Romanın evrensel sesi

Yazın alanında görülen bu inatçı ilgisizlik ve görmezden gelme, ağır bir hava tabakası gibi günümüzde de varlığını duyumsatmaktadır. Suat Derviş'i, maddesi ne olursa olsun, bir kafese kilitlemenin elbette bir anlamı ve nedeni olmalı.

Romanın evrensel sesi
Güngör Gençay
Suat Derviş, yazınımızın çeşitli dallarında eser vermiş, en üretken kadın yazarlarımızdan biridir. Yalnız romancı, öykücü değildir Suat Derviş, çok başarılı bir gazetecidir. Avrupa'ya muhabir olarak ilk kez giden, 19 Ekim 1922 günü İstanbul hükümetiyle görüşmek üzere, Ankara hükümetini temsilen gelen Rıfat Bele Paşa'yla ilk görüşmeyi yapan gazeteci odur. 1926 yılında İkdam gazetesinde "Kadın Sahifeleri" düzenlemeye başlamış ve bu yöntemi ilk kez uygulamaya sokan gazeteci olarak anılmıştır.
1920 yılında, henüz 15 yaşında iken "Kara Kitap" adlı romanı yayınlanmış, 1923 yılında ise, dört romanı daha basılmıştır. 18 yaşında bir gencin, üç yılda dört kitap üretmesi, göz ardı edilecek bir olay değildir. Nitekim dönemin önde gelen yazarlarından bir bölümü kayıtsız kalmamış, Suat Derviş'ten ve romanlarından övgüyle söz etmişlerdir. Ancak, ondan sonra hiç kimse, adını anmaz, izini dürmez olmuştur.
Türkiye'de ilk kapsamlı yazı, Suat Derviş'le yaptığı konuşma sonucu Zihni Anadol tarafından kaleme alınmış ve Alpay Kabacalı'nın çıkarmakta olduğu "Gerçekler Postası"nın Eylül 1967 tarihli 11-12. sayısında "Suat Derviş ile Konuşmalar" adıyla yayınlanmıştır. Bu yazı kısmen de olsa etkisini göstermiş, en azından edebiyat tarihçileri, sözlük ve antoloji düzenleyicileri, derin bir inceleme yapmasalar da, adına bir madde açmak zorunda kalmış, görmezden gelememişlerdir. 1944 ve 1945 yıllarında gazetelerde tefrika edilen "Zeynep İçin-Ankara Mahpusu" ve "Fosforlu Cevriye" romanlarının 1968 yılında May Yayınları tarafından yayınlanması, ardından "Fosforlu Cevriye"yi beyazperdeye ve sahneye aktarma girişimi, adının güncelleşmesini sağladıysa da, bu sahiplenme uzun erimli olmamıştır.
Örneğin Cevdet Kudret'in 2. Basımı Kasım 1970 tarihinde yapılan "Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman (1859-1959) Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Kadar" adlı incelemesinde Aka Gündüz ve Suat Derviş'in eserlerini; "Üzerlerinde durmayı gerekli görmediğimiz yapıtlar" olarak değerlendirmektedir. Diğer edebiyat tarihçi ve araştırmacılarının tavrı da Cevdet Kudret'inkinden farklı değildir. Bir iki kişiyi bu yazgının dışında tutarsak, diğerlerinin de, Suat Derviş'in gerek kişiliği, gerek eserleri, gerekse eylemleri konusunda derinleşmemiş,gerekli araştırma ve incelemeyi yapmamış olduğunu görürüz. Dahası, yazın alanında görülen bu inatçı ilgisizlik ve görmezden gelme, ağır bir hava tabakası gibi günümüzde de varlığını duyumsatmaktadır. Suat Derviş'i, maddesi ne olursa olsun, bir kafese kilitlemenin elbette bir anlamı ve nedeni olmalı. Bunun nedenlerini çözümleyebilmek için ışıldağımızı, yaşadığı koşullarla bütünleştirerek Derviş'in üzerine çevirelim.
