'İnsanlar ölmesin'

Ali Rıza Poyraz'ı 'cezaevi operasyonu'nda ölüme götüren öyküsü, Gazi Mahallesi'nde oturuyor diye, bir iş çıkışı gözaltına alınması ile başladı.

'İnsanlar ölmesin'
Hacer Yücel
Odadaki eşyalar bir tarafa toplanmış. Perdeler sımsıkı örtülü. Her şey yasta gibi. O ise gülerek bakıyor. Anne, gülümseyen oğlunu alıyor ellerinin arasına, bastırıyor var gücüyle göğsüne. Sanki, biraz daha bastırsa göğüs kafesine sığmayan özlemi, sevgisi can verecek elindeki fotoğrafa...
Oğlu açlık grevindeyken Flaş TV'nin eve geldiğini söylüyor anne Elif Poyraz, "Evi gezdirmiştim onlara. Oğlumun odasını göstermiştim. Arkadaşları anlattı. Görüntüleri izlemiş. 'Annem bunu nerden akıl etmiş' demiş. Son kez evini, odasını görebildi bu sayede" diyor. Birdenbire sözcükler cılızlaşıyor, boğuluyor, yok oluyor. Konuşamıyor. Acısı, özlemi gözyaşı olup, dile geliyor.
Oğlunun suçsuz olduğuna yürekten inanıyor anne Poyraz, "Oğlumu versinler diye, cezaevinde kimseyle takışmamaya, tartışmamaya çalışırdım. Susardım. 'Anne niye geldin. Ben iyiyim. Hastasın, gelme' derdi. Melekti benim oğlum, kimseyi incitmezdi. Şimdi düşünüyorum da bu kadar erken, bu kadar genç öleceğinden dolayı mıydı bu iyiliği? Hiç kimse inanamadı. Ali'nin öldüğüne kimse inanamadı. Benim oğlum sanatçıydı. Şiir yazardı, saz çalardı. Şarkı, türkü söylerdi."
Gözaltında 5. kattan atıldı
Baba Süleyman Poyraz oturduğu yerden doğruluyor, gür sesiyle bölüyor annenin konuşmasını. Birilerine bir şeyler anlatmak, duyurmak istercesine ses tonu yükseliyor:
"Oğlum suçsuzdu. 1998 yılında oğlumu gözaltına aldılar. İşten çıkarken. Oğlum Şişli'de bir ilaç firmasında çalışıyordu. İlaç dağıtıyordu. Bir akşam arkadaşıyla işten çıkmışlar. Polis durdurmuş, karakola götürmüş. Kimliğine bakıp 'Gazi Mahallesi'nde ölen Zeynep Poyraz senin neyindi?' diye sormuşlar. 'Amcamın kızıydı' demiş. Terörle Mücadele Şubesi'ne yollamışlar. Orada işkence ile bazı şeyleri kabul ettirmeye çalışmışlar. Kabul etmeyince de, 'Bu senin son şansın, imzala yoksa bir daha geri dönüşün olmaz' demişler. Yüzüne tuvalet pisliği sürüp Terörle Mücadele Şubesi'nin 5'inci katından atmışlar."
Her yerde oğlunu aradı
Anne Poyraz kesiveriyor babanın konuşmasını. Gözleri yaşlı, kopuk kopuk konuşuyor. Oğlu gözaltına alındığında, o arayıp bulmuştu oğlunu; günlerce, gecelerce hastane kapılarında beklemişti. Bir kere olsun görebilmek, yaşadığından emin olmak için.
O günleri şöyle anlatıyor anne Poyraz: "Oğlumu gözaltına aldıkları günün akşamı evimizi bastılar. Aramadan sonra 'Temiz, aileyi gözaltına alalım mı?' diye merkezle konuştular. Onlar gittikten sonra telefon geldi, oğlumun gözaltına alındığı, Vakıf Gureba'da olduğu söylendi. Hemen koştum hastaneye, ama göstermediler. Beni gözaltına almaya çalıştılar. Sonunda gösterdiler oğlumu. Sargılar içinde üstüne beyaz bir bez örtülmüştü. Öldü sandım, odadan çıktığımda bayıldım. Ertesi gün gittiğimde oğlum hastanede yoktu. Onu aramaya gittim. Hastaneleri dolaştım. Sonra Çapa'da olduğunu öğrendim. Gidip sordum 'Yok' dediler. Ama orda olduğunu ben anladım çünkü polisler her taraftaydı. Bekledim. Ve çıkışta gördüm ve 'Oğlum seni nereye götürüyorlar' diye bağırdım. Nöbetçi savcılığa girip oğlumun götürüldüğünü, hastanede kalması gerektiğini söyledim. Oğlum o halde duruşmalara geldi. Suçsuzdu o"...
