Fotoğraf: AA

Manisa'da tecrit koşulları

Çanakkale'de çırılçıplak soyulup 12 saat boyunca dövüldüklerini, Manisa'da da aynı şeyin tekrarlandığını aktaran tutukluların tümü açlık grevine başladı.

Manisa'da tecrit koşulları
Çanakkale E Tipi Cezaevi'ndeki operasyonun ardından Manisa Kapalı Cezaevi'ne nakledilen kadın tutuklular, yaşadıklarını avukatları ve ailelerine anlattılar. Çanakkale'deki operasyonun bitmesinden sonra 12 saat boyunca çırılçıplak soyularak dövüldüklerini ve işkenceye maruz kaldıklarını bildiren tutuklular, Manisa Kapalı Cezaevi'nde de 5 kişilik hücrelere atıldılar ve ölüm orucundakiler de dahil olmak üzere herhangi bir sağlık kontrolünden geçirilmediler. Manisa Kapalı Cezaevi'nde bulunan tutuklular ölüm orucuna devam ederken, ölüm orucu ve açlık grevinde olmayanlar da operasyon başladığı andan itibaren açlık grevine başladılar.
Bombalar ve kurşunlar...
Çanakkale E Tipi Cezaevi'nde 19 Aralık sabahı başlayan operasyon 22 Aralık günü 12.30'da sona erdi. Operasyonun son günü çatıda açılan yerlerden üzerlerine bombalar atıldığını ve kurşunlandıklarını belirten tutuklular, bu sırada Sultan Sarı ve İlker Babacan'ın aldıkları kurşun yaralarıyla yaşamlarını yitirdiğini, Fahri Sarı ve Ali Kamer Mertoğlu ile bazı tutukluların da ağır yaralandığını ifade ettiler. Bu kişilerden Fahri Sarı hastanede yaşamını yitirirken, Ali Kamer Mertoğlu Çanakkale Devlet Hastanesi'ndeki tedavisinin ardından Edirne F Tipi Cezaevi'ne sevk edildi.
22 Aralık günü saat 12.30'da operasyonun sona ermesinin ardından, tüm tutukluların "Üst araması yapacağız" gerekçesiyle çırılçıplak soyulduğunu ifade eden Manisa'daki kadın tutuklular, daha sonra 12 saat boyunca dövüldüklerini ve üzerlerine tazyikli su sıkıldığını anlattılar. Ölüm orucunda olanlar da dahil olmak üzere kimseye su verilmediğini belirten tutuklular, bileklerinin lastik kelepçelerle bağlandığını kaydettiler. Lastik kelepçelerin bileklerini sıkması nedeniyle hâlâ ellerini kullanamayan arkadaşlarının olduğunu belirten tutuklular, gece 00.30'a kadar çırılçıplak bir şekilde tutulduklarını ifade ettiler.
Manisa'da yine dayak
Ring aracında da hakarete ve dayağa maruz kaldıklarını kaydeden tutuklular, Manisa'ya inişte terörle mücadele polislerinin kendilerini aradığını ve dövdüğünü belirttiler. Cezaevi girişinde gardiyanlar tarafından yeniden soyunmaya zorlandıklarını ve bu nedenle dövüldüklerini ifade eden tutuklular, bu sırada yanlarına gelen cezaevi müdürünün de kendilerini tehdit ettiğini söylediler. Tutuklular, "Siz bundan önce saraylarda yaşadınız" diyen müdürün, "Cezaevinin ne olduğunu bundan sonra anlayacaksınız" dediğini aktardılar.
Havalandırmaya çıkartılmıyorlar
Manisa Kapalı Cezaevi'nde beş kişilik hücrelere konulduklarını ifade eden tutuklular, havalandırmaya da çıkartılmadıklarını kaydettiler. Yanlarında getirebildikleri ufak tefek eşyalara da cezaevi girişinde el konulduğunu ve bir daha kendilerine verilmediğini ifade ettiler. İki gece boyunca kendilerine battaniye bile verilmediğini vurgulayan tutuklular, battaniyeleri ancak önceki gece yarısı alabildiklerini söylediler. Sayım sırasında erkek gardiyanların da hücrelerine girdiğini kaydeden tutuklular açlık grevine devam ettiklerini ifade ettiler.
Sağlık durumları kötü
Manisa Kapalı Cezaevi'ndeki tutuklular, kendilerini tehdit eden müdürün emrindeki doktora güvenmediklerini belirterek, bağımsız bir heyet tarafından muayene edilmek istediklerini belirttiler. Hatun Köle (Oruç)'nin sırtında bomba patladığını ve bombaların altında kaldığını ifade eden tutuklular, durumu ağır olan ve "İzmir'e götüreceğiz" diyerek götürülen Oruç'tan bir daha haber alamadıklarını söylediler. Tutukluların parmaklarında kırıklar olduğunu, vücutlarında darptan kaynaklanan morluklar bulunduğunu, lastik kelepçelerin sıkmasından kaynaklanan uyuşukluk nedeniyle bir kısmının ellerini kullanamadıklarını, gaz bombalarının etkisiyle yüz ve vücutlarında yanıklar bulunduğunu anlatan avukatlar ve tutuklu yakınları ise 2. ölüm orucu ekibinden Berna Ünsal ve Ayşe Eren'in sağlık durumlarının çok kötü olduğunu vurguladılar. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Tıp değil, gazetecilik etiği tartışılsın
