün 7'nci günü sabahı, üç arkadaş otelde eşyalarını bırakarak, Kırklareli'ne gidiyoruz diye çıkmışlar, fakat bir daha geri dönmemişlerdir."
19 Eylül 1949 tarihli Cumhuriyet'te de haberin girişi şöyleydi: "Eski muallimlerden ve İzmir gazetecilerinden olup, ikibuçuk sene evvel gazetemize giren Tuğrul Deliorman, iki arkadaşıyla birlikte hudut mıntıkasında kayboldu."
İstanbul gazetelerinde bu kayıp olayı birkaç gün daha sürmüş ve 21 Eylül 1949 tarihli Yeni Sabah'ta Fahri Erdinç, Tuğrul Deliorman ve Ziya Yamaç'ın Bulgaristan'a kaçtıkları açıklanmıştır.
"12 Eylül Günleri", "Kartal Maltepe'den Sağmalcılara İnsan Manzaraları", "Milattan Sonra" ve "Termik Santrallere Hayır" başlıklı kitaplarıyla tanıdığımız Kemal Anadol, "Karşı Yaka Memleket/Bir Ayrılık Romanı"nda Fahri Erdinç, Tuğrul Deilorman ve Ziya Yamaç'ın öncesiyle, sonrasıyla, Bulgaristan'a kaçışlarını anlatıyor.
Kitabın ilk bölümünde, özellikle Fahri Erdinç'in Türkiye'deki günleri var. Üzüntülerle, küçük mutluluklarla dolu yıllar. Ankara, İstanbul ya da başka kentlerdeki yaşamından çeşitli kesitler... "Babam ve arkadaşım Zihni Turgay Anadol'a" sözcükleriyle adadığı kitabının özellikle bu bölümünde Zihni Anadol'dan çok yardım gördüğü anlaşılıyor, Kemal Anadol'un. Ya da bana öyle geliyor.
İlk bölüm, bu "Türkiye'li üçüzler"in, Türkiye'deki son durakları olan Suakacağı köyünde bitiyor. "Suakacağı" başlıklı bir yazıda, bir de İstanbul'daki son günün hem gerçekçi ve hem de duygu yüklü anıları var. Ve tabii Fahri Erdinç için İstanbul'un son fotoğrafı olan "Sirkeci Garı":
Edirne'ye kalkan tren
3 Eylül 1949 Cumartesi sabahı, saat 9'da, Edirne'ye doğru kalkar, tren. Fahri Erdinç ve Tuğrul Deliorman, İstanbul'u son bir kez seyrederler. Çerkezköy'de Ziya Yamaç da bu topluluğa katılır. Bir kaç gün Edirne'de kalırlar. 8 Eylül akşamı, gün battıktan sonra Suakacağı köyüne giderler. Ve köye girmeden bir akarsuyun yanına gelirler.
Bulgaristan'la Türkiye arasındaki son çizgiyi şöyle anlatıyor Kemal Anadol: "Ziya Yamaç, Silistire'liydi. Tuna çocuğuydu. Yavaş yavaş soyundu. 'Siz beni bekleyin,' dedi. Karanlığın içinde, yavaşça suya girdi. On beş dakika gezindi. Karşıya kadar gitti, tekrar döndü. Sudan çıkıp, arkadaşlarının yanına geldi. 'Haydi soyunun,' dedi. 'Suyun hiçbir yeri boyu aşmıyor. Gömlek ve çamaşırlarınızı, çorap ve ayakkabılarınızı ceketinizin içini açıp, yerleştirin, sonra da iki kolunu bağlayın.' Fahri ve Tuğrul'un dediklerini yapmasını bekledi.(..) Bir iki adım ötede, yüksek, beyaz bir taş gördüler. Ay ışığında parlıyordu. Yaklaştılar ve sınır taşı olduğunu anladılar. Üzerinde kısaltılmış ikisözcükle bir numara vardı: T.C. 192. Bu taşı da geçtiklerinde ana baba, eş, çocuk, sevgili herşey geride kalacaktı. Aklına Akhisar geldi, Fahri'nin.(..)
Tuğrul karısı ve çocuklarını hatırladı.(..) Ziya'nın kızı geldi aklına.(..) Fahri tüm ülkeyi temsilen Edirne'ye el salladı: 'Hoşça kal Edirne! Ayrıldığımız için darılma. Gün olur koşarak geliriz.' Aşağıya, karanlığa savruldular. Her şey geride kalmıştı."
