Tarihin seyir defteri

Yaşam, kesintisiz bir akış içinde. Biz, "dün" ile "bugün" ve "yarın"ı belirlemek için onu; yıllara, aylara ve günlere böldük...

Tarihin seyir defteri
Rahmi Emeç
Yaşam, kesintisiz bir akış içinde. Biz, "dün" ile "bugün" ve "yarın"ı belirlemek için onu; yıllara, aylara ve günlere böldük.
Daha da dilimlere ayırıp; saat, dakika, saniye olarak küçülttük. Bazen toplayıp büyüttük, bazen birinden diğerini çıkardık; böldük. Tekrar toplama ihtiyacı duyduk...
İş biraz da "düzenlilik" için yapıldı. Yaşamda olup bitenleri bir yerlere oturtmak için; dün olanla bugün olanı ve gelecekte olacağı bir yerlere yerleştirmek için.
Hiç bir şeyi boşlukta tutmak istemedik. Her şeyin bağlı bulunduğu bir 'zaman dilimi' olsun istedik.
Eskiçağlardan beri insanlık, toplumsal yaşamın düzenliliği kadar dinsel nedenlerin etkisiyle, "zaman ölçümlerine" gereksinim duydu.
İlk takvim, düzenli iki doğal olay olan Güneş ve Ay'ın hareketliliğine dayandırılmıştı. İki gökcisminin hareketi üç zaman dilimi; gün, ay ve yılı belirledi.
Böylelikle, olup bitenleri ve olup bitecekleri 'bağlayacağımız' yerleri yarattık.
Ve zaman
"Petrarka'nın 1300'lerde söylediğini Isaac Newton 1600'lerin sonunda destekleyecekti; zaman sabit bir hızla akar; günümüz ne kadar zor ya da kolay geçerse geçsin, zamanın hızı değişmez. Bunun doğru olmadığını herkes kendi deneyiminden biliyordu oysa; yanan sobanın üzerinde geçen zamanla köşebaşında bekleyerek geçirilen zaman kesinlikle aynı değildi, gözlemcilerin ölçümleri aksini iddia etse de. Bu olgunun fizikteki ifadesini bulmak bilindiği gibi Einstein'in payına düştü.
Zamanın bu nesnel ve öznel özellikleri nedeniyle yarattığı zorluklar Augustinus'u da köşeye kıstırmıştı: 'Kimse sormazsa zamanın ne olduğunu bilmiyorum; ama sorarlarsa ve açıklamaya çalışırsam kafam karışıyor, beceremiyorum.'
Nitel sorunlar, nicel yansımalar oluşturdu bu konuda; çağlar da zaman ölçüsüydü, saatler de; ikisini ölçmeye kalkışmanın farklı zorlukları vardı. Hıristiyan geleneği, yaradılışı İslam geleneğinden çok daha fazla öne çıkardığı ve peygamberlerin soykütüğüne dayalı bir kronolojiyi mümkün kıldığı için, dünyanın yaşını saptama ve geçen-geçecek zamanı dönemlendirme, Hıristiyan din adamlarının başlıca uğraşlarından biri oldu."(*)
Milad
Tarih boyunca, topluluklar, kendileri için önemli saydıkları kimi olayları milad olarak kabul etti.
İsa'nın doğuşu Hıristiyanlarca kullanılan başlangıç noktası olduğundan, İsa'dan önceki yılar geriye doğru sayılmaktadır. Örneğin Jül Sezar'ın İngiltere'yi İÖ 54'te istila etmesi, ancak İÖ 44'te ölmüş olması gibi.
Romalılar, Hıristiyan takvimine göre İÖ 753'e rastlayan Roma'nın kuruluş yılını takvimlerinin başlangıç noktası olarak düşünmüşlerdi.
Müslümanlar'ın kullandığı hicri takvim ise, Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç ettiği "Hicret" yılında başlar. Bu göç, bugünkü tavime göre İS 622 yılına rastlar.