Özgür ve harcı sevgi olan bir çocukluk
Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Suat Derviş, İstanbul Küçükçamlıca'da Bizans Manastırı'nın temelleri üzerine yapılmış olan bir köşkte doğmuş, dadılar ve mürebbiyelerle büyümüştür. Önce Jön Türkler Teşkilatı'nın daha sonra İttihat ve Terakki Fırkası'nın üyesi olan baba ile, saraylı olan ve on altı yaşında romanlar yazmaya başlayan anne arasında tam bir uyum vardır. Her ikisi de; Arapça, Farsça bilen ve diğer bilimlerin özel dersini alan çocuklarının batı kültürüyle de donanımlı hale gelmeleri için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Doğayla iç içe olan Suat Derviş, kendi çocuk çevresiyle olduğu kadar, aile çevresiyle de yakın ilişki içindedir.
Burjuva kültürüyle beslenen ve çeşitli sanatların değişik dillerde eğitimini alan Suat Derviş'in gözlem ve edinimlerini, önemli bir kazanım olarak görmek gerekir. Bu kazanımlardan yola çıkarak vardığı ve kullanıma soktuğu ayrıntılar ise, ilk dönem romancılığının temel taşlarını oluşturmuştur.
Kaleminin uzun yolculuğu
Suat Derviş'in ilk ürünü , 13-14 yaşlarında iken yayınlanan "Hezeyan" adlı mensur (düz yazı) şiirdir. Yazar, ilk ürününün yayınlanma olayını: "Ben yazılarımı kimseye göstermez, gizlerdim. Bir gün nasılsa masanın üstünde unutmuşum. Nâzım Hikmet, komşumuz ve arkadaşımızdı. Babamla babası çok dost oldukları ve her gün ailece beraber bulunduğumuz için, her zaman bizim eve gelirdi. Benim mektepte olduğum bir saatte bize gelmiş, masanın üstünde bulduğu yazımı okumuş, çok beğenmiş, anneciğimden izin alarak, onu benden gizli bastırmak için yanına almış. Nâzım o zaman tanınmış ve sevilen bir şairdi. "Hezeyan" başlıklı bu şiiri, sonradan çok sevdiğim bir dostum olan Yusuf Ziya Ortaç'a vermiş. O da bunu beğenerek, "Alemdar Gazetesi"nin kendi idare ettiği edebi nüshasına koymuş ve beni de "Türk edebiyatının göklerine doğan yeni bir yıldız" diye tanıtmış. (Gerçekler Postası, Sayı:11. Ağustos 1967)
Oysa Nâzım Hikmet, bu genç kıza, şiirini yayınlatmadan çok önce aşık olmuş ve 1917 yılında Suat Derviş'e ithaf ettiği "Gölgesi" adlı şiirini yazmıştır. Daha sonra 6 Haziran 1919 günü ünlü Sultanahmet Mitingi'ne birlikte gitmişler, Halide Edip'in konuşmasını dinlemişlerdir. Burada Nâzım Hikmet'in sevgi duyguları daha da pekişmiş, Suat Derviş ise Halide Edip'i "gözlerini açan kadın" olarak tanımlamıştır.
Özel öğrenimleri sonrasında sınava girerek belge alan iki kardeşin, bundan sonra izledikleri yolu Suat Derviş şöyle anlatıyor: "O zamana kadar özel öğretmenlerden Avrupa müziği öğrendik. Üniversite yerine de Berlin'e Sternisches Konservatorium'a gittik. Ses Bölümü'ne girdik. Buna sebep, ailemizin Kamil Bey'den gelen bir musiki istidadı olması ve bilhassa kız kardeşimin sesinin nadir bulunan bir ses olması idi. Büyüklerimizden gizli, üniversiteye geçtim. Edebiyat fakültesine başladım ama yazılarımın çok genç yaşımda gördüğü rağbet, beni şımarttı galiba, derslere devam etmedim."
Böylece Suat Derviş kaleminin uzun yolculuğu başlar. Almanya'nın ünlü gazete ve dergilerine makale, fıkra ve hikâyeler yazar. 1931-1932 yıllarında Tempo gazetesinde Abdülhamit dönemini içeren "Sultanın Karıları" adlı kitabı tefrika edilir. Birçok Avrupa ülkesinde kitapları yayınlanır. 1932 yılında babasının ölümü üzerine Türkiye'ye döner. Hitler'in iktidara gelişiyle Nazi yanlısı bir yayın politikası izleyen Alman gazeteleriyle de ilişkisi kesilir.