Sesi kısılıyor anne Poyraz'ın ve göz kapakları tutamıyor biriken gözyaşlarını...
Şimdi serbest olacaktı
Oğlunun Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 146'ıncı maddesinden yargılandığını anlatıyor Baba Poyraz, "İdam istemiyle yargılanıyordu oğlum. Hiçbir delil olmadığı halde. Oğlumun Avcılar Vergi Dairesi ve Harbiye Orduevi'nin bombalanması eylemlerine karıştığı iddia ediliyordu. Ama tüm bunlar olurken oğlum işteydi. Kart basarak içeri girip çıktığı için bunu kanıtladık. Ve 15 Kasım 2000'deki duruşmasında delil yetersizliğinden dava düştü. Bu kez, yardım ve yataklıktan, TCK 169'dan yargılamaya başladılar. Ve bu ayın 14'ünde duruşması vardı, serbest kalacaktı" diyor ve susuyor yine.
'Bu devletten davacıyım'
"Gözaltında 5. kattan atıldıktan sonra, önemli bir kamuoyu oluşmuştu. Cezaevindeki operasyon sırasında, ellerinde oğlumun fotoğrafıyla içeri girdiler ve oğlumu öldürdüler. Ben buna inanıyorum. Ben bu devletten davacıyım. Bu ülkede adalet, hukuk, demokrasi yok. Eğer gerçekten olsaydı bugün böyle şeyler olmazdı. Bu ülkede yargı bağımsızlığı yok. Türkiye'de yaşananları gördükçe utanıyoruz. Bizim atalarımız bu topraklar için savaştı, şehit düştü" diyor baba Poyraz.
Ve devam ediyor: "Nerde bu devlet, hani hukuk, Ecevit'in evladı yok ki evlat acısı bilsin. Oğlum için sonuna kadar mücadele edeceğim. Cezaları varsa yargı var, hukuk var çeksinler. Devlet dört duvar arasına koyduğu insanın canını korumak zorunda."
Oğlunun cezaevinden çıkarken yaralı olduğunu da ekliyor baba Poyraz. "Başında darp izleri varmış, kolunda süngü izi ve derin bir yarık" dedikten sonra, otopsi raporu üzerine konan gizlilik kararını hatırlatarak, "Kaç gün geçti, ama vermiyorlar" diyor.
'Ağlayan bir ana görsem...'
"Ben bir anneyim" diye söze giriyor anne Poyraz, "Televizyonda ağlayan bir ana görsem yüreğim burkulur. Anneler ağlamasın artık. Artık kan dökülmesin, insanlar ölmesin. Kardeşçe, barış içinde yaşayalım. Benim oğlum suçsuzdu ama..." Susuyor.
Durmadan konuşan, biri susarken diğeri konuşmaya başlayan, kelimelerin havada uçuştuğu bu oda bir anda sessizliğe gömülüyor. Anne yere çömeliyor çay dolduruyor. Baba sigarayı parmakları arasında oynatıyor. Anne Poyraz, astım olduğundan yanında içemiyormuş.
Yine sessizlik, uzunca bir sessizlik... Ağlıyor ikisi de, konuşamıyorlar.
'Ta ki morgun kapısına kadar'
Sessizliği anne Elif Poyraz'ın boğazında düğümlenen sözleri bozuyor: "İçeri itfaiye araçları, iş makineleri, ambulanslar, askerler giriyordu. Ve bizi yaklaştırmıyorlardı cezaevine, gözaltına alıyorlardı. Operasyonun üçüncü günüydü, ateşin başında duruyorduk. Birden (kalbini tutarak) sıkıştı nefes alamaz oldum. Tarifsiz bir acı hissettim. 'Oğullarımızı öldürdüler' dedim. Sonra operasyon bitti yaralılar arasında adı geçiyordu. Koştum hastaneye gittim, bana göstermediler oğlumu. Durumu ağırdı. Bekledik. Öldüğünü söylediklerinde inanamadım. Sağa sola gidiyordum bilmeden düşünmeden, adeta uçuyordum. Oğluma götürüyorlardı. İnanmıyordum öldüğüne. Ta ki morgun kapısından girene kadar..."
www.evrensel.net