Yahudiler ise yıllarını, kutsal yazılarında belirtilen "Dünyanın yaradılış tarihinden" başlayarak tarihlendirirler. Bu başlangıç tarihi, İÖ 3761 yılının 7 Ekim Pazartesi gününe rastlar. Bu nedenle de Hıristiyanlar'ın takvimi İ.S. 1968 yılını gösterirken, Yahudiler'in takviminde bu yıl 5729'du.
Takvimler
O, tarihin 'seyir defteri' dediğimiz şey. Ya da, 'zamana yolculuk' dediğimiz...
"Osmanlıcayı bilmese bile, benim gibi duymuş olanlar, takvim sözcüğünün Arapça 'vakit'ten geldiğini düşünebilir; oysa takvim, kavm ve kıyam'dan türetilmiş: Eğriyi, yanlışı düzeltmek, işleri yoluna, düzene koymak anlamına gelmiş. Takvimin bu iki anlamı birbirinden bağımsız sayılmaz. Eğrileri düzeltmek için amana gereksinme duyulur. Takvimler bu maksatla tasarlanmış ve geliştirilmiştir." (**)
Bugün kullanılan takvim Jül Sezar'ın düzenlemiş olduğu Roma takvimine dayanır.
"Jülyen Takvim" yürürlüğe girmeden önce, Romalılar'ın 10 aya bölünmüş ve toplam 304 günden oluşan bir takvim kullandıkları bilinir.
Roma Kralı Numa Pompilius buna Ocak ve Şubat aylarını ekler ve gün sayısı 355 olur. Romalılar çift sayıların "ölümü", tek sayıların da "yaşamı" temsil ettiğine inandıkları için, bütün ayların 29 veya 31 gün çekmesini kararlaştırmış, yalnızca şubatın 28 gün olmasına izin vermişti.
İÖ 46'da Sezar, güneş yılının kesin uzunluğunun 365 1/4 gün olduğuna ve takvimdeki yıl uzunluğunun da böyle olması gerektiğine karar vermiştir.
Sezar, bu takvimi yürürlüğe koymadan önce, içinde bulunulan karmaşık durumu düzeltmek için İÖ 46 yılının 445 gün olarak alınmasını emretti. Bu yüzden o yıl "Karmaşa Yılı" olarak bilinir.
Sonraki yıllar, 365 gün çekecek, arda kalan dörtte birlik günleri tüketmek için de her dört yılda bir takvim yılı 366 gün olarak kabul edilecekti; işte bu ek günün bulunduğu yıllar, "Artık yıl" olarak anılmaya başlandı.
Ve tarih
Yeni bir yıla daha giriyoruz.
Bir koçan takvim yaprağı çöpe! Gelsin yenisi...
Ve biz, 'yaşanmışlık takvimine' bir çentik daha atarken, gelecekten bir çentiği eksiltmiş oluyoruz böylelikle.
Koca bir yıl, kimileri için susmakla, kimileri için konuşmakla geçti.
Susanlar, sustuklarıyla kalmadılar, 'onayladı'lar olup biten ne kadar olumsuzluk varsa.
Konuşanlar, yeni yılın takvim yaprağını çevirirken yüzlerini geleceğe döndüler.
Bir yılın 365 gün, bir ayın 30-31 gün, bir haftanın 7 gün olduğunu bilmek yetmiyor.
Bunca zamanı doldurmak konuşmaktan geçiyor.
Evet, takvim; zamanda yapılan yolculuk...
O takvimi bir kaneviçe gibi işleyen insanlık...
Kimi "kötü"ler ile, milyonlarca "iyiler"in; saraydakilerle, kulübelerdekilerin savaşı...
O 'mükemmel çelişkinin' zorunlu olarak hazırladığı senaryo ve herkes kendi rolünden bakıyor zamana...
Ve boyuna işliyoruz kaneviçeyi...
Yoksa tarih, 'yaşanmış sanılan' boş takvim yapraklarını değil, dolu dolu yaşanmış takvim yaprakları üzerinden yazılıyor.

KAYNAKÇALAR:
(*) Zaman Haritaları, Cem Akaş - Cogito, Sayı: 22
(**) Takvim'de Zaman, Geçmiş ve Gelecek, Bozkurt Güvenç - Cogito, Sayı:22

www.evrensel.net