Suat Derviş'in iki dönemi
Suat Derviş'in hem özel, hem de sanatsal yaşamında iki önemli dönem vardır. Mustafa Kemal'in teyzesinin oğlu olan Reşat Fuat Baraner'le evliliğinin öncesi ve sonrası. Daha önce Selami İzzet Sedes ve Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ile evlilik yapan Suat Derviş, 1940 yılında Reşat Fuat Baraner ile evlenir. Reşat Fuat; İstanbul Üniversitesi'nde okumuş, Türk Talebe Birliği Başkanlığı yapmış, Aydınlık Gazetesi'nde yazılar yazmıştır. Daha sonra kimya öğrenimi için Almanya'ya giden Baraner, orada Spartakist hareketine katılmıştır. Moskova Lenin Akademisi'nde Marksist kuram ve ekonomi-politik öğrenimi yaptıktan sonra Türkiye'ye dönerek, TKP içinde yer almıştır.
Baranerlerin ilk ortak eylemi, "Yeni Edebiyat" dergisini çıkarmak olmuştur. Gerçi derginin künyesinde, sahibi: Neriman Hikmet ve çıkaran Suat Derviş olarak belirtilmişse de, gerçekte dergi, TKP'nin legal olarak çıkarttığı bir yayın organıdır. Rasih Nuri İleri, bu olguyu "Yeni Edebiyat-Sosyalist Gerçekçilik" adlı kitaba yazdığı önsözde:
"Suat o dönemde Reşat Fuat Ağabeyin eşi idi ve sorguda tek çocuğunu düşürdü. Suat Derviş'in dergideki yazılarının bir kısmı roman eleştirilerini kapsamaktadır, onlar üzerinde durmayacağım. Diğer kısmı ise kısa köşe yazılarıdır. Bunların (kitapta) ayrı bir bölümü vardır. Çünkü bunlar Reşat Fuat Baraner'in yönetiminde ve onun katkısı ile yazılan, parti militanlarının eğitimine yönelik didaktik yazılardır. Bunlar kişisel değil, parti yazılarıdır, parti emir ve kontrolünda kaleme alınmıştır ve politik sorumlulukları Parti Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner'e aittir" demektedir.
Ayrıca TKP önce 1938 Kasım'ında "Sanat Edebiyat Sosyoloji" (S.E.S), 1939 Haziran'ında "Yeni Sanat Edebiyat Sosyoloji" (Yeni S.E.S.) dergilerini çıkarmıştır. "Yeni Edebiyat" ise bu sürecin bir devamıdır.
Yine, Suat Derviş'in "Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum" adını taşıyan kitapçığı ile Faris Erkman imzalı "En Büyük Tehlike-Milli Türk Davasına Aykırı Bir Cereyanın İçyüzü" adlı kitapçık da TKP'nin gereksinme duyması üzerine, legal basın komitesi tarafından hazırlanmış, redaksiyon ve yeniden kaleme alma işlemini de Reşat Fuat Baraner gerçekleştirmiştir. Ne ki, partinin yayın organı olmasına karşın "Yeni Edebiyat" Türkiye'nin ilk sosyalist-gerçekçi edebiyat dergisi olarak işlevini yerine getirmiş, ilerici kalemlerin büyük bir çoğunluğuna sayfalarında yer vererek dönemine damgasını vurmuştur. Ancak 26 sayı çıkan dergi, 15 Kasım 1941'de yönetimce kapatılmıştır.
Hükümetin Nazi Almanyası'ndan yana bir politika izlediği, Tan gazetesinin dışındaki diğer tüm gazetelerin hükümetin yanında yer aldığı savaş yıllarında; yokluk-yoksullukla birlikte aydın avı da sürmektedir.
Kişilerin tek tek alınıp götürülmelerinin yanı sıra, yedek subay okulunda öğrenci olan Ziya Nur Erün'ün 12 Şubat 1944 günü parti bildirisiyle yatakhanede yakalanması sonucu "1944 Tevkifatı" başlamıştır.
1941 yılında askere alınan, 1942 yılında da firar eden, dönemin parti genel sekreteri Reşat Fuat ise asker kaçağı olduğu için saklanmaktadır. Tutuklamalar başladıktan sonra Faris Erkman'ın evine giden Baraner, evin gözetlendiğinden şüphelenip kendi evine dönünce, eşi Suat Derviş'le birlikte yakalanır. Duruşmada savcı, Reşat Fuat'ı Ankara yöneticisi olarak suçlayınca, bu görevi Hikmet Elin üstlenir. Reşat Fuat'la Zeki Baştımar arasındaki ilişkiyi sağlayan Ruhi Derviş'in suçunu da Suat Derviş üstüne alınca; Reşat Fuat 9 yıla, Suat Derviş de 8 aya hüküm giyerler.