Herşey geride kalmıştı
Evet, herşey geride kalmıştı. Bulgaristan'daydılar, Matuçina köyünde. Köyün adını, kilisenin üzerindeki "Matuçina Kilisesi" yazısından öğrenmişlerdi. Neşe içinde, kahkalarla girmişlerdi köye. Nedenini de şöyle anlatıyordu Kemal Anadol: "Karşıda, kırmızı kiremitleri ve kulesindeki büyük haçı beliren kiliseye doğru yürüdüler. Kilisenin çevresinde sıralanan evler, bir sigara içimi uzaklıktaydı. Hızlı adımlarla ilerlediler. Arkasında bir gürültü duyan Fahri, korkuyla arkadaşlarına sokuldu: 'Yahu, bu da ne?' Tuğrul'la Ziya, bütün gece kısık sesle konuşmasının acısını, gevrek kahkalarla çıkardılar. Fahri hortumuyla, köpek gibi yanından geçen yaratığı gösterdi: 'Bırakın gülmeyi yahu. Nedir bu?' Arkadaşları gülmekten konuşamıyordu. Güç bela 'Domuz' diyebildiler. Fahri yine sordu: 'Isırır mı?' Bu kez kasıklarını tutmaya başladılar. Domuzu izlediler ve bir meydana çıktılar."
Yeni ülkelerinde, Matuçina'da başlıyordu, yeni yaşamları. Matuçina, Topolovgrad, Elhova, Burga derken Sofya'ya ulaştılar. Günlerce sürdü sorgular. Sonunda Şef Aleksandr, kararı onlara duyurdu:
"Kısaca, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Anayasası gereğince, sizleri sığınma hakkı tanınması önerimizi Bakanlık onayladı. Bu günden itibaren serbestsiniz. Sosyalist Bulgaristan'ın konuğusunuz..."
"Türkiye'li üçüzler" için Bulgaristan'daki zor günler başlamıştı. Aslında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti de zor durumdaydı. Çünkü devrim yapılalı şunun şurasında daha beş yıl olmuştu. Çarlık düzeninin perişan ettiği Bulgaristan ve Bulgar halkı derlenip, toparlanma sürecini yaşıyordu. Her bir Bulgar, iki Bulgar gibi çalışıyor ve 24 saatlik bir gün yetmiyordu.
Bulgaristan kısa sürede zorlukları aştı. Bizimkiler de...
Önce yapabilecekleri işlerde çalıştılar. Yarattılar, ürettiler. Ziya Yamaç'ın eşi de geldi... Arkasından Nâzım Hikmet de.
Didişmeler başlıyor
Bu sırada üzücü olaylar da oluyordu: "Nâzım, Fahri'ye, deneyimlerine dayanarak, 'Birbirinizi az yiyin,' demişti... Olaylar tam tersine gelişti. Sofya'daki politik göçmenler, boşa dönen değirmen taşları gibi birbirini yiyordu. Büyük bir yazgı ortaklığı sonucu, arkadaşlıktan da öte, sözcük anlamlarıyla 'Yoldaş' olan insanların diyarı gurbette, dayanışma yerine didişmeyi seçmelerinin anlamı neydi?" diyordu Kemal Anadol, onların çevresinden onların ağzından.
Kemal Anadol'un sözünü ettiği durumla, ben de karşılaştım. 1975'le, 1983 arasında sekiz kez Bulgaristan'a gittim. Ve aynı şeyi gördüm, yaşadım. Sahi neydi acaba bu didişmenin nedeni?
Kitabın üçüncü bölümü, göçmenlikten çıkıp, yerleşik olmalarından sonraki yaşamlarını anlatıyor, ölünceye kadarki günlerini. Türkiye'li üçüzler, zaman zaman uzaklaşırlar birbirlerinden, başka kentlere, başka ülkelere giderler. Ama sonunda bir araya gelirler, Sofya'da.
20 Temmuz 1980'de Tuğrul Deliorman öldü... 28 Mayıs 1986'da ZiyaYamaç öldü... Ve 1 Kasım 1986'da da Fahri Erdinç öldü... Türkiye'li üçüzler yaptıklarıyla, yapıtlarıyla anılıyordu artık...
Kemal Anadol, Türkiye'de unutturulmak istenen Fahri Erdinç'i, Tuğrul Deliorman'ı ve Ziya Yamaç'ı, herşeyden önce yeniden gündeme getirmekle ya da günışığına çıkartmakla, gerçekten çok önemli bir çalışma yapmış. Dilerim başka unutturulmak istenen yazarlarımız için de böylesi kitaplar çıkar, yayınlanır...
www.evrensel.net