Dr. Ali T. Karadeniz
İçişleri Bakanı'nın bir yıldan beri hazırlıklarının yapıldığını söylediği operasyon her ne kadar Adalet Bakanı'nın beklediğinden az zaiyatla sonuçlansa da, onlarca kişinin öldüğü ya da kaybolduğu "Hayat Kurtarma Operasyonu", "devletimizin gücünü" bir kez daha ortaya çıkardı. Halkının yüzde 40'ının açlık, sefalet sınırında yaşayıp herhangi bir sağlık hizmetine ulaşmaktan yoksun olduğu ya da yoksun bırakıldığı ülkemizde devlet, "gücünü" operasyonlarıyla gösterdi.
Telefon konuşmalarının asılsızlığının ortaya çıkması, "Devlet bizi yakıyor" feryadının örtbas edilme çabaları, operasyonun ilk saatlerinde haklarında öldüler söylentisi çıkan bazı kişilerin sonradan sağ olduklarının ortaya çıkması, "güçlü devletin, güçlü basınının" çok sayıdaki göstergelerinden birisi midir?
Bir yıl önce planı yapılan operasyonda, Kızılay baskını ve sanal yeniçeri ayaklanmasıyla hazırlanan uygun provakasyon ortamının emir komuta zinciri içinde yer alan gazeteciler, her nedense düştükleri "etiksizlik" batağında vicdanlarını rahatlatmanın yolunu yükselen hekim hareketine yönelik saldırılara girişmekte buldular. Onlar, hekimlerin sesine kulak vermek yerine, hekimlerin ve onların örgütü TTB'nin konuya ilişkin doğru ve etik yaklaşımına karşı saldırıyla rahatlamayı ve bu yönde aldıkları yeni görevleri yerine getirmeyi seçtiler. Kendilerini gazeteci olarak tanımlayan birçok kişi ne yazık ki bilgi ve yeteneklerinin üzerine çıkmaya çalışarak tıbbi etik kavramını tartışmaya başladı.
Modern tıbbın ve insan hakları mücadelelerinin kesiştiği noktada bireyin iradesi her şeyin üstünde yer alır. Ve "bilinç" bilebildiğimiz evrendeki en değerli olgudur. İnsanı belirleyen bilinçtir ve tüm insan tanımlamalarının tek ortak kavramıdır. Ve doğal olarak insanın bilinci ile bu bilincin dışladığı müdahale çakışan kavramlar değildir. Doğal olarak hastanın müdahaleyi reddetme hakkı vardır. Ve, "hastalar üzerindeki deneyler insanlığın önünde gelir" diyen 1930'lu yılların Nazi doktorlarının torunları olan cilalı faşist devri hekimleri, "hasta insandan önce gelir" diyerek güçlü devletin güçlü gazetecilerine ideolojik argümanları sağlarken, kuşkusuz neye hizmet ettiklerini de çok iyi bilmektedirler.
Güçlü gazetecilerimizle tartışma "0" noktasındadır. Değerleri kendileri tarafından belirlenen gazetecilerimizin hak, insan, tıbbi, etik vs. kavramları en yüzeysel haliyle tartışıyor olmaları ülkenin entelektüel ortamının acınası bir göstergesidir.
Bu aşamada bazı noktaları bir kez daha tekrarlamak önemlidir;
1) Bilinçle birlikte varolabilen insan evrende herşeyin üzerindedir.
2) Ölüm, katliamlar dışında bireysel bir olgudur ve bireyler bir mücadele şekli olarak kendi bilinçlerinin yol göstericiliğinde bu eylemliliğe katılma hakkına sahiptir.
3) Burada esas olan bireyin mücadelesine dolayısıyla onun bilincine saygıdır.
4) Bu bağlamda tıbbi etik bireye müdahaleyi haklı görmez, insani değerlere saldırı olarak değerlendirir.
5) Ve kuşkusuz bilim ideolojik bir erk, baskı aracı olmamalıdır. Çünkü o insanın bilinci tarafından yaratılmıştır.
Kanımca bu tartışmalar ve hekimlere saldırılar bir yana bırakılmalı, yürekler yetiyorsa eğer gerçekler ve bu gerçeklerin en acınası durumda olanı, gazetecilik etiği -tabi eğer hâlâ kaldıysa- tartışılmalıdır. Ve asıl üzerinde durulması gereken gerçek ise, "güçlü devletimizin" kendisine duyulan güvensizliği haklı çıkarırcasına sözünü tutmayıp F tipini uygulamaya sokması, F tipine gönderilen mahkumların da bilinçli eylemlerine burada da devam edip hızla ölüme yaklaşmakta olduklarıdır.
www.evrensel.net