Tuğlalar yerinden oynuyor
1951 tevkifatının duruşmaları 1953 yılında başlar. Suat Derviş de aynı yıl Avrupa'ya gider. 1963 yılında Türkiye'ye dönüşüne dek geçen süre için, ne yazık ki elde yeterince bilgi ve belge yoktur. Yalnız, Türkiye'de (Zeynep İçin) adıyla çıkan, 1944-1945 yıllarında Haber gazetesinde tefrika edilen 'Ankara Mahpusu'nu, ilk metni dikkate almadan yeniden yazdığı, kitabın, kardeşinin çevirisiyle 1957'de Paris'te, daha sonra da çeşitli Avrupa ülkelerinde basıldığı ve kendisinin de bu ülkelerin dergi ve gazetelerinde yazılar yazdığı bilinir.
7 yıl, 9 ay ceza alan Reşat Fuat, cezaevinden çıktıktan sonra, önce Karaköy Mimar Handa, daha sonra Tünel'de açtığı "tercüme bürosu"nda, Almanca, Rusça ve Fransızcadan çeviriler yapar. Bürosu sık sık polis baskınına uğrar. Kalp krizi geçirdikten sonra giderek sağlığı bozulan Baraner, 1968 yılının Ağustos ayında yaşamını yitirir. Kardeşinin acısını paylaşmak için düzenini bozarak Türkiye'ye gelen ablası Hamiyet Hanım da Suat Derviş'in evinde ve yoksulluk içinde hayata veda eder.
1970 yılına her iki gözü de birdenbire görmezleşen Suat Derviş'e, aynı yıl Moskova'da ameliyat yapılarak gözünün biri sağlığa kavuşturulur. Ameliyat sonrası Türkiye'ye dönerken Bulgaristan'a uğrayan Suat Derviş, orada Fahri Erdinç ve İbrahim Tatarlı ile de görüşüp anılarını anlatır. Her iki yazarın, bu anıları da içeren bir biçimde birlikte hazırladıkları "Gözleri Sargılı Kadın" adlı yazı, 1983 yılında Sofya'da yayınlanan "Ateş Çizgisinde Kadın İsimleri" adlı kitapta yer almıştır.
Yine 1970 yılında memlekete döndükten sonra, aralarında çok sevdiği Neriman Hikmet'in de bulunduğu on yedi arkadaşıyla birlikte "Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği"ni kurmuş, 7 Mart 1971 günü Dünya Demokratik Kadınlar Gecesi'nde açış konuşmasını yapmış, ancak diğer gözünün ameliyatı için doktorların gerekli gördüğü zamanı bekleyemeyerek 23 Temmuz 1972'de Tünel, Suriye Han'da yaşamını yitirmiştir.
Söylenmekten kaçınılsa da Suat Derviş TKP'li bir sanatçıdır. Gerek ideolojisi herkes tarafından bilinen Reşat Fuat'ı eş olarak seçmesiyle yaptığı tercih, gerekse parti içinde ve organlarında üstlendiği görevler bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak Suat Derviş, ne partili kimliğini özel yaşantısında kullanmış, ne de kaba bir biçimde özgün ürünlerine yansıtmıştır.
Ama ne var ki üstünde imzası olan "Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum" adlı kitabı, partinin olduğu kadar kendi düşüncelerini de içermektedir. 1940 sonrası yapıtlarına bakıldığı zaman çoğunda roman örgüsü içinde sınıf çelişkilerini görmek olasıdır.
Egemen sınıf, genellikle kendi içinden çıkan değerleri ya, kendi hizmetine sokar ya da eriterek yok eder. Nâzım Hikmet, Reşat Fuat Baraner gibi Suat Derviş de bu yargının dışında kalan sanatçılardan biridir.
Nâzım Hikmet gibi Suat Derviş'in de sanatıyla ideolojisini ayırmak isteyen burjuvazi, bunu becerememiştir. Bu nedenle de Suat Derviş'i görmezden gelmekte ve yazın dünyasından silmek istemektedirler.
O zaman Suat Derviş'e sahip çıkmak emekten yana bir dünya kurmak isteyenlerin görevi olmalıdır.
www.evrensel.net